Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Boş verin “tinerci-dindar gençlik” diye kafa patlatmayı…

        Önce, gençlerinizi öldürmeyin.

        Önce öldürmeyin.

        Öldürmeyin önce!

        Çocukları, gençleri bu kadar kolayca boğanların; oturup bilmiş bilmiş, buyurmuş kudurmuş biçimde, onların geleceklerine hükmetme, emretme hakkı yoktur!

        Ah tabii…

        Bir de çocuklar hissedecek; gençler bilecek, nasıl kırıldıklarını, kırdırıldıklarını.

        Bütün kalleşlere karşı, her çocuğun esasta biraz kardeş olduğunu!

        ***

        Bir kitap okudu, pankart açtı, haber yazdı, yumurta attı, şarkı söyledi, imza topladı, bildiri dağıttı, fotoğraf taşıdı, bir anmaya katıldı, puşi taktı, kimliğini bağırdı diye…

        Durmak olmadan, durak olmadan suçlayan, boyun eğdirmek isteyen, dizayn etmek, diz çöktürmek isteyen…

        Toplayıp toplayıp içeri tıkabilen bir çark…

        Toplayıp toplayıp ölüme boca ederken çocukları, gençleri nasıl bir masumiyet atfedebilir kendine.

        ***

        İskenderun’da doldurmuşlar Kur’an Kursu öğrencilerini; geziye giderken denizin önüne bırakmışlar.

        14-17 yaş arası 19 çocuk; dalgalara uzanmış.

        Altısı, sırasız çocuklardan birkaç Mustafa, Ramazan, Eyüp, İzzet, Mehmet, Ömer daha, mosmor, şişmiş bedenlerle, kıyıya cansız uzanmış.

        Daha yeni, İskenderun’da 3 subayı “şehit” olunca infialde değil miydi, bu millet ile devlet…

        Belki de işin bir sırrı da burada:

        Zaten o kadar kolayca boğuluyor, yanıyor, göçüyor, donuyor, uçuyor, parçalanıyor ki çocuklar…

        50 bin ölüsünden asla yorulmuyor bu ülke, bu millet, bu devlet!

        ***

        Asker olmadan yahut dağlara gitmeden de…

        Zaten her gün alınlarında ölümcül bir kaderle yola koyuluyor; Türk çocuklar, Kürt çocuklar, dindar nesiller, mundar denenler!

        Bir kamyon kasasına dolduruveriyor 12 yaşında Fatmaları; taşerona bağlanmış devlet çiftliği mesela.

        Oradan dereye döküp boğuyor sütkızları.

        Bir otobüse dolduruyor imanlı çocukları; denize salıyor, boğuyor yine.

        Yahu yok mudur, devlet utancı denen bir şey!

        Kendi çocuklarını ayırıp kayıranların; sıvasız evlerin sırasız çocuklarını böyle kolayca boğmasının, birbirine kırdırmasının; piyasaya, ihmale, her ihtimale, sorumsuzluğa, densizliğe, arsızlığa, yüzsüzlüğe kurban vermesinin “resmi” bir utancı yok mudur?

        ***

        Bu kadar çok çocuğu, bu kadar çok genci hayatın kıyısında dolaştırıp dalgalara, fırtınalara, alevlere, ateşlere, uçurumlara teslim edenlerin itibarı, iktidarı, ikbali, istikbali olacak…

        Bunları fark ettiler, itiraz ettiler, boyun eğmediler diye…

        Başka çocukların hayatı, haysiyeti, hakkı, ruhu ezilmeye uğraşılacak.

        ***

        Kimileri de kalkacak; adı Halk Otobüsü, güzergâhı Okmeydanı, içi yolcu dolu tıngır mıngır “toplu taşıma”ya sallayacak alev toplarını.

        Ki karanlıklar çıksın aydınlığa!

        Öncelikle kendi mahallesinin, kendi yoksulluğunun, kendi sırasızlığının, kendi kaderinin çocuklarını kıran çocuklar da daha güzel büyür zaten!

        ***

        Duayla yola çıkmış olmalıydılar. Kur’an Kursu çocuklarını bir otobüse doldurmuşlar; altısı cansız şimdi!

        Eve günlüğü üç-beş lira getirsinler diye, hayırlı işler diye uğurlanmış olmalıydılar. Devlet Üretme Çiftliği’nde süt sağdırılan minik kızları da kamyonet kasasına doldurup dereye düşürmüşlerdi…

        Bu kadar çok çocuğu soğukkanlılıkla topluca katledebilen bir “örgütlü suç ağı” olmalı mutlaka!

        Suçlusunu bildiniz mi; örgütü hiç gördünüz mü; bununla mücadele kanunu duydunuz mu?

        İntihar terörü

        Tesadüfen bir belge gördüm.

        Kara Kuvvetleri’nin 10 yıl önceki “özel” bir araştırması.

        2001 yılında sadece Kara Kuvvetleri’nde 105 intihar vakası belirlenmiş.

        (O yıl “terör-terörle mücadele”de “toplam şehit” sayısı 20!)

        Araştırmışlar; “yarıdan az fazlası bireysel, yarıya yakını sosyal sebepli” imiş; 64’ü nöbette gerçekleşmiş, ki çoğunun er, erbaş, uzman, astsubay olduğu tahmin edilebilir..

        Rütbeleri, statüleri belirtilmeyen 105 personelden 22’sinin geçmişte ruhsal problemi olduğu yazılmış; ama 83’ünün “şimdiki zaman”da neden bunalıma girdiği üstünde pek durulmamış!

        Yine de, her üç intihar olayından birinin “askerlikte aşağılanma, hakaret, suçlanmadan” ileri geldiği kayda geçmiş.

        Sonra?

        Siz hiç “İntiharla Mücadele Kanunu” duydunuz mu!

        Ya da intihara sürükleyenlerden bir sorumlu, bir suçlu; bir vicdan azabı mahkûmu?

        Diğer Yazılar