Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

New York’a her uçuşumda inişe başlamışken Long Island’ın doğu ucundaki şehrin orta üst ve zengin sınıflarının Bodrum’u veya Çeşme’si olarak nitelendirebileceğim Hampton’s bölgesini her gördüğümde muhakkak aynı düşüncelere dalarım.

Birçok villanın deniz kıyısında olabildiği bölgede neden bu kadar çok evin bahçesinde illa da havuz olması gerektiği başta pek anlamlı gelmez. Sonra uçaktan görmekte olduğum o muhteşem evlerden bir tanesinde geçmiş olması gereken F. Scott Fitzgerald’ın ‘Muhteşem Gatsby’ romanını ve o romanda anlatılan havuz partilerini hatırlayınca havuzun bir statü sembolü olarak fonksiyonunu düşünür ve denizle bitişik olsa da havuzun 'gerekliliğini' tabii ki anlarım.

Havuzlar statü fonksiyonu açısından çelişkili sembollerdir. Özel havuz bir yandan evin sahibine statü sağlarken, özel alan ve kamusal alan kavramlarının bir araya karıştığı özel olanın kamusal olana kamusal olanın da özele dönüştüğü alan olan kamunun kullanımına açılmış havuzlardır. Konuya Amerika’dan girmiş olduğumuzdan bari oradan devam edelim, örneğin New York’ta kamuya açık havuzlar siyah-beyaz eşitliğinin yerleşmesi açısından bayağı etkili olmuşlardır. Hatırlarım çocukluğumda Ankara’da kamuya açık havuzların da sınıfları eşitleyici fonksiyonu vardı. Yani o durumda özel havuzun statü verici fonksiyonunun statü eşitleyici hale geldiğini söylemek mümkün.

JOSEPHINE BAKER'IN HAVUZU

Josephine Baker
Josephine Baker

Havuzların statü veren ve statü pekiştiren fonksiyonunun sonuçlarını en çarpıcı olarak Josephine Baker yaşamıştır. Josephine Baker, Fransa’ya 1925’de yerleşince deyim yerindeyse tüm ülkede bir Josephine Baker aşkı yaşanmaya başlandı. Ernest Hemingway, "Baker benim hayatımda tanıdığım en muhteşem kadın" tanımlaması yaparken, Pablo Picasso, Baker’ın resimlerini çizdi, Le Corbusier onun için bir bale yazdı, Jean Cocteau onun film setlerini tasarımladı ve arkadaşı olarak onun yıldız statüsünü sosyetede sağlamlaştırmasına yardımcı oldu. Matisse ise Baker’ın bir modelini yapıp onu yatak odasına astı. Anlayacağınız Fransa’da tam bir Baker çılgınlığı yaşanmıştı.

Dönem Avrupa'sının en önemli tasarımcılarından bir tanesi olarak kabul edilen Adolf Loos, Paris’e yerleştikten sonra tanıştığı Josephine Baker’ın evinin ve havuzunun tasarımını üstlendi. Ortaya çıkan model yıldız tarafından sonradan pek kullanılmasa da havuzların özeli ve kamuyu kaynaştıran iç çelişkilerini oldukça orijinal ve farklı biçimde sentez yapan yeni bir modeldi. Bu havuz sadece Josephine Baker’ın yüzebilmesi ve eğer misafirleri varsa onların onu yüzerken suyun altından seyredebilmeleri için düzenlenmişti. Röntgenci arzulara hitap eden bir yanı vardı anlayacağınız, statü sahiplerini uzaktan gözlemleme adeti Baker’ın evinin içinde de sürecekti. Havuzların statü oluşturma ve statüye tapınma fonksiyonlarının bu kadar da abartılı biçimde yüze çarpılıyor olmasından mı nedir Josephine bu havuzu hemen hemen hiç kullanmadı ve havuz bir mimari anıt olarak kaldı. (Bakınız: ‘Loos and Baker: A House for Josephine’ 5 Mart 2018 Architectural Review dergisi)

POPÜLER KÜLTÜRDE SU

Ethel Merman
Ethel Merman

Hollywood’un su ile ilişkisi havuzların kendi içinde barındırdığı sembolik çelişki gibi çelişkilidir. Büyük savaşın hemen sonrasında bir taraftan kanlı deniz savaşlarının anlatıldığı filmler ile su, kan ve ölümle özdeşleştirilirken öte yandan özellikle Ethel Merman’ın rol aldığı suda geçen müzikaller ile su aynı zamanda hayat ve neşe ile özdeşleşmiştir. Buna benzer filmleri tanımlamak için ‘cafcaflı teşhircilik’ kavramını üretmiş olan usta film eleştirmeni Pauline Kael, Ethel Merman’ın film sanatına tek katkısının yüzücü olmasından kaynaklanan muhteşem vücudundan ibaret olduğunu söylese de bu tür ‘sudan’ filmlerin suda dans ve şarkılarıyla bir ekol de oluşturduğu tartışılamaz.

Ben savaş filmlerinden ve kitaplarından fazla hoşlanmam ama Janet Malcolm’un fotoğraf sanatı üzerine Geoff Dyer ile sohbetinde bahsettiği bir kitabı bulabilirsem mutlaka, sadece Janet onu sevdiği için, okuyacağım. Kitabın adı We Captured a U-Boat yazarı Amiral Daniel V. Gallery, İkinci Dünya Savaşı'nda Guadacanal adlı bir Amerikan uçak gemisi batırılmış bir Alman denizaltısını suyun altından bin 700 mil çekerek Amerika’ya kadar götürüyor. Bu yolculuğun anlatıldığı kitabı zevkine her zaman güvendiğim Janet Malcolm neden çok enteresan bulmuş bunu mutlaka anlamalıyım. Bu arada Amerika’ya çekilen o denizaltı (U-Boat) şu anda Chicago’da bir müzede sergileniyormuş.

DEĞERİ BİLİNMEMİŞ BİR BAŞYAPIT

Yazar John Cheever’ın ‘The Swimmer’ başlıklı hikayesi 18 Temmuz 1964’de New Yorker dergisinde yayınlandı. Konu son derece ilginçti. Orta ve orta üstü sınıfların yaşamakta olduğu bir sitede evi bulunan adam kendi evine komşularının havuzlarında birbiri ardına yüzerek varabileceğini düşünür ve bunu uygulamaya koyar. Havuzundan geçtiği her ev hakkında yapılan tanımlamalar ve hikayenin çarpıcı sonu ile tüm hikaye durmadan tüketim yapmanın kendilerini daha iyi, daha güçlü yaptığını düşünen orta sınıfların aslında yaşadıkları içten çürümeyi anlatıyordu.

Bir havuzdan geçilerek diğeriyle devam edilip hedefe ulaşmak gibi görsel açıdan fantastik boyutlar taşıdığından ve yukarıda değindiğim Ethel Merman’ı ‘güzel vücudundan başka işe yaramaz’ diye tanımlamış olan ünlü film eleştirmeni Pauline Kael’in ‘Fine Specimen of Hunkus Americanus’ (İri Kıyım Amerikan Erkeğinin En İyi Örneği) olarak tanımladığı Burt Lancaster’i film boyunca sadece mayosuyla gösterme avantajına sahip olduğundan filmin mutlaka çekilmesi gerekiyordu. Filmi 1968 yılında evli çift Frank Perry (yönetmen) ve Elanor Perry (senarist) çektiler.

Ortaya çıkan film bence bir gerçeküstü şaheserdi ama insanlar Pauline Kael’in dikkatini çektiği türde lüzumsuz konulara fazla konsantre olduklarından filmin aslında bir şaheser olduğu uzun süre anlaşılamadı ve kıymeti bilinemedi. Başta fazla iş de yapmadı sinemalarda. Bunun üzerine filmin starı olan Burt Lancaster "Keşke bu filmi Francois Truffaut gibi bir direktör çekseydi" diye de konuşmuştur.

Evet tabii ki Burt Lancaster sporcu olduğundan Ethel Merman gibi güzel vücutluydu ama o sadece seksi olmasıyla var olmayan ayrıca çok da iyi bir drama aktörüydü.

Uzun yıllar önce izlediğim filmin üzerimdeki etkisini hala daha üzerimden atamadım. Orta sınıfların içten içe çürümekte olduklarının farkında olmadan sadece gündelik tüketimlerine konsantre olarak günü kurtarmaya çalışmalarının onları acı bir sona götürdüğünü bu kadar iyi anlatan bir film bugüne kadar bence yapılamadı.

Lancaster evine doğru komşularının havuzlarında yüzme maratonunun aşamalarında bir evde eskiden kur yaptığı genç bir kızla karşılaşır, kıza yeniden kur yapmaya çalışınca kız ondan kaçar ve Burt Lancaster karakteri ilk kez artık yaşlanmış olduğunu fark eder. Bizler gündelik kaygılarla uğraşırken aslında farkında olmadan eskimekteyizdir.

Gerçi o yüzmeye bir yaz gecesi bir evdeki partide başlamıştır ama başka havuzlara geçtikçe mevsimler de değişmeye başlar, hava soğur ve rüzgarlı olur aslında saatler değil yıllar geçmektedir. Bir başka evin bahçesine geldiğinde orada havuzun boş olduğunu görür. Evin çocuğu kendisinin yüzme bilmediğini söylediğinde adam ona boş havuzda da yüzme denemeleri yapabileceğini (yani aslında hayaller ile yaşamasını söyleyip) oradan ayrılır ama tam yan komşunun havuzuna atlarken son defa çocuğa dönüp baktığında onun boş havuzun trampleninde olduğunu görür (boş hayallerin sonu kötü olur deniliyor) ve hemen dönüp onu boş havuza atlamadan önce oradan indirir. Aşırı tüketim ile hayatı götürebileceklerine inanmış olan orta sınıfların aslında hayat hakkında kendilerine nasıl yalanlar söylediklerini anlatan bir sahneydi bu. Daha sonra çıplak yaşam tarzını benimsemiş bir çiftin evinin havuzunda yüzerken onların böyle hayat tarzı marjinalliğiyle kendilerini aslında kandırdıklarını görür.

Bu gibi gözlemlerden sonra havuzlardan geçe geçe kendi evinin bahçesine geldiğinde bahçenin bakımsız olduğunu, kız çocuklarının oynaması gerektiği tenis kortunun yapraklarla dolu ve zeminin dökülmeye başladığını görür. Havuzlarında da su yoktur ve ev harabeye dönüşmek üzeredir. Yani adam hayat hakkında söylediği yalanlar ile kendisini kandırarak yaşamını sürdürmeye çalışmıştır ama hayat acımasız ekonomik ve sosyal gerçekleriyle ailelerin dağılmasına ve onlar etrafa aksine görüntü verseler de yenilmelerine neden olmaktadır. Adam bu acı gerçeği iş işten geçtikten kendi evine vardıktan sonra görür ve hayatın acı gerçekleriyle yüzleşir. (Film hakkında düzgün bir değerlendirme için bknz: ‘Swimmer: Decadence, Decay and The American Dream’ Film inquiry sept.13, 2016 yazarı C.H.Newell)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00