Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması


Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe gazetecilik yaparken polis şiddetiyle, tekme tokat, yumruk, işkenceyle öldürülmüştü.

19 yıl geçti.

Bu yıl Metin Göktepe Ödülü fotoğraf dalında Mehmet Emin Al’a verildi

Fotoğrafın başlığı “İktidar Tekmesi” yani “Yere düşmüş Somalı işçiye özel polis timi nezaretinde seri tekme atan önceki Başbakan’ın Özel Kalem’i Yusuf!”

19 yıl önce, tam Sabancı Suikastı günü, bir bakıma Ali İsmail Korkmaz gibi tekme, tokat, yumruk, sopa, coplarla öldürülmüş bir gazeteci…

19 yıl sonra onun adına verilen ödülde bu kez tekmelenen bir işçi!

Göktepe öldürüldüğünde Özel Tekme 15 yaşındaymış.

Onca tahsil vesaire; 19 yılda, bir iktidardan bir iktidara öğrendiği bir de buymuş demek.

Artık üzülüyordur belki, ama tarihe kazınıyor işte; alna da yazılıyor.

 

***

 

İnsan her zaman her şeyi belki seçemiyor ama…

Gazetecilikte de “Özel Kalem” olmamayı seçebilirsin.

Dün gibi bugün de, tabii her seferinde daha da süflileşerek, kimileri “Özel kalem” olmayı tercih ediyor.

Belki kimi mecbur gibi, kimi ise tepeden tırnağa gönüllü; artık o şeye “gönül” denebilirse!

Böylece “özelleştirilmiş, özelleşmiş, tekmeleşmiş, tetikleşmiş gazeteci” haline geliyorlar.

Birisinin böyle bir halden hoşnut kalmasını akıl almıyor ama bir değil, iki değil.

 

***

 

Gazeteciliğin “kamusal” işlevinden söz edilir.

Kamu”yu “halk” diye anlarsan, öyle.

Yok “devlet” diye anlarsan, dün de böyleydi; “iktidar” diye anlayınca bugün de işte böyle.

En güzeli de, dün başka iktidarların özel kalemi, özel tekmesi, özel tetikçisi olanlar ile bugün tekme, tokat gazetecisi çıkanların birbirlerini eleştirecek yüzü bulabilmeleri.

En kötüsü de, kimimizin dünü hatırlamaması; kimimizin bugünden hiç utanmaması.

Bak uyanıklık yapıp “Madem kamu halktır; eh halkın yarısı da iktidara oy vermiş” diyemezsin; çünkü o vakit “halkın yüzde 90’ının oy verdiği darbe” filan da sırıtır sana.

Çünkü sorun, iktidar kim olursa olsun, onun halk namına denetlenebilmesi, işlerinin didiklenmesi, hakikatin kimseden gizlenmemesi, otoritelere kul köle, buruklarına kuyruk olunmamasıdır!

 

***

 

Kamu” deyince, “kamusal yayıncı” da geliyor akla.

Bizdeki adı TRT.

Geçmişte “tekel” olduğu için, askeri darbelerde ilk işgal edilecek yerdi; sivilleşme de öyle sanıyor orayı. Demokrasi dediğimiz o tuhaf havalarda ise genel müdürü iktidar ile muhalefet arasında büyük sorun olurdu.

Şimdi, kusura bakmasın şahsen, genel müdürün bir önemi yok.

Bir devlet dairesi müdürü olarak, kamunun değil, devletin parçası olmak da yetmiyor; iktidarın yedek parçası konumunda TRT’si.

Oysa hesapta kamunun. Halkın.

Fakat işte o refleksle, ana muhalefetin seçim-propaganda filmini reddetme gerekçesi olarak, “Somut biçimde doğrudan iktidar hedef alınmaktadır. İktidar olan siyasi parti de aynı seçimlerde yarışmaktadır” diye tarihi beyanda bulunmuş TRT.

Hakikaten demokrasiler ve seçimler budur:

İktidarın somut biçimde doğrudan hedef alınmaması!

Çünkü ortada içtihat var:

Somut biçimde hedef alanlar bu ülkede mahkum olabiliyor!

Yarışmak” deyince de tamamen, TRT’de iktidar ve muhalefetin bulabildiği zamanın eşitliğine saygılı bir kamu yayıncılığından söz ediyoruz zaten!

İktidarı soyut hedef alacaksın, ille alacaksan!

 

***

 

Dinler, ahlak öğretileri, felsefi gelenekler, etik ilkeler, deontoloji filan insanın doğru ile yanlışı tefrikine dair telkinlerle dolu.

Fakat bu kadar dolu şahsiyetler için hepsi boş olmalı.

Güçten, kuvvetten, güçlüden, egemenden yana olmak bir yana; ayakları altında bir gazetecilik, hatta insanlık türü, esasen ne evrim teorisine sığar, ne kula kulluk etme buyuran “yaratılış”a!

Daha ziyade tersine evrim var sanki:

Milyonlarca yılda anca ayakları üzerine dikilebilen insan, ister sürüngene, ister maymuna, ister üç maymuna doğru gerisin geriye gitsin, onu bilemem, ama her halükarda bu kadar eğilip bükülüp, yerle bir oluyor ya, helal olsun!

Koca koca adamlara, hanımlara ne diyeyim:

Yakıştı mı yani!

Değer mi!

 

 

 

BİR BUMERANG DAHA!

 

Dünkü yazıda “Paralel-Terör Örgütü” iddianamesinin (“ne istedilerse veren”) iktidara dönecek bir bumerang olduğunu düşündüğümü yazmıştım.

TIR davası da öyle.

Tutuklanan askerlerin ifadeleri sonuçta suç duyurusu gibi.

Belki 20-30 asker ile bir savcı hakikaten darbe yapmak istemiştir; bir TIR’ı ele geçirip içindekileri ortaya saçmayı düşünerek!

Lakin bir devletin de “insani yardım” diyerek yalan mı söylediği artık mahkemelik bir soru.

Çünkü “darbe tehlikesi” geçince, geriye diğer hakikatler kalır!

Paralel darbe”yi önlersin diyelim; geriye kutuların, kasaların, sıfırların ne olduğu sorusu hep kalır.

Gezi darbesi”ni önlersin diyelim; geriye çocukları kimin vurduğu kalır.

TIR darbesi”ni savuşturur, “darbeciler”i tutuklarsın; zarf yırtılır, geriye mazruf kalır.

Binbaşıdan astsubaya, yargılanan askerlere bakılırsa, TIR’ın maşallahı varmış!

Tamam mutlaka “insani yardım”dır ama “insanlık” da bu kadar aşırı yardım sonucu biraz daha ölüyor işte!

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!