Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        REKLAM

        Hatırlarsanız… 31 Mart seçimlerinden sonra kaleme aldığım bir kulis yazısında… Seçilen belediye başkanlarının zafer sarhoşluğuna kapılıp saçma sapan işlere girişmemeleri konusunda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok sıkı tembihlerde bulunduğunu yazmıştım…

        Ancak İzmir’in Torbalı Belediye Başkanı Ramazan İsmail Uygur, Kemal Bey’in eş, dost, akraba, hısımlarını başkanları oldukları belediyelerde yanlarına dahi yaklaştırmamaları konusundaki uyarılarını tersten anlamış olsa gerek… Oğlu Efe Uygur’u Torbalı Belediyesi’nin yan şirketlerinden biri olan TORBEL’e Genel Müdür Yardımcısı yaptı.

        Söz konusu görevlendirme gündeme düşünce Başkan Uygur oğlunu görevden aldı ama o arada yaptığı açıklama ile de maşallah bütün evlere şenlik getirdi.

        Başkan’ın; “TORBEL çok büyük paraların döndüğü bir şirkettir. Çok borcu da olan bu şirketi başka güvenebileceğim kimse olmadığı için oğluma emanet ettim” açıklamasına dair söyleyecek çok söz var ama uzatmayacağım. Zira zaten dün sosyal medyada kendisine söylenecek her şey pek bir güzel söylendi.

        Bu kadar laftan sonra herhalde o da artık anlamıştır partisinin Genel Başkanı’nın seçildikten hemen sonra yaptığı; “Eşinizi, dostunuzu, akrabanızı uzak tutun!” tembihinin gerçekte ne manaya geldiğini… Bu olay vesilesi ile sadece Uygur değil, hiçbir CHP’li belediye başkanı benzer bir eylemde bulunmaz diye düşünüyorum.

        Gelelim şimdi madalyonun öbür yüzüne…

        Dün Torbalı ile ilgili bu mevzu gündeme düşünce tabii ortalık epeyce bir çalkalandı.

        “Millet İttifakı” taraftarlarının Torbalı Belediye Başkanı’nın bu gayri nizami tavrına en sert ve sekter biçimde tepki göstermeleri elbette ki anlaşılabilir bir durum.

        Nihayetinde o seçmenin oyuyla geldiler, o koltuğa oturdular... Yanlışların hesabını sormak da önce o oy veren seçmenin hakkı!

        Ancak bir husustan dolayı karşı tarafın öyle bir hakkı yok!

        Hiç kusura bakmasınlar ama ben Cumhur İttifakı’ndan yana olanların Torbalı’daki meseleye mal bulmuş Mağribî gibi abanmalarını anlaşılabilir bulmuyorum!

        Neden?

        Ee çünkü aynı şeyi hatta daha beterini Trabzon ve Bursa belediye başkanları yaptı.

        Murat Zorluoğlu göreve gelir gelmez Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden olan TRABEL A.Ş’ye kendini müdür olarak… Alinur Aktaş da Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tüm şirketlerine kendini yönetim kurulu başkanı olarak atadı.

        Bu iki garip atama da epeyce gündem oldu sosyal medyada. Ve çok tartışıldı. En az Torbalı Belediye Başkanı’nın yaptığı atama kadar!

        Ama buna rağmen her iki başkan da mahcup olup filan kendilerini atadıkları söz konusu şirketlerden istifa etmediler.

        Kıllarını bile kıpırdatmadılar hatta!

        Ee şimdi hal böyleyken, iktidar yakını medyanın ve taraftarlarının CHP’li Torbalı Belediye Başkanı’nın yapmış olduğu bu aymazlık üzerinde çılgınlar gibi tepinmesi biraz ayıp olmuyor mu?

        ***

        X,Y,Z derken şimdi bir de ALFA çıktı karşımıza!

        Belki bazı meslektaşlarım ve hatta kendi kurumumdaki mesai arkadaşlarım dahil, kızacaklar bana böyle söylediğim için ama üzgünüm…

        Gerçekler bazen acıtır hatta keder verir ama sosyal medyanın etkisi ve gücü, geleneksel medya ile neredeyse eşitlendi.

        Hatta; “Solladı bile” diyebilirim…

        Özellikle Twitter denilen mecra gündem belirlemede ve gündeme damgasını vurma hususunda o kadar etkin bir hale gelmiş durumda ki... Sadece Türkiye’de değil, dünya siyasetinde de, ekonomisinde de, sporunda da en belirleyici sosyal medya aracı oldu. Ve görünen o ki ilerleyen dönemde de öyle olmaya devam edecek.

        O nedenle özellikle biz geleneksel medya mensuplarının internet kullanabilen kitleler için adeta yaşama bakış pencereleri olan bu alanları mutlaka ciddiye alması gerekiyor.

        Tabii bu söylediğim sadece biz gazeteciler için geçerli değil.

        Siyasetçiler ve ekonomi dünyasındaki aktörlerin de aynı ciddiyeti gösterme zorunluluğu var.

        Ben kendi adıma elimden geldiğince diri ve aktif olmaya gayret ediyorum sosyal medya hesaplarım üzerinde ama tabii tamamına hakimiyet kurmakta da zorlanıyorum.

        Mesela özellikle yeni kuşak gençler arasında yaygın ve etkin olan Youtube ve benzeri alanları kullanmakta pek mahir değilim.

        Ben ve benim klasmanımdaki meslektaşlar genellikle Twitter, Facebook ve azıcık da instagram’da aktif.

        Bazen atılım yapayım, en azından sonradan; “Geç kaldım” dememek adına Youtube filan gibi alanlarda da varlık göstereyim diyorum ama sonradan vazgeçiyorum.

        Çünkü değerli okurlarım… Artık o alanlarda olan bitenler inanılır gibi değil.

        Dün 8 yaşında bir kız çocuğuna sahip arkadaşım, kızı ve 2 arkadaşının kendi akıllı telefonları ile çekip, montajlayıp, seslendirip “Tik Tok” denilen mecrada paylaştıkları bir videoyu tarafıma ilettiğinde…

        Yumruk yemiş gibi oldum.

        X,Y,Z derken karşımıza dikilen ALFA kuşağı 3 arkadaş kafa kafaya verip öyle bir iş çıkarmışlar ki kendi başlarına…

        Keşke imkanım olsa, yani anne izin vermiş olsaydı paylaşsaydım sizlerle de… Ne demek istediğimi tam anlatabilseydim.

        Abartmıyorum… Neye uğradığımı şaşırdım o kayıt karşısında ve

        şunu anladım ki artık işler o kadar farklı ve değişik bir biçimde seyir halinde ki sosyal medyanın bizim pek bilmediğimiz o kısmında…

        Bizim kuşağın o seyre ayak uydurmaya ne eforu yeterrrrr ne de ruh hali!

        ***

        Japonlar neden bu kadar güzel Türkçe konuşuyor?

        Geçtiğimiz Cuma akşamı Çırağan Sarayı’nda gerçekleşen törenle Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından Ahmet Çalık, Türkiye- Japonya arasındaki ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine sunduğu katkı nedeniyle Japonya İmparatoru tarafından “Altın Işıklar, Yükselen Güneş Nişanı ve Boyun Bağı” ile taltif edildi.

        Ben de oradaydım.

        Çalık’a bizzat Japonya Büyükelçisi Akio Miyajima tarafından takdim edilen nişan töreninde çok seçkin bir davetli grubu vardı.

        Mutlaka o ayrıntıları okuduğunuz için tekrara düşmemek adına yazmayacağım.

        Ben başka bir şey yazacağım o törene dair.

        Dikkatimi çeken başka bir konu…

        Çok garip ve inanılır gibi değil ama biliyor musunuz Türkiye’de diplomatik görev nedeniyle bulunan tüm Japonlar şahane Türkçe konuşuyorlar.

        Abartmıyorum… Büyükelçi Miyajima başta olmak üzere… Çırağan Sarayı’ndaki o törene katılan tüm Japonlar Türkçe’yi öyle böyle değil…

        Tabir-i caizse su gibi, çok anlaşılır ve net konuşuyorlar.

        Şimdi diyebilirsiniz ki; “Niye şaşırdın? Nesi garip bunun? Adamlar eğitimini almış konuşuyorlar işte Türkçeyi!”

        Eğitim aldıkları kesin… Yani Türkçe için yoğun Türkçe dersleri aldıklarını zaten söylüyorlar.

        Ancak beni şaşırtan şu… Aynı Japonlar İngilizce veya Fransızca konuşurken bu kadar iyi değiller.

        Kesinlikle gramerleri konusunda çok çok iyiler. Dolayısıyla okurken ya da dinlerken en ufacık bir sorun yaşamazlar.

        Ama konuşurken Türkçede olduğu gibi çok akıcı ve net değildirler.

        Özellikle de İngilizcede…

        İngilizce konuşurken çok bildik bir aksanları vardır. Şaşmaz… Dünyanın neresinde karşılaşırsanız karşılaşın… Tüm Japonlar İngilizcede aynı aksana sahiptir.

        Yanlış mıyım bilmiyorum ama sanki Türkçe konuşurken o bildik aksanları kayboluyor.

        Bazıları var ki… Sanki dersiniz doğduğu an itibarı ile Türkçe konuşmaya başlamış.

        Hülasa… Ezelden beridir kafama takılan bu sorun söz konusu tören vesilesi ile depreşti.

        Hele de Büyükelçi’nin konuşurken yaptığı o şirin espriler, zekice takılmalar filan beni benden aldı.

        Gerçekten helal olsun…

        Bu arada senelerdir Türkiye’de yaşıyor olmasına rağmen hâlâ Türkçe konuşamayan, anlayamayan ve dolayısıyla zorlanan Amerikalılara, Avrupalılara bu kadar akıcı Türkçe konuşabilmelerinin sırrını verir mi Japonlar bilmiyorum ama gerçekten bu iki dil arasında bir tılsım var bence…

        Diğer Yazılar