Bu düzenin ne olduğunu anlamak için bir de şuna bakacaksın gülüm:

Milletin şeyine koyacağız” diyen “kıymetli kanka” Türkiye’ye nükleer basacak!

Asansörde 10 işçisi ölüme yollanmış “çocukluk, torunluk arkadaşı” konuşan işçiyi dava edip tazminat isteyecek…

Vali öğretmeni ölümüne azarlayacak; danışman yerdeki Somalı işçiyi tekmeleyecek…

Büyük şeflerin büyük operasyonundaki “tek şehit” cebinden ancak 5 TL 85 Krş. çıkacak…

Sadece bir ayda 33 kadın “erkeklik cinayeti”ne…

Bir yılda 1800’den fazla işçi “arsızlık katliamı”na kurban gidecek…

O çok kutsanan, “kahraman” denen askerler, bir haftada bir manga sayısında intiharla, cinnetle hayatını verecek…

Sonra, “Türkiye mozaiği” dediğiniz iktidar listeniz, büyük ölçüde biat-itaat ordularından oluşacak; ölen kadınlar, ölen işçiler, ölen askerler orada bir ses bulamayacak bile!

 

***

 

İhalesinden nevalesine…

Medyasından yargısına…

Emniyetten bürokrasisine…

Bir devlet ve millet Saray yapmıyor; Saray bir devlet ve millet yapıyor!

En büyük operasyonu da esasında kendi partisine yapıyor.

 

***

 

Kadim kuraldır:

Başkalarını esir almak için önce seninkileri rehin tutmalısın!

Bağımlılardan müteşekkil bir organizasyonu olmayan hiçbir güç, başkalarının elini, kolunu bağlayamaz!

Fakat şöyle de bir kural var:

Hiç kimse ilelebet esir olmayı kabullenemediği gibi, herkes de hayat boyu rehin kalmayı kabullenmeyebilir.

Çünkü “Sandık, sandık, sandık” diyerek siyaseti sandığa, piyasası kutuya paketlemiş bir sistemde; giderek “sandıktan çıkma”nın da önemi törpüleniyor zaten.

Seçilmiş rektör” veya “Seçilmiş baro başkanı”na edilen laflar ve onların sandığını tanımamaktan ibaret değil; seçilmiş AKP Genel Başkanı-Başbakan’ın bile bu sistemde talileştirilmesinden ötürü.

Müstakbel AKP milletvekilleri de öyle; yılların mücadelesi içindekiler tasfiye edilirken, aralarından bir kısmının, öyle tabandan filan değil, tepeden inme ve “Saray’a bağlı Yeniçeriler” olmasından da ötürü.

 

***

 

Elbette yine en büyük partidir…

Yine birinci olur, tek başına iktidar da olur.

Ama AKP artık Türkiye’de acıların, dışlanmaların, hor görülmelerin, baskı ve tehditlere maruz kalmanın siyasi isyanı değil; tam tersine vicdani her isyanı bastıran, acıları çoğaltan, insani öncelikleri ve ortaklıkları bile cart diye yarıp yırtan bir “devlet düzeni” artık!

Acıların partisiydi, avcıların partisi oldu!

O yüzden orada, cinayete kurban kadınların, piyasa katliamına kurban işçilerin, sıvasız hanelerden cinnetlere, intiharlara sürüklenmiş asker çocukların, kimliğinden ötürü aşağılanmışların önceliği yok; öncelik başka şeyler artık!

 

***

 

Erbakan sağ olsaydı, misal…

Bu muydu her türlü vesayete, tahakküme ayaklanmanız” derdi…

Daha önce de kendisine biat-itaat etmişlerden bakiye birkaç kişiye!

Kendini dahi unutan bir iktidarın ve efendilerinin en büyük derdi, kendilerine kendilerini hatırlatanlardan bile kurtulmaktır!

 

 

 

BU KIŞ SOSYAL MEDYA GELEBİLİR!

 

Rahmetli Celal Bayar kendi mi korkmuştu, milleti mi korkutmak istemişti ama “Bu kış komünizm gelebilir” diyerek bu ülkede “dört mevsim takibat, her daim tevkifat” seferberliğinin gerekçesini veciz biçimde ilan etmişti!

Öyle ya, Kuzey’den geleceği için kışın gelmeliydi…

Yazın ne de olsa gevşiyordu herkes!

Ondan öncekiler de, onu devirenler de, devirenlerden iktidarı alanlar da, tekrar onları devirenler de esasında çok farklı fikirde değillerdi.

Şimdi iletişim çağı; Yeni Türkiye; 2023 hedefi filan.

Kuzey’de komünizm, sağda solda sosyalizm pek kalmadı.

Olanların çoğu da zaten kendinden menkuldü.

Küba diyeceksin; oraya da cami gelecek.

O yüzden komünizm, sosyalizm ile ürkmek ve esas ürkütmek artık demode.

Yeni Türkiye’nin “Kırmızı Kitap”ı “Bu kış sosyal medya gelebilir” infiali ve infazı üstüne.

Elalem ne icat etmişse, dünya nasıl bir ötekiyle buluşmuşsa, yasakla ki, herkes sussun.

Karikatür iktibasından Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’a 4.5 yıl, orijinal karikatür dalında dergilere şu kadar sene, yok kalemin oynadı diye ona 2 yıl, yok klavyen şeytti diye buna 3 yıl.

Savcı’sını koruyamayan Cumhuriyet’in “Terörü teşvik” diye gazetelere, TV’lere, gazetecilere “hain” damgası vesaire.

Neden bu kadar ilerledik ki…

Yerimizde böyle sayacaksak!

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!