'Yazının belleğine dokunamazsınız'
Öyküleri 1995’ten bu yana Kopuş, Adam Öykü, Notos ve Sözcükler gibi farklı edebiyat dergilerinde yer alan Berna Durmaz’ın ilk öykü kitabı “Tepedeki Kadın” 2011, “Bir Hal Var Sende” ise 2012’de yayımlandı. Durmaz, yeni öykü kitabı “Bir Fasit Daire”de 13 yeni öyküsünü bir araya getirdi. Yazar, bir Roman mahallesinde olup bitenlerin ele alındığı öykülerinde ortak karakterler kullandı. Kitapta, çıkışı bulamayanların, bir çember içinde kalanların ya da çembere tutsak olmamak için çabalayanların hikâyesi var. Yazının önemine dikkat çeken Durmaz, “Birilerinin dışarıda kalıp olup bitene göz, kulak, bellek olması gerekiyor. O da yazının işi. Zaman içinde insanların ve toplumların belleklerini istenilen yönde şekillendirebilirsiniz ama yazının belleğine dokunamazsınız. O her zaman bir vicdan gibi duracaktır karşınızda” diyor. Berna Durmaz ile “Bir Fasit Daire”yi, hikâyeleri ve insanları konuştuk...
“Dön Dolaş Hep Aynı Ova” öyküsünde sözcüklere methiye var. Anlatıcı, “Sözcükler kaybolunca düşünce de kalmıyor. Her şey unutulunca da yaşamın değeri piç gibi kalıyor ortada” diyor.
Ne var bu sözcüklerde, hiç bilemiyorum. Bende her şey onlarla başladı. Öykü yazmaya başlamam, sözcüklerin büyüsüne kapılmamla oldu. Sevdiğim yazarları okurken de onların sözcüklerinin peşine düştüğümü biliyorum. Hele, “Bir Hal Var Sende”de neredeyse aklıma takılı kalan her sözcük için bir öykü yazdım. “Bir Fasit Daire”de de değişen çok bir şey yok bu anlamda. Her sayfa sözcük sözcük ilerliyor ve her sözcük başka bir dünyanın kapısı. Kasım Emin için sözcükler kaybolunca yaşamın değeri eksiliyorsa inanın bu benim için de öyle.
Romanların ötekileştirilmesi hemen her hikâyede yer bulmuş...
Bu bizim kemikleşmiş, üzerinde neredeyse hiç düşünmediğimiz, çoğumuzun yanlışlığını bile fark edemediğimiz bir mesele. Çocukken akşam saatlerinde sokakta kalmamamız için bize söylenen o sözle başlar her şey. “Torbalı Çingeneler, torbasına atar sizi kaçırır” derlerdi, biz de korkarak eve girerdik. Çevremdekilerden, Romanların yetmiş iki milletten daha aşağı bir millet olduklarını, çünkü Tanrı’nın onları lanetlediğini söylediğini duyduğumda biraz daha büyümüştüm ve onlar için üzülmüştüm o zamanlar. Bu onların kaderiydi demek ki. Şimdiyse bu aşağılamanın onların kaderi olmadığını, bunun bizim sakatlanmış bakışımızdan kaynaklandığını anlıyorum. “Bir Fasit Daire”deki birçok öyküde de bizden farklı olana yönelttiğimiz o “bakışı” yazdım. “Uzak dursun diye zorbanın eli, kötünün kem bakışı.” Bu cümle de kitabımın dileği.
Bir öyküde yer alan “Yokluk varken ölenin yası uzun sürmezdi” cümlesindeki gerçeklik payı epey yüksek.
Hep öyle olmamış mıdır? Yaşamın katı gerçekliği öylesine hızla çarpar ki yoksul insanların yüzüne, kayıplarının acısını unutup yaşama tutunabilmek için mücadele etmeye devam ederler. Yas, durup oyalanmaktan başka bir şey değildir onlar için. Yaşamak için unutmak gerekir, katlanmak için yaşamak.
Öykülerdeki meseleler arasında kadına yönelik aile içi şiddet, zorla evlendirmeler ve bunun ispatı atasözleri de var...
Kırılan kol yen içinde kalır, dizler dövülmesin diye kızlar dövülür, kadının karnından sıpa, sırtından sopa eksik edilmez, başı boş kalan kız ya davulcuya ya zurnacıya kaçar... Ve daha buna benzer çokça söz, atasözü diye gelip dile yerleştiyse, bu, aile ve şiddetin bir arada düşünülmesinin normal karşılandığı bir toplumda yaşadığımızı gösterir. İşin acı tarafı da bu ya. Ortada suç diye bir şey olmaz buradan bakınca. Şiddetin ailede başlaması kadar doğal bir şey yok bizim gibi toplumlarda. Çünkü çok küçük bir kesimi dışarıda bırakarak, kır, kent, eğitimli eğitimsiz ayrımı yapmadan rahatlıkla söyleyebiliriz ki, aile otoriter yaklaşımlar üzerine kuruludur toplumumuzda. Otoritenin sarsılmaya başladığı her durumda şiddete başvurulacaktır. Her zaman erkeğin kadına, çocuklara olan şiddeti değil, kitaptaki bir öykümde olduğu gibi Hasret’in annesinin kızına uyguladığı türden şiddet de çok rastlanılan bir durum.
“Ne yüzler ne insanlar gelir geçer de bir zulüm kalır yeryüzünde” diyorsunuz bir öyküde. Burada yazının unutuşun önüne geçmesindeki rolünü konuşalım mı?
Unutuşun önüne geçen sadece yazı değil aslında. Yaşanan acılar sanatın her alanında ifadesini buluyor zaman içinde. Biz, Romanları hep görmek istediğimiz biçimde, çok neşeli, çalmayı oynamayı seven insanlar olarak biliyoruz ama çaldıkları birçok ezgi o kadar acı yüklü ki. Dinlediğimde zurnanın, klarnetin ağladığını fark ediyorum her defasında. “Ağlar mı?” demeyin, gerçekten ağlıyor.
"YAZARIN MÜCADELE ŞEKLİDİR YAZMAK"
Zarif, katlanmak için, direnmek için yürüyor. Yazar için de durum benzer sanırım, bir tek eylem farklı.
Kesinlikle katılıyorum bu dediğinize. Zarif’in mücadele şekli yürümek. Yapabildiği tek şey bu. Benzememek, farklılığını korumak, çemberin içine girmemek için. Yazar da aynı nedenlerle yazıyor. Çemberin içine girerse yazamayacağını biliyor çünkü, yazarak dışında kalmaya çalışıyor aynı zamanda.
Bir başka tespit var öyküde: “Kulak duyar unutur, hatırlar, değiştirir. Dile gelince bir ucuna bire bin katılırken öteki ucu aşınıp eksilir. Böyle böyle yeryüzünde yaşanan ne unutulur ne de tam hatırlanır.” İşte yazının görevi ve önemi de burada başlıyor.
Birilerinin dışarıda kalıp olup bitene göz, kulak, bellek olması gerekiyor. O da yazının işi. Zaman içinde insanların ve toplumların belleklerini istenilen yönde şekillendirebilirsiniz ama yazının belleğine dokunamazsınız. O her zaman bir vicdan gibi duracaktır karşınızda. ‘Yazarın mücadele şeklidir yazmak!’