Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Üsküdar Validebağ Korusu’nda yaşananlar herkesin malumu.

Üsküdar Belediyesi, Anadolu yakasının 1’inci derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı statüsünde yer alan Validebağ Korusu’na sabah saatlerinde polis eşliğinde inşaat hafriyatı döktü.

Hem koruda hem sosyal medyada protestolar da başladı ve devam ediyor. Kimi eleştirilerde konu AK Parti’nin belediyecilik anlayışına da getiriliyor. Ancak konuşanların, yazanların hiçbiri 63 yaşındaki Karadenizli kadının söylediği kadar açıklıkta meseleyi anlatamıyor.

İşte ben o kadının önünde saygıyla eğiliyorum.

Çünkü belediye ekiplerine karşı kurulan barikata katılan ve polis tarafından darp edilen kadının o tatlı Karadeniz şivesiyle Validebağ Korusu’na yapılan kötülüğe isyan ederken kullandığı ifadeler beni çok derinden etkiledi.

Ben de sözü fazla uzatmadan aynen aktarıyorumum Karadenizli o yiğit kadının ifadelerini;

“32 senedir tanıyorum ben burayı. Bu toprak akacak gidecek. Bugün bir yağmur yağsın alıp götürecek. Yazık günah bu insanlara. Polisin bir tanesi arkama vurdu. Çok ağrıyor. Ben 63 yaşındayım. Hayatımda ben hiç dayak yememişim. Bir tanesi de 'sen buradan çık korona olursun' diyor. "Ben niye korona olacağım' dedim, 'korona sen olursun' dedim". Evelallah bizi koruyor. Ben burada 32 yıllık mahalle sakiniyim. Poşu diyorlar, ben paçavramı taktım, vazifemi yaptım, şimdi yürüyorum. Doğa doğa kalacak, doğayı öldüremezsin. Bak şimdi bunun altında kaç türlü yaşayan canlı var. Sen molozları getirdin buraya sabahleyin. Bir kamyonun içi moloz doluydu. Molozun ne işi var burada? Mutfağın evyesi bile vardı kamyonun içinde. 'Güzel olacak' diyor. Tabii ki senin açından güzel olacak, sen AK Partilisin. Ben Cumhuriyet çocuğuyum. Biz Atatürkçüyüm. Ben bu vatana Atatürk çocuğu yetiştirdim. O olmasaydı, biz olmayız, tamam mı? Bu vatan onun bize bıraktığı emaneti var oldukça koruyacağız evladım. Sizler de inşallah gelen nesli inşallah Cumhuriyet nesli yetiştirirsiniz. Bu vatana sahip çıkın. Demin ben polise de aynı dedim…"

Bir kez daha; “Çok okuyan değil, çok gezen daha iyi bilir” sözünün pratiğini yaşadım değerli okurlarım. 

Birkaç gündür baba toprağım, memleketim Malatya’dayım. 

Hem babadan yadigar kalan doğduğum evin kentsel dönüşüme girmeden yani yıkılmadan önceki son haliyle vedalaşmak hem de eş, dost, akraba ziyaretleri yapmak istedim. 

Çok özel ve anlamlı bir 3 gün geçirdim yani. 

Ama bu arada da tatsız haberler aldım. 

Baba dostumuzun, babamın ahiretliğinin 59 yaşında olan oğlunun Kovid nedeniyle hastanede, yoğun bakımda entübe halde olduğunu öğrendim ve doktorlarından bilgi almak için de bulunduğu hastaneyi ziyaret ettim. 

Çocukluğumda Çöşnük adlı semtte bulunan o küçücük Devlet Hastanesi taşınmış. 

İstasyonun yanında, tam merkezde şahane bir kompleks içerisinde bulunan hastanenin yarısının Sağlık Bakanlığı’nda yarısının ise yeni kurulan Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde olduğunu öğrendim. 

Kapıdan girişte daha fark ettim ki; Bir garip sistem var içeride. 

Yakınımdan sorumlu hekimin odasını bulmak için adını verdiğimde baktım ki kimse kimseyi tanımıyor. 

Tanımak için bir gayret de sarf etmiyor. 

Otoparkçısından, güvenliğine, idari işlerde çalışanlardan, temizlik işlerini yapanlara kadar tüm personel Sağlık Bakanlığı bünyesine bağlı.

Hakeza hemşireler ve uzman tüm hekimler. 

Akademik unvana sahip hekimler ise Turgut Özal Tıp Fakültesi’ne…

Hal böyle olunca da hastane sadece sistemsel olarak ikiye bölünmüş değil kurumsal olarak da ikiye bölünmüş.

Tam bir komedi durum yaşanıyor. 

Bakanlığa bağlı olanlar sonradan aralarına katıldıkları için fakülteye bağlı olanlarla ilgili genellikle; “O bizden değil!” cümlesini kuruyor filan.  

Garip bir ekipçilik almış başını gitmiş yani.

Oysa ki yazımın başında dedim ya…

Çok güzel bir kompleks içerisinde son derece modern, teknik ekipmanı güçlü, yepyeni bir hastane bu hastane. 

Tıp Fakültesi’nin dahil olması ile birlikte de adeta şaha kalkmış. 

Nereden anladım peki ben bunu? 

Mesela daha önce Malatyalı vatandaşın önceden tercihi İnönü Üniversitesi’ne bağlı olan araştırma hastanesiydi. 

Son zamanlarda ise akademik kadrosu tamamen Turgut Özal Üniversitesi’nden karşılanan bu hastane tercih ediliyor. 

Mevcutta üniversiteye bağlı çalışan 6 profesör, 15 doçent, 39 doktor öğretim üyesi, 4 araştırma görevlisi hizmet veriyor.

Bu kadronun özellikle Kalp ve Damar, Genel Cerrahi ve kanser hastalıkları tedavisindeki başarıları da halk arasında dilden dile yayılarak puan topluyor. 

(Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın hastalığında tedavi gördüğü Amerika’daki Houston Hastanesi’nin bire bir kopyasının yapıldığı araştırma hastanesi o dönem o bölgenin tek hastanesiydi. 5 yıldızlı otel konforunda bir lükse sahipti. Çok değerli hekimler yetiştirdi. Karaciğer nakli başta olmak üzere çok kıymetli operasyonlara imza atılmıştı. Ancak sonradan ne oldu bilmiyorum hocaların çoğu ayrıldı ya özel hastanelere geçti ya da başka şehirlerde ki fakültelere…)

Neyse efendim. 

Öğrendim ki  bu sisteme yani akademik kadrosu fakültede diğer geri kalan kadrosu Sağlık Bakanlığı’nda olan sisteme; “afiliasyon” deniliyormuş. 

Sadece Malatya’da değil yurdun birçok yerinde yürürlükte olan bir sistemmiş. 

Tabii bilmiyorum diğer şehirlerde işleyiş nasıl ama özellikle Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın dikkatini çekmek isterim ki; Malatya’da ki bu afiliasyon pek “afili” işlemiyor. 

Siyaset gibi ortadan ikiye bölmüş hastaneyi. 

Şimdilik düşe kalka yürüyor ama ileride daha büyük sorunlar yaratabilir bu bölünmüşlük. 

Yaratmadan müdahale edilmeli bence…

Özellikle kadrolar arasında ki; “Biz vardık siz sonradan dahil olup başımıza dert oldunuz!” hakim anlayışı derhal ortadan kaldırılmalı. 

Hepsi biribirinden kıymetli akademik personelin baş tacı olduğu kapıdaki güvenlikten, döner sermayedeki memura kadar herkese tek tek izah edilmeli!

Ve bence hatta o tüm kadroyla beraber bu güzel hastanenin tamamı Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne devredilmeli…  

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00