Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Cenazeler kalkarken…

        Gencecik insanlar gözünü kaybetmiş, nice insan yaralanmışken…

        Onca kişi evinden alınırken…

        “Vandallar”, tabii, bunca zarar vermişken, yaralı polis de varken…

        Barış sürecinde kimlik savaşlarına bıçaklar bilenirken…

        Kafiye de mutlaka ayıp kaçıyor!

        Ama devir de başka bir devir.

        Acının yanına bal geliyor…

        Çoraklıkta bir çiçek açıyor…

        Değil mi, ki AVM, kışla, müze, gaz, gazoz derken; 20 gün arazi olmuş, karizma altında ezilmiş, Ankara toplantılarına dahi çağrılmamış, seçilmiş belediye başkanları ağaç, çiçek, böcek dikiyor.

        Güneş ufuktan mı bilmemem ama… Güneşten bir ufuk bile doğuyor!

        Bir ötekine keskin düşmanlık içinden bir ötekine düşman olmama ihtimali dahi çıkabiliyor.

        Bir ötekinden nefret edenlerin, kendilerinden de nefret edildiği zamanları hatırlaması umuduyla havaya, suya, buza yazıyorum bazen.

        ***

        Başlıktaki kafiye, yıllar öncesine götürdü.

        “Vuran bir adam” serbest bırakılırken, şimdi “Barış süreci”nin bile belki gerisinde, ama o gün öncüsü olmuş bir gazetecilikten ötürü, Ragıp Duran içeri giriyordu.

        (O zaman da hapse giriyordu gazeteci; o zaman da başkası onları terörist sayıyordu!)

        Babıali’de bir şenlikle uğurlandı Duran.

        “Duran içeri, vuran dışarı” diye bir yazı yazmıştım. Pankartlarda Ragıp’a uğurlama sloganı oldu.

        ***

        Şimdi yine sert zamanlar.

        “En sert” mi, bilemem; hem bugünün mağduruna, mazlumuna sormalı; hem o günlerin mahkumlarına, infaz kurbanlarına, öldürülen onca gazeteciye, onca faili meçhul, mezarı meçhule; ki gazeteci diliyle “double check” olsun, çek yatır ülkesinde!

        Bu sert zamanlara, cin gibi yeni yaratıcılıklar ile eski cinci tuluatlar da karışıyor.

        Bakanlarından Cumhurbaşkanı’na “mesaj alınmıştır” derken Başbakan’ın “mesaj filan yok” demesi bile, espri olmalı!

        Ama daha iyileri var:

        “Duran adam” (ve “kadın”); otoriteye, baskıya dik durabilmenin yepyeni “duruş” biçimi!

        Yeni duruşa hemen eski gözaltı yapsa da, polis de şaşırıyor.

        Vandal desen, mehtapta salınan sandal bile değil!

        Marjinal desen, yüzde 100 orijinal!

        Yabancı parmağı desen, tamamen yerli ayaklar üstünde!

        Başbakan “omurgalı olun” diyor ya, bütünüyle dimdik omurgadan ibaret!

        ***

        Fakat “Gaz atmayalım da osuralım mı” diye isyan eden o polis de alem.

        O da şaşırtıyor; ister çapulcu ol, ister Vandal, gel de tercih yap şimdi!

        İsyanı medyaya, eylemciye ama belki kendi durumuna da.

        Öncesinde “eylemci kaskı” kırıyormuş; göz çıkarmadıktan sonra keşke gaz çıkarsa sadece.

        Dayanamayıp sonunda “Bayan gazeteci” ardından “Ne güzel basınsın… Basıyoruz zaten” diyor ama o aradaki çifte gazlı sözü, spontane, veciz; jestini bile yapıyor!

        ***

        Konuşmayı, sevişmeyi, osurmayı ayıp sayıp ölümü, acıyı, baskıyı, nefreti, şiddeti, tecavüzü, insanların ezilmesini, köleleşmesini, haysiyetiyle oynanmasını olağan hal sayan düzende…

        13 yaşındaki kıza yaşının iki katı tecavüzün “Rıza” sayıldığı; kışlada aşağılanan, en basit insan hakları çiğnenen, gak dese oda hapsine atılan ama dışarıda 16 yaşındaki kıza tecavüz edip aslan kesilmiş dört “alttaki” askerin serbest kalabildiği bir düzende…

        Gün geliyor…

        İsyan, bazen duran…

        Bazen osuran da bi şey!

        Kimsenin şeyinde kıl mıl olmadan, kendi omurganı kendin dik tutarak…

        Kendi gazını kimseyi vurmadan, kimseyi kör etmeden, hiç olmazsa kendin çıkararak!

        “Durmadan Ölen Adamlar ve Kadınlar Ülkesi”nde, “Duran Adam”, “Osuran Adam”, öldüren, boğan, yıkan, aşağılayan, ezen adamlara göre daha adam gibi adamdır belki!

        En azından hayata, tabiata, insana daha yakın.

        Bir “Ethem’imiz” de sessizce gitti!

        Cenazesi vesilesiyle “Çapulcu Ethem” yazısını, Sarısülük’ün peşinden yine yollarken…

        Kadim bir dost, başka bir Ethem, “Manyak Ethemimiz” (Üster) kayıverdi elimizden.

        Ölümü yakıştıramazdın; hasta yatağında bile herkesten fazla gülümseyen bir yüz, sürekli iyiliklerden bahseden bir ses, hep umutlu gözler; hepimiz Galatasaray’da liseliyken ne varsa onda bildiğin, yine öyle, yine matrak, yine manyak hayat sevdalısıydı.

        İnsanın sevdiği, karısı, kocası, sevgilisi bazen hakikaten “ruh ikizi, bir elmanın yarısı, tam hayat arkadaşı” olur ya; Ferda işte öyle, Ethem’in enerjisini katlayan, direncini büyüten, gülümsemesini çoğaltan, iyi ve kötü günü hep iyilikle, umutla paylaşan “direnen kadın” oldu.

        Hayat bir yığın fırtınayla sallıyor insanı; böyle anlarda, yanı başında dingin limanlar, engin gönüller varsa, ölüm bile mahcup oluyordur hayatın bu sakin gücü, bu sevdalı yüzü karşısında.

        Yorgun gençliğimizden, çok fazla canımız erkenden kopup gidiyor.

        Bazı resimler var arşivde, hafızanda, kalbinde.

        Misal; Mehmet Günsur düşünceye dalmış, Salih Ecer konuşurken coşmuş, Ethem bir hınzırlık peşinde aynı karede.

        Bizler geride kalmışız; geriye bizler kalmışız…

        Bir eksik, bir eksik daha!

        Hepsini sevgiyle anarak… Hepsiyle biraz daha yanarak!

        Not: Yeraltından notlar sonra devam edecek…

        Diğer Yazılar