RADİKAL Gazetesi'nin hafta sonu ekinde gazeteciler İpek İzci ve Bahar Çuhadar ilgiyle ve zevkle okuduğum bir soruşturma yazısı yayınladılar. Türk TV dizilerinin artık neden izlenmediğini konunun uzmanlarına, kültür eleştirmenlerine sormuşlar.
Anladığım kadarıyla dizi sektöründe bir panik var. Artık "Tutacak" diye yapılan dizilerin ömrü bile çok kısa oluyor. Hangi dizinin başarılı olacağını kestirmek mümkün değil. Dizi yapımcılarının ve TV yöneticilerinin işi çok zorlaşmış durumda. Sorun, onlarda paniğe yol açacak boyuta ulaşmış.
İpek İzci ve Bahar Çuhadar arkadaşların soruşturmasına verilen cevaplar arasında tek bir tanesi ön plana çıkarılmıyor, birçok neden sıralanıyor. Bunların hepsi de doğru ve geçerli.
Ancak o verilen cevapları açık bir zihinle ve eleştirel bir gözle okursanız aslında sorunun temelinde neyin yattığı net biçimde ortaya çıkıyor.
21 'inci yüzyılın en önemli belirleyici özelliği insan beyninin işleyişinde yaşanan radikal değişimdir. Yüzyılımızda insan beyninin rasyonel düşünme biçimlerinden hızla uzaklaştığı ve bunun yerine duygularıyla düşünmeye çalışan beyinlerin geldiği ortaya çıktı.
Duygularla düşünmek tek başına vahim bir şey değildir ama Türkiye koşullarında bu beyinler hayli sorunlu olabiliyor.
Duygularla düşünmek, o duyguları modern, global dinamiklerle uyumlu düzgün bir hayat sürme yönünde kurgulayabildiğimiz takdirde sorun çıkarmaz. Türkiye 2 binli yılların başından itibaren yeni Türkiye'yi kurmaya girişti. Yeni Türkiye'nin muteber insan özellikleri; tutucu, din ile soslanmış hurafelere ilgili, modern olan her şeye tepkili ve otoriter baskı veya günah korkusuyla yenilikten korkan, bunların hepsinin çalıştığı bir noktadaki beyne sahip olmaktır.
Eskiden TV dünyasında AB ve C grubu gibi sınıflandırmalar yapılabiliyordu. A ve B grubu insanların daha rafine zevklere sahip olduğu varsayılıyordu ve bu gruba yönelik tutacak diziler belliydi. "C grubu ise daha ortalama zevke hitap eden dizilerden hoşlanır" diye düşünülüyordu.
Ama yeni Türkiye'yi oluşturma sürecinde bu A, B ve C grupları ortadan kalktı, herkes bir yeni D grubunda eşitlendi. Bu D harfini düşük kelimesinin baş harfi olarak kabul edebilirsiniz.
D grubunun özellikleri; tutuculuk, yeni olan her şeye kuşku ve korkuyla yaklaşmak, tamamen yanlış olarak inanç diye adlandırılan ve hurafelerle iç içe geçmiş takıntılar, otoriter baskı veya günahtan korkarak durağanlaşmış, bunların hepsinin kesişme noktasında var olmaya çalışan beyinlere sahip insanlardan oluşmasıydı.
21 'inci yüzyıl, ileride "Türk beyninin öldüğü çağ" olarak nitelendirilirse hiç şaşmam.
Evet, bu tür eğilimler global düzeyde de var ama Türkiye aileden ve siyasi düzeyden gelen otoriter eğilimlerin ve cehaletin baskısıyla beyinlerde global düzeyde yaşanan gerileyişi daha vahim yaşadı. Bu yüzden bu çağ Türk beynindeki duralamanın çağı olarak nitelendirilebilir.
Zevk ve kalite arayışı, eleştirel düşünmekten korkmayan ve yeniliklerden çekinmeyen, yeniyi denemeye hazır olan beyinlerin ulaşabileceği bir düzeydir.
O yüzden Türkiye nüfusunun düşük düzeyli bir ortak paydada eşitlenen geneli; irrasyonel düşünce korku ve hurafeyle kısıtlanmış duygularla düşünmeye çalışan beyinlerle, zevksizlik ve kalitesizlik içinde boğulmuş durumda. Bu ne yazık ki yeni Türkiye'nin belirgin özelliğidir.
Türkiye'de üniversite öğrencisinin, gençlerin, siyasetçinin, gazetecinin beyinleri böyledir artık. Bunun testi ise son derece basittir. Bu testi televizyon ekranlarında yapabilirsiniz. Herhangi bir gün açın akşam haberlerini, sonra da önemli sayılan haberler üzerine tartışmaların nasıl yapıldığına bir bakın. Oradan komik olduğunu iddia eden programlara atlayın; canlı yayınlarda, benim utanarak ve "Bu kadar müptezellik de olmaz" diye seyretmeye dayanamadığım şeyleri insanların nasıl da kahkahalarla, neşe içinde cıvıl cıvıl seyrettiklerine bir bakın, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.
Seyirci çoğunluğunun bu şekilde olduğu bir ülkede başarılı televizyon dizisi yapmak belki de imkânsızdır. "Madem bu durumdalar, ben de düzeyi mümkün olduğunca aşağıya çekeyim de öyle bir dizi yapayım" derseniz, bunun bile onlara çok zor ve üst düzeyde gelmesi ihtimali vardır.
Durum maalesef böyledir.
İşte bu yüzden ben Türkiye'de işlerin daha iyiye gideceğine ve siyaseten düzelmelerin olacağına inanmıyorum. Çünkü insanlar ne iyi TV dizisi ne de hayatlarında ve siyasette düzelme talep ediyorlar.
Düşük düzeydeki ortak paydalarda eşitliği sağlamış olan bir toplumda, hem başarılı dizi yapmak zordur hem de siyasetin düzeyinin daha yükseltilmesi imkânsızdır. Çünkü başarının kriteri artık değişmiştir. Bu beyinler vasat olan dışında hiçbir şeyi kabul edemiyorlar. Vasatı tutturanları başarılı diye coşkuyla alkışlıyorlar.
Vasatın otoriter diktatoryasının yaşandığı yeni Türkiye'de başarılı olmak için uğraşmak belki de abestir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!