Referandumun anlamı Zizek'te
SLAVOJ Zizek bu dönemin en önemli düşünce insanlarından biri, Slovenyalı bir profesör. Hegel ile Lacan uzmanı ve daima kamuoyu oluşturmaya çaba gösteren bir kamusal entelektüel.
Kitaplarının anlaşılması hayli zor; çünkü özel bir lisanla ve tempoyla yazılmış. Zizek yazmaktan daha çok anlatmayı, konuşmayı seviyor gibi zaten. Konuşması da manyakça denilebilecek bir ritimde. Konuşurken birçok tiki var. Lehçeli İngilizce konuştuğu için konuşurken tüm görünümüyle fevkalade absürd olabiliyor.
Kitaplarını okumakta zorlandığım zaman onun konuşmalarının ya metinlerini bulurum ya da konuşmalarının filmlerini izlerim. Bir süre önce Barcelona’da yaptığı konuşma da hayli ilgi çekiciydi.
Orada anladığım kadarıyla, Zizek’in İtalya Başbakanı Berlusconi’yi şaşkınlık karışımı bir hayranlık içinde izlediği görülüyor.
Zizek, Berlusconi’nin demokrasi ortamında fazla zorlanmadan, faşizme özgü kabalıklara başvurmadan kendisini merkezine koyduğu bir totaliter sistem oluşturduğunu düşünüyor. Bu, normların dışında kontrol mekanizmaları bulunmayan, müzakereci olmayan, “ben dedim oldu”cu bir sistem.
Bu sistemin özelliği, sadece kurucusunun çıkarları doğrultusunda çalışması. Sistemin varlık nedeni, bu görevi iyi yapabilmesine bağlı.
Berlusconi bunu üstelik eğlenerek de başarıyor. Zizek’e göre, aynı anda toplumu da eğlendiriyor. (Bütün ilginç konuşmalar, keyfilik, o kadınlar, skandallar, tuhaf hareketler, toplumda hem bir merak hem de hayranlık yaratıyor, başkanı popüler kültürün ilgi odağına kuruluyor, aynı zamanda normalliğin hâkim olduğu sistemin tümü bütün bu olan biten karşısında çaresiz kalıyor, sistem gücünden arındırılıyor.)
EĞLENCELİ TOTALİTERLİK
Zizek bu sistemi İngilizce’de “totalitarism with fun” yani “eğlenceli totaliterlik” olarak adlandırıyor.
Berlusconi ile arkadaşı Erdoğan birbirleriyle iyi anlaşıyorlar; çünkü temelde sistemlere, hayata ve güce bakışları aynı.
İkisinin kuracağı sistemin en büyük farkı, bizdeki total sistemde eğlence boyutunun hiç olmayacağı.
Çünkü bizdekiler eğlence kavramına fazla hoş bakmıyorlar, eğlenmeyi kontrolsüz hedonizm olarak görüyorlar.
Zizek’i okumak, 3 gün kala referandum hakkında bunları düşündürdü bana.
Düşmanlara notlar
TÜRKİYE’nin gidişatı üzerine bir süre önce kendime sorduğum “Ne yapmalı?” sorusuna verdiğim cevap, beni bu toplumda bir anlamda “araf”ta yaşamaya mahkûm etti.
Bu toplumun asıl yangınının olduğu noktanın inanca yaklaşım düzlemi olduğunu gördükten sonra, bu meselenin iki tarafı arasındaki temel sorunun bir lisan sorunu olduğuna da karar verdim.
Kendilerine “laik” denilenler de “dindar” diyenler de kendi özel lisanları altında ezilmiş, lisanlarınca tutsak alınmışlar ve kullandıkları bu lisan, kendilerinden farklı lisanları duymalarını engelliyor.
Böylece laikler ve dindarlar, birbirlerini dinlemeyerek birbirlerine saldırmaya başlamışlar.
“Ne yapmalı” ve ardından gelen, “Peki benim rolüm ne olmalı, ne yapabilirim” sorularını sorduktan sonra “Ben bir ortak dilin oluşturulması çabasına girmeliyim” diye düşündüm. Ve o çabayı güçlü bir şekilde desteklemek için de “öteki taraf”a arada bir geçip onları kendi lisanlarıyla dinlemem ve dinledikten sonra alışık olduğum tarafa geri gidip bu sefer de onların anlayacağı dilde karşı taraftan öğrendiklerimi anlatmam gerektiğine karar verdim.
Başarmanın önünde büyük engeller olduğunu biliyordum, ama korkmak bir alternatif değildi. Yol, üzerine çıkılıp yürünmesi gereken, isteyeni çağıran bir şekilde ortada duruyordu.
Beklediğim gibi bu çabam beni toplumda araf bölgesinde yaşamaya mahkûm etti şimdilik. Ben iki taraf arasında kapılar açmaya çalışırken bir baktım ki ne buradakilere ne de öteki taraftakilere yaranabiliyorum. Tuhaf bir şekilde onlar bazı kapıları kapamaya uğraşıyorlar. Adeta ikisinin arasına çekilmiş bir setin üstünde yaşıyorum. Cennet ve cehennem arasındaki araf bölgesi gibi yani.
Kendilerine laik diyen çevreler, beni düşman ilan etmeye çalışıyorlar; çeşitli damgalama faaliyetleri var. Dindar diyenlere göre de “İyi ama yetmez” bir davranış içindeyim ben. Açıkça söyleyeyim, iki taraf da umurumda değil; hatta hangi tarafı cennet hangisini cehennem olarak nitelendireceğimi de bilmiyorum şu anda. Bana arafta kalmak uyar; yandaşlar, arkadaşlar, cemaatler arayışı içinde değilim, sadece şu anda üzerinde oturduğum bu sete bir kapı açmaya çalışıyorum. Makul insanlardan aldığım güzel tepkilerden de gördüğüme göre, bu kapı er veya geç mutlaka açılacak. Açıldıktan sonra da isteyen o kapıdan girer çıkar, isteyen de kendi cennetinde/cehenneminde kalıp yaşar gider.
O kapı ortak bir yaşam dilinin oluşturulması anlamına geliyor. Bu konuda benim çabam belli, yazılarım ortada, her şey “on the record”. Laik faşistler, bütün bu çaba ortadayken, her şeyin neden ve nasıl yapıldığı belliyken, utanmadan yalanlar söylemeyi sürdürüyorlar. Çünkü laik faşistler, ahlaksızlar. Bu, dindar kesimin propagandasını yaptığı “laiklerin otomatik ahlaksızlığı” masalıyla aynı şey değil. Bu, kötülük yapmak için bir araya gelmiş hedonist çıkar işbirliği gruplarının ahlaksızlığı.
Bütün bu karmaşa içinde hiç kimse tam masum değil, kimse karşısındakinden ne daha ahlaklı ne de daha ahlaksız.
Bu toplum, ortak yaşam kültürünü ve dilini oluştururken ahlakı da yeniden tanımlayacak. Bunun başka çaresi yok.
Ortak paylaşılan yaşam dilini oluşturacağız, kamusal alanın kurallarını yeniden yazacağız ve bu kamusal alanın ilahiyatını da yeniden düşüneceğiz.