Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


(Bu yazı aslında babamın anneme benim için 'şapşal' dediği 23 Nisan hatıramı anlatmak için düşünüldü ama öncesinde sizinle biraz zorunlu dertleşmem gerekiyor. Bu tür mizah yazılarına pek yakışmadığı halde bunu yapmak zorundayım)

Ortaya konulan tavırlar nedeniyle, kendimi Umberto Eco’nun uzmanlığı olan dönemde yani Ortaçağ'da 65 yaşına ulaşmayı mucizevi biçimde başarmış bir insan olarak hissediyorum.
Tüm yetkililer 65 yaşına gelmiş insanlar hakkında öyle bir konuşuyorlar ki, sanırsınız çağımızda bu yaş normal olarak genelde katiyen ulaşılmaması gereken ve ulaşana da mucize olarak bakılması lazım olan bir yaş.
Yaşımız hakkında o kadar fazla laf edildi, bize o kadar çok yasak getirildi ki 65 yaşında olmayı sanki benim bir suçummuş ve bundan utanmam gerekiyormuş gibi algılamaya başladım.
Dediğim gibi orta çağlarda olsaydık ve eğer ben o günlerde 65 yaşına gelebilseydim herhalde 94 yaşına gelmekte olan babam gibi hissederdim kendimi.
Gerçi babam kendisini zinde ve dinamik hissediyor ama umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır.
65 yaş insanına sanki çoktan hayattan çekilmiş olmaları gerektiğini ima eden bir yaklaşım hissediyorum. 
Ortaçağ'da olsaydık tutarlı olabilecek bu yaklaşımın 21’inci yüzyıla pek uygun olmadığını söylemek istiyorum sadece.
Gerçi Rana konu ben olunca bana sanki Ortaçağ'da yaklaşılan biçimde yani elden düşmüş hayatta olması lüzumsuz bir insanmışım gibi davranılmasından yana ama şimdi konumuz o değil 

*

Gerçi henüz kendimizi gençmişiz gibi hissetsek de gelen yaşın berbat düşüncelerinin omuzumuza yüklediği manevi ağırlık da var bunu reddetmek imkansız.
Bizim yaş geride bırakılmış ve bir daha katiyen tekrarı olamayacak hayatların, deneylerinin hesabının çıkarılmaya başlandığı yaşlardır.
Çoğumuz hala aktifsek, hala daha hayatın güzelliklerini yapabildiğimiz bir şekilde, tecrübenin eleğinden de geçirerek kavrayıp yaşamaya çalışıyorsak bunu ruhlarımıza çökmeye çalışan yaşlılık düşüncesine karşı zorlu bir iç mücadele verip bunu alt ederek yapmaya çalışıyoruz. 
Dolayısıyla diyeceğim şu; bu yaş insanlarını devamlı evlerinde kalmak zorunda bırakmak aslında sonuçta bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelebilir.
Çünkü evde kalırlarsa başka hastalıktan da ölmeyeceklerse koronovirüsten de ölmeyecek olabilirler ama sonunda ülkenin genelinde tahammül sınırlarını zorlayacak sayıda çoktan delirmiş veya delirmeye yakın 65 yaş ve üstü insan olacaktır.
Çünkü dediğim gibi bizim yaşlar geçmişlerimizle hesaplaştığımız ve bugün benim 23 Nisan nedeniyle yaptığım gibi hep hatırladığımız ve bir daha olamayacaklara üzüldüğümüz ve dahası geleceği de pek hayal edemediğimizden temelde hüzünlü yaşlardır.
Bunu devamlı evde kapalı kalarak yapmamızı istemek açıkça söylemeliyim pek de hoş bir yaklaşım değil. 
Tabi bu anlattığım durumun istisnası olan insanlar da var bu hayatta. Bunlardan bir tanesi 65 yaşına gençlik yıllarım demeye başlayan 94 yaşındaki babamdır. O hala daha gelecek güzel günleri düşünebiliyor ve bugünkü hayatından da -yaklaşık kendi isteğiyle bir yıldır dışarıya çıkmadığı halde- mutlu olabilen bir insan. Tabii o bir anomali. Belki de bu, onun uzunca bir süredir, takriben 75 yıldır filan had safhada çıldırmış olması ile bağlantılı olabilir veya onun hala daha felsefenin zor metinlerini notlar çıkararak okumasına da bağlı olabilir bu.

*

Amacım mizah olması gereken bu yazılarda yaşlılık ve onun beraberinde getirmeye başladığı ruhi yüklerle ilgili konuşup zaten daralmakta olduğuna inandığım ruhlarınızı daha da daraltmak değil tabii ki. Aksine biraz tebessüm etmenizi sağlayıp bağışıklık düzeyinizi de güçlendirmek istiyorum. Ancak bir 23 Nisan hatıram söz konusu olduğundan başlangıç böyle oldu işte.
Bu yazıya başlarken amacım aslında içimde etrafa pek belli etmesem de büyük bir coşkuyla kutladığım 23 Nisan hakkında bir yazı yazmaktı.
Ancak sonra yazı bu hale dönüştü istemeden de olsa. Çünkü başta dediğim gibi bizlerin yaş almanın Araf bölgesi olarak nitelendirebileceğim bu yaşımızda (genç değiliz çok yaşlı da değiliz arada bir yerdeyiz işte) geçmişi düşünüp hatırlamak da yaşamımızın kaçınılmaz bir parçası olduğundan, geçmiş 23 Nisan'lardan bir hatıramı yazacak ve konuyu bitirecektim. Ama işin içine hatırlama girdiğinden ilk önce istemediğim kadar hüzünlü sayılabilecek -bu tür yazılara yakışmayan- yukardaki sohbeti de ilk önce yapmak zorunda kaldım.

*

Bunu aradan çıkardıktan sonra 23 Nisan hatıramı artık yazabilirim.
7 ya da 8 yaşındayım birçok okuldan gelen ekiplerle birlikte Ankara 19 Mayıs Stadı'nın sahasındayız. Kutlama gösterilerinin bir parçasıydık ve o gün babamın yanındaki annemi dürtüp sahayı işaret ettikten sonra "Bak Mualla bizim şapşalı görüyor musun kendisini ne kadar da belli ediyor, ne kadar göze batabiliyor, bu kadar çocuğun arasında" diye konuştuğu yıldı. 
O anda sahada olduğum halde bunu aynen söylediğini biliyorum çünkü gösteri bittikten sonra bana söylendi bu. 
Dans etmeye yönelik hiç bir doğal yeteneğim olmasa da belki de o yaşta bile olabilecek bir intihar içgüdüsü ile hareket edip nedense TED Ankara Koleji'nin 23 Nisan gösterilerine katılacak olan folklor grubuna katılmıştım. Açıkça amacım folklor filan oynamak değil hayran olduğum futbolcuları seyrettiğim o sahada benim de serbestçe dolaşmam için gerekçe yaratmaktı.
Folklor hocamızın benim gruba katıldığım ilk günden itibaren "Keşke bu çocuk hiç doğmamış olsaydı" veya "Eğer bunun bile doğması kaçınılmazdıysa o keşke şimdi TED Ankara Koleji yerine başka bir okulda olsaydı" diye düşündüğünü hissediyordum çünkü bana hep acımayla karışık bir nefret ile bakıyordu. 
Nedense genlerimde folklor dair neredeyse hiçbir hareketi doğruya yakın biçimde yapmamı engelleyen vahim bir düzensizlik olmalıydı.
Aradan zaman geçip gruptaki diğer çocuklar folk oyununu öğrendiklerinde ben gruba henüz bir dakika önce katılmış gibiydim.
Aslında herhangi bir dansa kabiliyetim olmadığını henüz atı yaşında oldukça acılı biçimde öğrenmiştim.
Erdek’te bir gazinoda pistte twist yapmakta olan büyüklere özenip, henüz içki içmeye başlamamış olmama rağmen cesaretimi toplayıp piste fırlamıştım. 15 dakika sonra babam, annem, babaannem hepsi beni doktora taşıyorlardı. Çünkü twist yapmaya çalışırken kendimi vahim düzeye yakın biçimde sakatlamayı başarmıştım. Bu başarım pistteki herkesten çok daha komplike hareketler denememe ve bu sayede takdir edilmek arzumla da bağlantılı olabilir tabii ki. Şimdi sadece net bildiğim o durumdaki bir insanın bu yaşadığı deneye rağmen bir de folklor oynamaya girişmesinin bir tür intihar girişimi olması gerektiydi
Sonuçta hiçbir hareketi tam öğrenememiş olmama rağmen grubumuzun gösteriye katılacağı 23 Nisan günü gelmişti.
Diğer okullardan gelenler ile birlikte sahaya çıktık. Ben kendimin Metin Oktay olduğumu hayal ediyordum, haylimi o kadar abarttım ki bir ara stadyumda bulunan ve 23 Nisan gösterileri için gelmiş ailelerden oluşan kalabalığa coşkulu tezahüratlar  yapmaları içi işaretler de yapmaya başlamışım. Bu hayalimden beni kulağımın hemen üstündeki kısa saçımı çeken hocamız çıkardı ve böylece sahadaki yerimizi aldık.
Neyse müzik başladı ve inanılmayacak bir şey ama -herhalde aşırı stresten olacak- ben bile oynamaya başladım.
Ancak oyunun en kolay olan bölümünde bütün grup üyelerinin hep birlikte sola dönmeleri gerekiyordu ancak sahada bir tek ben sağa dönmüşüm. İşte o anda babam anneme "Bak bizim şapşal kendini nasıl da belli ediyor o kadar çocuk arasında" demiş. 
Gösteri bittikten sonra babam benim hakkımda neler düşündüğünü net biçimde yüzüme söyledi ve bunu yaptığı için annemle kavga bile ettiler ama ne olursa olsun bütün bunlar bile benim içimdeki 23 Nisan coşkusunu ve Atatürk sevgimi doyasıya yaşamamı engellemedi. Bugün 65 yaşımdayım içimde yine aynı coşku var. 94 yaşımdaki babam da aynı durumda. 
Hepimizin bayramı kutlu olsun. İnşallah gelecek yıl birbirilerimize sarılarak kutlayabilelim 23 Nisanımızı.   

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!