Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


BUGÜN Yunanistan’da referandum var. Özcan Tikit’in izlenimlerine göre sonucun ne olacağı ortada. İki gün önce ise Mısır’da Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirilen ve sonrası feci kanlı gelen darbenin ikinci yıldönümüydü. Türkiye’nin biri yakın diğeri uzak iki komşusunun her ikisinde de “çökmüş devlet” olgusuna giderek daha fazla yaklaşılıyor.

Irak, Suriye, Yemen, Libya’dan sonra Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Mısır’ın da yönetim kapasitelerini kaybetmeleri, geniş bir bölge açısından (IŞ)İD’in yayılması ve biat edenlerinin artması ile simgelenen çözülmeyi uçlara taşıyabilir. Türkiye’nin buna karşı da dikkatli olması gerekiyor.

Geçen hafta ilgili kamuoyunu ayağa kaldıran Suriye’ye asker sokma iradesi ve bunu destekleyen savaş tamtamları gürültüsü şükür ki dindi. Gerçi bu arada da olası bir operasyonda kullanılabilecek birlikler sınıra gönderildi. Perşembe günü gazetecilerle Suriye ve buradaki son gelişmeler hakkında konuşan bir yetkilinin söylediklerinden aktarılanlar da Türkiye’de hâlâ önemli güvenlik konularını serinkanlılıkla düşünebilenler olduğunu gösteriyor. Bu bilgi insanın yüreğini ferahlatıyor.

Yetkilinin söylediklerine gelmeden önce Türkiye’nin uluslararası alandaki en saygın, sözü dinlenen ve analizlerine değer verilen düşünce kuruluşu sayabileceğimiz Edam’ın konuyla ilgili raporuna değinmek istiyorum. Cumhurbaşkanlığı makamından ve Başbakanlık’tan gelen söylemi ciddiye alan kuruluştan Can Kasapoğlu, F. Doruk Ergun ve Sinan Ülgen, “Suriye’ye Türkiye Müdahalesi: Bir Gerçeklik Kontrolü” başlıklı rapor bir yazmışlar.

Rapora göre Türkiye’nin olası bir müdahalesinin 4 gerekçesi olabilir:
“a) (IŞ)İD’i püskürterek sınırlarındaki tehdidi sonlandırmak ve yeterince bu konuya eğilmediğine dair eleştiriyi yatıştırmak;
b) Ankara’da PKK ile aynı çizgide bir tehdit olarak görülen PYD’nin Cerablus’u alarak özerkliğini güçlendirmesini önlemek;
c) Olası bir yeni göç dalgasını karşılamak için bir tampon bölge oluşturmak;
d) Bu alanı Suriyeli isyancıların Esad rejiminin Halep’teki güçlerine saldırmaları için lojistik merkez gibi kullanmak.”

Yazarlar, konunun tüm veçhelerini ele aldıklarında, Türkiye’nin uluslararası hukuk çerçevesinde böyle bir harekâtı Birleşmiş Milletler’e ve genelde uluslararası sisteme kabul ettiremeyeceği, meşruiyetini savunacak dayanaklardan yoksun olunduğu sonucuna varıyor. Daha da önemlisi, TSK’nın engin düşük yoğunluklu savaş deneyimine rağmen Ortadoğu’daki yeni “hünsa askeri gerçekliğin” ve alandaki grupların ellerindeki silahların konvansiyonel bir orduya ağır zarar verebileceğini not ediyorlar.

Analizin sonunda yaptıkları değerlendirmede ise bu son çıkışların daha çok Türkiye’nin müttefiklerine yönelik bir uyarı hatta alarm niteliği taşıdığını vurguluyorlar. Bu sonuç perşembe günkü toplantıdan Ruşen Çakır’ın aktardığı unsurlarla da çakı- şıyor. Yetkiliye göre, “Telabyad’dan sonra dillendirilen ‘PYD, IŞİD’den tehlikeli’ gibi saptamalar daha çok iç politik kaygılar”. Zira aslında “Sorunun kaynağında IŞİD var ve PYD kesinlikle hedef alınmıyor”.

PYD ile iletişim açık ancak örgütün daha Batı’ya geçmesine sıcak bakılmıyor, PYD’nin elindeki bölgeyi terk edenlerin tümünün de dönmesi isteniyor. Benzer şekilde “IŞİD’in Batı’ya doğru genişlemesinden, özellikle Mare-Cerablus hattında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) karşısında daha fazla güçlenmesinden ve bunun yeni bir göç dalgası yaratmasından endişelenildiği, bu nedenle her türlü tedbirin sırasıyla devreye sokulacağı anlaşılıyor”.

Kısacası, gazeteciler aracılığıyla kamuoyuna verilen mesaj, savaşa meraklı olunmadığı, PYD’nin düşman diye görülmediği, buna karşılık Türkiye’nin içinde giderek artan sayıda (IŞ)İD militanının yakalanmasının da gösterdiği gibi bu örgütle mücadele konusunda ABD ile yakın bir çizgiye gelindiği görülüyor.

Tüm bunlardan çıkardığım sonuç, Türk dış politikasında daha gerçekçi bir dış politikaya geçişin başladığıdır.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!