Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘İnancı felsefi düşünmenin filmi’ (28 Haziran) başlıklı yazımda şu satırlar da yer almıştı:

"Entelektüel olmaya çalıştığım o günlerde gerçi uzun çekimlere dayalı sanat filmlerini izlemeye kendimi alıştırmaya çalışıyordum. Hatta Ingmar Bergman’ın ‘Scenes From a Marriage’ adlı filmini bile sevdiğimi iddia ediyordum o zamanlarda. Bu film bence bir kadın ve bir erkeğin sürekli birbirlerine bakmalarını yakın ve uzun çekimlerle vermekten ibaret bir filmdi. Sözü edilen kadın Liv Ullman’ın şahane yüzü bile olsa filme tahammül etmek yine de zordu. Gençlik günlerimde evlilik benim için bir ütopya gibiydi belki de filmi şimdi 30 küsur yıl evlilikten sonra yeniden seyredersem ona yeni anlamlar yüklemem mümkün olabilir."

Yıllar önce Stanley Kubrick’in son filmi ‘Eyes Wide Shut’ hakkında, bu filmin yönetmenin saygın film listesine yakışmayan kötü bir film olduğunu yazdığımda, filmi tartışmak için buluşan arkadaş grubundan bir dizi eleştiri hatta ‘sersemliğim' hakkında yaratıcı varyasyonlar yapan hakaretler de almıştım.

Temelde Tarkovsky’nin Stalker filmi hakkında olan yazıda Ingmar Bergman’ın filmi hakkında yaptığım kısa değerlendirme de bazılarından yine benzer tepkiler aldı. Çoğunluk eğer o filmde bile sıkılmayı başardıysam bunun benim ‘Scenes From a Marriage’ filmini hiç anlamadığım anlamına geldiğini söylediler.

TOLSTOY'U HATIRLATAN FİLM

Ingmar Bergman’ın bir evliliğin tükenişini ve sonlandırılma sürecini anlattığı o filmi uzun yıllar önce ilk izlediğimde gerçekten anlamamış olabilirim diye gelen eleştirilerden sonra tekrardan izledim. Kaç yıl önce izlediğimi merak eden varsa, atıfta bulunduğum yazıda dediğim gibi filmi ilk izlediğimde ‘evlilik benim için ütopya gibiydi’ o kadar gençtim yani. Kötü bir espri yapmak gerekirse arada geçen yıllarda evlilik bir ütopya olmaktan çıktı olsa olsa bir distopya haline geldi diyebilirim.

Dolayısıyla bu yazıya hazırlık olsun diye filmi yeniden izlediğimde ona hakikaten yeni anlamlar yükleyebildim.

Filmi yeniden izlerken Anna Karanina’nın başında 'Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır' diyen Tolstoy’u hatırlamamak ve bu muhteşem cümleye bir de 'Her ailenin dağılması da kendisine özgüdür' cümlesini eklemeyi düşünmemem imkansızdı. (Bu arada yeri geldiğinden Tolstoy’un ‘Hazin Bir Evliliğin Romanı’ adlı bir çalışmasının da olduğunu hatırlayalım.)

’Scenes From a Marrige’ filmini Ingmar Bergman, İsveç televizyonu için 1973’de 6 bölümlük bir dizi olarak çekmişti. Dediğim gibi bir evliliğin çöküşünü anlatan dizinin her bölümünün kendine özgü bir başlığı vardı.

Bu dizi 1977 yılında New York’un kamusal kanalı PBS’de yayınlandığında bölümlerin arasında dizinin başrolünü oynayan Liv Ulmann’ın seslendirdiği yorumlar da eklenmiş ve bunlar arasında tipik olarak ‘Hiç bir ilişki mükemmel değildir’ ve ‘Aşık olma büyük ölçüde karşılıklı bağımlılık demektir’ türünde düşünceler olduğundan bu yorumlar olağanüstü vasatlık düzeyi ile bir anlamda tarihe de geçmiştir.

İlk kez İsveç televizyonunda gösterildikten sonra bölümler 169 dakikalık bir film versiyonuna dönüştürülmüştü.

Görüntü yönetmeni Seven Nykvist daha sonra "Film haline getirileceğini bilseydim diziyi çekerken bu kadar fazla yakın ve uzun çekim kullanmazdım" demişti iş işten geçtikten sonra.

Gerçekten de filmi ilk izlediğimde bu kadar yoğun yakın ve uzun çekim olması nedeniyle bana iç bayıltıcı gelmişti. Kısa süre önce yeniden izlediğimde ise artık hemen her evliliğin temelde bir yüz yüze yakın çekimde konuşmalardan ibaret olduğunu bildiğimden mi nedir bilmem ama bu defa film iç bayıltıcı gelmek yerine sadece gerçekçi geldi bana.

SANAT FİLMİ Mİ?

Büyük ihtimalle bu yakın ve uzun çekimleri ve gerçekçiliği nedeniyle bir de yönetmeni Ingmar Bergman olduğu için film sinemada gösterilir gösterilmez bir sanat filmi kategorisine konuldu.

Bazı yorumculara göre ise filmin kendisi de en azından Ulmann’ın yorumları kadar vasattı. Bu doğru olsa bile nasıl ki Nobel ödüllü bir yazarın ondan sonra vasat bir roman yazıyor olmasının mümkün olamayacağı kabul ediliyorsa (Bu bağlamda Oray Eğin'in 'Orhan Pamuk ve Türk Romancılığının Trajik Ölümü' başlıklı yazısını muhakkak okuyun) Ingmar Bergman’ın da vasat bir film yapabilmesi mümkün olmadığı kabul edildiği için olsa gerek bu filmi Woody Allen’dan, Noah Naumbach’ın Netflix’te yayınlanan son filmi ‘Marriage Story’e kadar birçok yönetmeni direkt etkiledi.

Hatta Woody Allen kendisi yönetmeden oynadığı tek film olan Paul Mazursky’nin ‘Scenes From a Mall’ filminde rol arkadaşı Betty Midler ile çözülmekte olan bir evlilik konusunu işlediler.

Allen’ın bu konuya döndüğü ‘Husbands and Wifes’ (Kocalar ve Eşleri) ve ‘Annie Hall’ filmlerini Ingmar Bergman’ın filmi etkisinde düşündüğü eleştirmenlerce söylenmiştir.

ZEITGEIST

Filmin ayrıca feminist hareketlerin ve kadın özgürlüğü ve bağımsızlığı hareketlerinin batı aleminde yükseldiği dönemde gösterildiği hatırlanırsa, seyircilerinin ağırlıkla kadınlardan oluştuğu bilinen Scenes From a Marriage filminin bir de zamanın ruhu (zeitgeist) bağlamında seyredilip algılandığını anlamamız gerekiyor. Dönemde var olan bu feminist bakışın özelikle Paul Mazursky'nin yönettiği ‘An Unmarried Women’ (Evli Olmayan Bir Kadın) filmine yansıdığını ve o filmdeki Jill Clayburg’un canlandırdığı kadının boşandıktan sonra asıl mutluluğu bulmasının işlendiğini bilelim.

PAULINE KAEL

Sonuç itibariyle görüşlerine en çok güvendiğim film eleştirmeni Pauline Kael, Ingmar Bergman'ın büyük bir sanatçı olduğunu, onun hayatın kolay bilenemeyen, rutinlerde var olan esrarengiz yönlerini çözümleyen bir sanatçı olduğunu, başka sanatlarda var olan estetiği de filmlerinde kullandığını söylediğinden benim filmi ilk seyrettiğimde göremediğim yanları da olmalıydı.

Ben Kael’i onun kaliteli filmlerin ‘Auteur’ teorisiyle anlaşılmasının gerektiğini savunan Andrew Sarris gibi eleştirmenlerle giriştiği neredeyse kanlı bıçaklı mücadelesindeki yazılarıyla tanımıştım.

‘Auteur’ teorisi 1951 yılında yayın hayatına atılan etkili Fransız film teorisi dergisi ‘Cahiers du Cinema’ tarafından geliştirilen ve filmlerin sadece onlar üzerine sanki bir roman yazan bir yazar gibi çalışan yönetmenlerin ürünü oluğunu ve iyi filmlerin de iyi yazar/direktörlerin sayesinde olabildiğini savunan bir görüştü.

Andrew Sarris bu teoriyi Village Voice haftalık gazetesinde yazdığı yazılarıyla Amerika’da popülerleştirmiş ve 1968 yılından 1991 yılına kadar New Yorker dergisinin film eleştirmeni olan Pauline Kael bu teoriye karşı çıkmış ve bir filmin yönetmeni, senaristi, görsel yönetmeni ve oyuncuların kattığı yorumlarla kolektif bir çalışma olduğunu, yönetmenlerin asla tek belirleyici olmadıklarını ve bazen senaristlerin yönetmenlerden bile daha önemli olabildikleri söylemiştir.

Örneğin eğer Netflix’ de Mank filmini izlediyseniz, Citizen Kane filminde senarist Mankievicz’in yönetmen Orson Welles’ten bile film üzerindeki etkisinin daha büyük olabildiğini görebilirsiniz.

Kael bu teorisini oluşturduktan sonra bizlere filmleri sadece büyük yönetmenin gözlüğüyle seyretmememiz ama her filmi kendi başına, yönetmenin diğer filmleriyle bizde oluşturduğu birikimden bağımsız olarak, o anda bize verdiği duygularla izlemenin daha doğru olacağını söylüyor.

Kael filmleri duygularıyla seyrettiğinden eleştirilerini de duygularıyla yazdığından kitaplarına bile verdiği adlar özelikle seçilmiş cinsel çağrışımlar yapan ‘Kiss Kiss Bang Bang', ‘Going Steady’, ‘I Lost It in the Movies’tir.

Ben filmi ilk izlediğimde Auteur teorisinin etkisi altındaydım ama daha sonra yıllar içinde o tartışmada Pauline Kael’ in daha haklı olduğunu düşünmeye başladığımdan birkaç gün önce filmi tekrar bu defa duygularımla izlediğimden olsa gerek filmi bu kez daha çok beğendiğimi söylemeliyim.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00