New York Times gazetesi bugünlerin gelmekte olduğunu 1970’lerin başında görmeye başlamıştı.

O zamanlar internet henüz ortada olmadığından gazetenin yönetimi daha çok haber TV kanallarının olduğu bir dünyada sürdürülebilir gazetecilik yapmanın koşullarının ne olduğunu düşünmeye çalışıyordu.


*

Sıcak haberler, son dakika anonslarının olduğu ve 24 saat haber veren kanalların bulunduğu bir dünyada ertesi gün sadece haberle çıkarak heyecanı sürdürmenin zor olduğu barizdi gazetenin yönetime göre.

İşte bu nedenle o dönemde haftanın her günü mutlaka özel bir konuda iyi bir ek verilmesi fikri güçlenmeye başladı. Zaten var olan bazı ekler güçlendirildi ve yeni ekler de oluşturuldu. Gazete haftanın her günü özel bir ekle çıkacak ve onların kadrosu da farklı çalışacaktı.

Çarşamba günleri yemek ekine ayrıldı.

Zaten o dönemde, 1970’lerde, hatırlıyorum da şehirde bir Fransız yemekleri trendi başlamıştı. 'Fine dining‘ kavramı oturmaya başlıyordu. 

Yemek yemenin de bir kültürü olduğunu şehir keşfediyordu. "Neyi nerede adabına göre nasıl yerim" sorusu New Yorkluların kafasını meşgul etmeye başlamıştı.

Gazetenin restoran yazarlığı mesleğin en gözde konumlarından bir tanesidir, işte o dönemdeki hava sayesinde bu konum böyle önemli olmuştu sonunda.


*


Bu yakın tarih hakkında bir hatırlatma gerekliydi çünkü şu an İstanbul’daki arayışı ben o dönemdeki koşullara benzetiyorum. 

Bu köşede önceden çok yazdım gurme turizminin önemini devamlı elimden geldiğince anlattım.   

Tamam ekonomi krizde ve bir büyük durgunluk da var ama bir yandan da şehirde bir karamsar ruh halinden çıkış arayışı ve tekrar eğlenmeye başlamanın yollarını bulmak azmi sürüyor.

Şehirde hala daha var olduğunu gördüğüm bu duygu beni geleceğe en çok bağlayan ve umudumun sürmesini ağlayan bir ruh halidir.

Gurme yazarlığının tekrardan önem kazanacağı bir döneme giriyoruz diye hissediyorum.


*

Gurme yazarlığı yapmış, restoran eleştirileri bulunan ve ayrıca bu konuda TV programı da yapmış bir yazar olarak eğer kendi meslek alanını İstanbul ile sınırlı tutarsa bir insanın gerçek anlamda gurme yazarı olabilmesine imkan yok diye düşünüyorum artık.

İstanbul'un yemek dünyası iyidir güzeldir de gurme yazarının bu dünya ile sınırlı kaldığında yeni olanı ve Türkiye’ye gerçekten özgü olanı keşfedebilmesine pek imkan yok. Gerçekten özgün olanı İstanbul'a taşıyanın da şehir koşulları nedeniyle sonunda biraz melezleştirmesi gerekiyor o yemeği. 

Ben dünyanın pek çok şehrinde yemek yedim ama Hatay’da yemiş olduğum bir yemeği hiç unutmam ve onun dünyanın her yerindekinden üstün olduğunu düşünürüm.

Bence Türkiye’deki 21’inci yüzyılın gurme yazarları eski usul çalışmayı bırakıp artık Anadolu yollarına düşmeliler ve çeşitli şehirlerdeki evlerde ve sokakta pişirilen yemekleri tadıp bize yazmalılar. İyi bir yazarın bir Gaziantep, bir Maraş, bir Hatay da neler yapabileceğini bir düşünsenize.

Ailemizdeki Gaziantepli büyüğümüzün bize evde yapmış olduğu yemeği yazıp anlatsam en güzel gurme yazım o olabilirdi.

Yakında Türkiye’ye döndükten sonra bunu çeşitli şehirlerimizde yapmayı ve gurme turizmine katkımı o şekilde yapmaya çalışmayı düşünüyorum.

Gaziantep'te Hatay’da gurme turizmine neden çok önem verilmez ve bu şehirler ve diğerlerine neden yemeğe para harcamaya hazır turist neden düzenli getirilmez bunu anlamak mümkün değil. 

Ama şu da var, bunu da ayrı bir yazıda işlemek gerekiyor. Ülkemizde oluşturulan hava sayesinde kısa süre önce büyük atılım yapmanın eşiğine gelmiş olan şarapçılık sektörümüz son yıllarda büyük darbe almış durumda.

Hatta bir içki şirketimiz o günlerde New York’taki meşhur Per Se restoranının mönüsüne Türk şaraplarını sokmanın eşiğine bile gelmişti.

Gurme turizminin yanında uyumlu içkisi olmadan tam olamayacağını da görelim ve önyargılarımızdan kurtulup buna uygun adımları da atmaya başlayalım.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!