Mutluluğun mimarisi ve boşluğun tasarımı
YENİ planlanan Taksim alanı, İstanbul’un belki de köprüsü kadar önemli olacak bir projedir. Çünkü “şehirler meydanlarıyla nefes alırlar”. Bu son cümle, kısa süre önce İstanbul’da “Yaratıcılık Zirvesi”ne katılan, boşluğu dizayn etmesiyle meşhur Boris Pedereca’ya ait. Evet “boşluğun dizayn edilmesi” belki de mimarinin en zor işlerinden biri; çünkü o boşluk hem şehre nefes aldıracak hem de çevresindeki yapılara yepyeni anlamlar verecektir. Taksim alanı ise dünyada boşluğun dizayn edilmesi projelerinden en önemlisini oluşturmaya aday. Bu tür alanlar boşluktan bile oluşsalar aslında hayli de dolu olmalılar. Boş alan, yaşayan bir organizma olmalı. Yaratıcı düşünüp alanın çevresini iyi dizayn edilmiş yiyecek ve içecek mekânlarıyla donatmak gerekecek; çünkü Batı’da boş alanların yaşayan bir alan haline gelmesi, çevresindeki kafeler ve lokantalarıyla mümkün oluyor. Bunun dışında sanat galerileri de olmazsa olmazlar arasında yer almalı. Bu alanın, orta ve üst sınıfların belirli zevk ve kalite anlayışına sahip kesimleri tarafından mesken tutulmadıkça başarılı olabilmesi de pek mümkün değil.
ALAIN DE BOTTON
Alain de Botton “Mutluluğun Mimarisi” adlı kitabında Stendhal’ın “Güzellik mutluluğu vaat eder” lafından yola çıkarak mimariyi bu gözle inceler ve en detayından en büyük yapılara kadar bize mutluluğun yolunu açacak güzelliğin nasıl olacağını anlatır. Tabii güzellik genel bir kavramdır ve global normları da vardır, ama her yerel oluşum bu global geçerli güzellik anlayışına kendi nüanslarını katacak, onu daha da yoğunlaştıracaktır. Ancak tek global şehrimiz olan İstanbul’da “Yerel olana, geleneksel olana vurgu yapacağız” derken şehrimizin rekabet içinde olduğu diğer global dünya şehirleriyle öne çıkma mücadelesini de geri plana atmamalıyız. Taksim alanı, bizim global dünyadaki yaratıcı farklılığımızı ön plana çıkarabilecek en önemli girişim olacak.
ALANDA CAMİ
Bu konuda kaygılarım olduğundan alana cami yapma fikrine temkinli yaklaşıyorum. Yanlış anlamayın, bu alana güzel dizayn edilmiş bir caminin çok da yakışacağını düşünüyorum ve yapılmasını da isterim. Yıllardır bu konunun ideolojik kavga yapılmasına da bir kaybedilmiş zaman anlamsızlığı olarak bakıyorum. Ancak cami bulunduğu her alana damgasını vuracak kadar güçlü bir yapıdır. Alanına kilise yapılan şehirlerde de aynı sonuç doğuyor. Strasbourg’da meşhur kilisenin bulunduğu yerin hemen başındaki alan kilisenin etkilerinden çıkmak için hayli savaş verdi, ama tam da başardığı söylenemez. Dinsel semboller, içerdikleri güç ve anlam nedeniyle alanın tümünün algılanışını ve işlevini değiştirebilirler. Neden temkinli olduğumu anlatmak için şöyle bir varsayım yapayım: Diyelim ki alanın çevresindeki bir yere bir yatırımcı harika bir kafe açmayı düşündü ve açık havaya masalar da çıkararak yaptı bu mekânı. (Bu tür şeyler de bu tür yaşam alanlarına anlam katan bir başka olmazsa olmazdır.) Yine diyelim ki bu kafe bir süre sonra sunduğu şarap tercihleriyle popüler oldu. Şimdi biliyorsunuz ki ülkenizde cami bulunan alanlarda bir camiden belirli bir uzaklık olmadığı zaman içki servisi yapılamıyor. Taksim alanı da o kadar devasa büyük bir alan olmayacak, yani alanın her tarafı birbirine yakın olacak. Ya bu durumda cami nedeniyle o kafenin çalışması engellenirse, yatırımlara ve güzelliğe yazık olmaz mı?
SENTEZİ SADECE BİZ YAPARIZ
“Burada biri olacaksa o zaman diğeri de olmamalı” demek işin kolayına kaçmak olur. Ben bunu demek istemiyorum. Çok ihtiyacımız olan yaşam sentezi önündeki zorlukları, bu alanı yaratıcı bir şekilde dizayn edip aşabilirsek eğer, dünyaya da bir büyük katkımız olur. Ben isteyenin camisine gittiği, aynı anda isteyenin de açık havada kafede oturup şarabını yudumlayacağı bir Türkiye hayal ediyorum. Bu aslında sanıldığı gibi sadece azınlığın değil çok da insanın hayali. Taksim alanı bize güzelliğiyle mutluluk verecek bir kamusal yaşam alanı olmalı. Biz farklı yaşam biçimlerinin birlikte olabildiği bir kamusal alan fikriyle global dünyaya yaratıcı katkı yapmak iddiasında olduğumuzdan, belki de yeni dünyada en güçlü bulunduğumuz alan da bu olduğundan, bu konudaki entelektüel gücümüzün pratikte uygulanışını ilk kez test edeceğimiz yer Taksim alanıdır. Bu işte birbirini dışlayan, birbirinin antitezi olan yaşam alanları olamaz. Bu alanların birbirleriyle çatışması ihtimalinin fikrine bile açık kapı bırakamayız. Çünkü emin olun, bütün dünyanın gözü bu yeni alanda olacak. Orada yapacaklarımız, bizim toplum olarak ileride ne yapacağımızı; birbirimizi dışlayıcı mı yoksa kapsayıcı, kucaklayıcı olarak mı yaşayacağımızı, iddiamız olan yeni sentezlere gitme fikrimizi nasıl hayata geçireceğimizi dünyaya ve kendimize gösterecek.
SİYASET ALANI OLARAK TAKSİM
İşte bu yüzden, hemen her gün çok hayati siyasi konuların tartışılır gibi olduğu ülkemizde, aslında Taksim alanının nasıl tasarlanacağı, aldığımız en önemli ve hayati siyasi kararlardan biri olacak. Çünkü bir alanı önemli yapan, sadece boşluğu ve çevresindeki hayat alanları değil, aynı zamanda o alanın birbirinden farklı yaşam biçimlerini nasıl bir senteze ulaştırdığıdır. Dünyadaki her başarılı alanda asıl önemli konu, birbirinden farklı yaşam biçimlerinin aynı alanda, paralel biçimde ortak hayatı güzel paylaşmasıdır. Ben Türkiye’nin isterse bunu başaracağına gerçekten inanıyorum. Bu potansiyel bizde var ve bunu Taksim alanında bir süre sonra test etme şansına sahip olacağız. Şunu da unutmayalım; bu alanın bulunduğu yerden biraz uzakta bazı galerilere, kendilerine dindar diyen insanlar tarafından saldırıda bulunuldu. O olay Türkiye’ye ait olan bir görünüm katiyen değildi, bir provokasyon olma ihtimali de var tabii ki. Ama bu defa bunun katiyen tekrar etmeyeceği bir şekilde düzenlemeliyiz alanı. Ve gerçek Türkiye’nin yüzünü tüm dünyaya, yeni Taksim alanında göstermeliyiz. Yeni alan güzelliğiyle, estetiğiyle, içerdiği hayat felsefesiyle bizlerin gelecekteki mutluluklara açılacak kapısı olmalı. Ben proje başladıktan sonra, her önemli aşamasında yakından izleyerek bu teorik çerçevede düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.
Amy Winehouse
BUNU oldukça geç anlamış olduğum için hayli üzgünüm ve ayrıca pişmanım da. Ben, Amy Winehouse’un sıradan bir şarkıcı olduğunu sanırdım. Bu durum hayat tarzından mıdır, yoksa onun hayranı olan bazı gençlerin zevklerine itimat etmediğimden midir bilemiyorum. Fakat kadının hayattayken yeterince kıymetini bilmediğimi şimdi çok üzülerek görüyorum. Önceki gün akşamüstü Amy Winehouse’u ilk kez cidden ve dikkatle dinlemeye oturdum.
Tek kelimeyle çarpıldım diyebilirim. Müthiş özgün ve karakterli bir ses; istediği tonu hemen yakalıyor. Blues ve caza da gider o ses, rock’a da bence. Ben onu bazı şarkılarda dinlerken bazen Billie Holiday’i ne kadar andırdığını da gördüm. Velhasıl kaybettiğim vakti şimdi telafi edeceğim sıkı bir Amy Winehouse dinleyicisi olacağım. Size bir şey söyleyeyim mi; kadının trajik ölümüne şimdi daha çok üzülmeye başladım.