Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bazen, şimdi bundan daha iyi ne yazabilirim, dersiniz.

Daha ötesi; bundan daha öte ne hissedebilirim.

Kendi kaleminizi çekersiniz; kendi duygunuzu silersiniz.

Bir şairin sesi karşısında, başınızı sessizce eğersiniz.

Ben yine öyle yaptım, sessiz Şair’in sesine kaçtım bugün.

Günlerden de kırmızı pazartesi ya.

Daha 40’ına varmamış bir babanın beş çocuğunun kafasına sıkabildiği bir cinnet vatanda.

 

***

 

Sevgili Pollyanna,

Senin romanlarında her şey o pazartesi başlardı

Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar

Ben mutfakta Edith Piaf dinler

Bir lağım faresiyle göz göze bulaşık yıkardım.

Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı

Öfkeyle pis su borularında dolaşırdı.

Sana patates kızartırdım.

Patatesler pazartesi kadar kırmızı oluncaya kadar…

Ölüm bizi ayırıncaya kadar…

Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı

Kolay değildi, kolay olmamıştı

Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.

Sana göre insan

Profiterol yer gibi yaşamalı

Bir çamur deryasının içinde

Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.

Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan

Sen de bilirsin ya Allah

Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana

İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna:

Cancağızım basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın

Kaçarken yangın merdivenlerine

Keşke grapon kağıtları assaydın.”

 

***

 

Genç ölmüş bir annenin şiirlerini yazmış Şair de, henüz 41 yaşında, kızı henüz 3 yaşındayken…

Anlatarak bitiriyorum hayatımı

Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat

Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma

İsmini her şey koydum”

… diye gidivermişti aramızdan.

Önceki gün baktım; tam karşımda. Didem Madak’ın üç kitabı birden, (2 Kasım’dan itibaren Metis Yayınları’ndan) yeniden hayatta.

Yine yeniden okuyunca, başka bir şey yazmak istemedim.

Ölümü selamlamak, belki hayatı da selamlamaktır diye.

Bizim de işimiz sözde bir nevi yazı ya…

Çoğunlukla sanki az sonra ölecekmişim gibi paniğe kapılıyorum yazarken. Sanki ölmeden önce itiraf etmem gereken bazı önemli meseleler varmış gibi hissediyorum, Yazarken hayatı sandığımdan çok sevdiğimi, hayranlık duyduğumu anlıyorum. Hayat şiirime sızıyor o zaman. Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiir fışkırdığını görürüz. Önemli saydığımız çoğu şeyin önemini yitirdiğini görürüz. O zaman, anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatımızın aslında anlamlı olduğunu hissederiz” diyen Şair’in telaşı da mı ne üstümde?

 

***

 

O vakit…

Kaç zamandır şu hayata

Bir oldubitti gözüyle bakıyorsun.

Sanki aynalar sarkıyor

Bu kış yine gözlerinden.

Sen sanki bir denizin dibinde

Bir balıkla öpüşüyorsun Aylâ Abla.

Hep bir mucizenin alt katında yaşıyorsun.

Keşke yağmura biraz daha yakın dursan

Kedilerin gıdılarına dokunsan

Keşke biraz illegal olsan Aylâ Abla.”

 

***

 

Resmi bir şiir festivaline davet etmişler, ama özgeçmişi için yazdıklarını sansürlemişlerdi Didem Madak’ın.

Sanki, kısa sürecek bir hayatı özgeçmişinden itibaren biran önce kesip bitirmek ister gibi.

Bütün mısralarını çekti o zaman festivalden; onlara o ayıbı bıraktı:

Benden hanım hanımcık bir özgeçmiş bekleyenler, özgeçmişimi kesip biçenler, bazı haddini bilmez beyefendiler.

Şiir onların zannettiğinden çok daha sert, çetin ceviz bir şeydir. Onların caiz bulmadığı çok şeyi barındırır; şiirin tahammül edemediği, onların tahammülsüzlüğü ve sansürüdür.”

 

***

 

Öyle tahammülsüzlerin, sansürcülerin, kibirlerin, kuburların alayına inatla…

Şair ölse de yaşayan şiirin içine sızmış hayata, hayatına…

Hayatımıza sızmış şiirine saygıyla.

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!