Son Dakika

"1960'TA RAHMETLİ TÜRKEŞ'E HAYRAN OLDUM"

1961 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) Erzurum Gençlik Kolları Başkanı oldum. Millet Partisi’nden; önce Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne daha sonra CKMP’ye dönüşen parti artık ortada olmayan Demokrat Parti’den birazcık daha “Milliciydi”. Milliyetçi düşünceyle Osman Bölükbaşı döneminde tanışmıştım. Alparslan Türkeş’in adını ise, 1960 yılında yaşanan darbeyle duydum. Türkeş’e o yıllarda Erzurum’a gidip gelen Yzb. Kenan Yıldırım’ın anlatımlarıyla hayranlık duymaya başladım.

"BAŞLANGIÇTA ÇOK MASUMDU"

O dönem ülkücülük ifade edilmiyordu. 1965 yılında Türkeş’in başa geçmesiyle birlikte su yüzüne çıktı. Benim rahmetli Türkeş ile samimiyetim CKMP gençlik kolları başkanıyken 1965 yılında 400 gencin bizim gençlik kollarına katılması nedeniyle Türkeş’in Erzurum’a yaptığı ziyaretin ardından arttı.

Türkiye’deki olayların temelinde üniversiteler vardı. Avrupa’da önce Fransa’da başlayan, daha sonra Almanya ve ardından da tüm Avrupa’ya yayılan hareket bizde de aynı tarihlerde ortaya çıktı. Üniversitelerde ekonomik bir sıkıntı olduğu doğruydu; ancak Fransa’daki öğrenci olayları model alındı. Ders kitaplarının pahalı olması, öğrencilere fâiş fiyatla fotokopi çekilmesine karşı gösterilen tepki, hadisenin kıvılcımı oldu. Başlangıçta masumdu; ancak devrim ihracı amaçlı Sovyetler Birliği tarafından palazlanan hareket bir anda TKP’nin liderliğinde büyüdü.

Avrupa’daki hareket bir anlamda aydınlanma kuşağının elinde parlarken bizde emperyalizmin elinde gelişti ve onun kıskacında kalan devrimciler kendini maalesef sorgulamadı. Bunu o dönem sol fraksiyonlar kendi aralarında da irdelemeye başladı. Sovyetler’in emperyalist olup olmadığını tartıştılar. Türkiye’de devrimci hareket ulusal çizgiden çıktı, ulusalcı olanların da sesi kısıktı. Türkiye’de ulusalcı bir devrimci hareket oluşturulamadı. Bu bence o dönem devrimcilerin yaptığı en önemli hatalardan biriydi. Buna karşı olarak ülkücü hareket Amerikan yanlısı olarak lanse edilse de emperyalizme karşı ortaya çıktı. Sovyetler ne kadar tehlikeliyse ABD de o kadar emperyalistti. Enternasyonel bir yapı içerisinde devrimcilerin sırtını yurtdışına dayaması tarihi bir yanlıştı. Silahlı propagandanın başlatılmasının nedeni bunun dünyada devrimcilerin kabullendiği bir sistem olmasıydı. Devrimciler, devrim için silaha sarıldı. Ardından üniversite işgalleri geldi. Çağdaş ve ileri bir eğitim için üniversiteleri işgal etmelerinin nedeni yoktu.

 

 Yılma Durak (ortada), İstanbul'da Ülkücüler tarafından düzenlenen bir protesto yürüyüşünde.

"YAKINLIK KURARAK HAREKETİ, GENÇLİKLE BULUŞTURDUK"

Ben 1968 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kütüphane memuru olarak çalışmaya başladım. Atatürk Üniversitesi’nde bir metot geliştirdik. Devrimci mücadele başlatılmak istendiğinde de hemen radikal ve şiddet yanlısı bir tutum sergilenmedi. Ancak etkiye karşı bir tepki elbette vardı. Kendimizi dinlettirmek için her yolu denedik. Yeri geldi TÖB-DER’in üniversitede yaptığı bir toplantıda kürsüye çıkıp, “Dünya literatürüne hangi makaleniz girdi? Burada toplanmanızın nedeni bilim midir?” diye de seslendik.

Atatürk Üniversitesi’nde sadece “ülkücülük” anlatılarak güçlü bir yapı oluşmadı. Biz dostluğu, arkadaşlığı, fedakârlığı birbirimize gerçekten gösterdik. Üniversiteye gelenler üniversitenin kimliğini bilerek gelirken biz de o üniversitenin çatısının altına giren herkesle ilgilenmeye çalıştık. Öyle ki Güneydoğu’dan gelip ülkücü olan kardeşlerimiz oldu. Modernite ya da ilericiliğin Türkiye’nin kalbi olan üniversitelerin işgal edilmesiyle mümkün olmayacağını da gençlere anlattık. Ülkücü hareket faşist ve suçlanan bir hareket olarak lanse ediliyordu ancak bunun böyle olmadığını anlattık. Atatürk Üniversitesi ülkücü düşünceyle tanıştıkça Köroğlu’nun namı gibi bizim namımız da yayıldı. Milliyet Gazetesi’nden Gazeteci Örsan Öymen Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne geldi. Ortamı gördü daha sonra da “Doğu’nun Başbuğu” diye gazetesinde yazdı. Onun bu ifadesinden sonra bu yaftayı bize yakıştırdılar.

Erzurum’da özellikle şehrin dışında olmasına rağmen üniversitede ülkücü düşüncenin ilerleyişi doğru bir zamanda başlamasıyla da ilgiliydi. Sol modaydı, evet solcu o zaman farklı olandı; ama buna karşı haklı bir tepki duyanlar da vardı. Doğu’nun Başbuğu ifadesiyle ilgili olarak rahmetli Türkeş’ten hiçbir tepki almadım. Hatta hoş yaşanmışlıklar da oldu aramızda. Bazen gülerek “Doğu’nun Başbuğu gel bakalım” derdi; onun da hoşuna giderdi bu ifade, ben de o zaman “Efendim öyle söylemeyin” derdim kendilerine.

"ERMENİ VE KÜRT SORUNU KRONİK İKİ SORUNDUR"

1968-70 arasında bizlerin tek düşüncesi komünizme karşı mücadele vermek değildi elbette. Tarihi bir kimliğe sahip çıkmak, savunmanın yanısıra saldırılara karşı da bilgilenmek ve bilgilendirmek yine biz ülkücülerin göreviydi. Bu ülkü doğrultusunda yurtdışında Ermeni meselesiyle ilgili çıkan tüm kaynakları akademisyen arkadaşlarımdan temin edip, çalışmam zaruri olmuştu mesela. Sözde soykırımın Avrupa Parlamentoları’nda görüşme konusu olması, kabul edilmesinden 34 yıl önce bu konuda Türk milliyetçilerinin uyanık ve duyarlı olması gerektiğini biliyordum.

1971 yılında Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü ile görüşerek Ermeni katliamı ve mezalimini gençlerimizle paylaşmaya başladım. Bu süreç 1972 ile 74 yılları arasında Kars, Sarıkamış, Erzincan, Gümüşhane ve birçok yerde devam etti. 1972 yılında Ermeni meselesini 3. Ordu’nun Karargâhı’nda anlattım.

Ermeni ve Kürt meselesinin Türkiye’nin her zaman çözülmesi gereken ve önüne getirilecek olan kronik iki sorun olduğunu ifade ettiğimde Ordu komutanı, “Siz yeni bir düşmanlık yaratıyorsunuz” dedi. Bugün aynı şeyi söylüyorum bu iki konu Türk milleti varoldukça varolacaktır. Türkiye’nin yumuşak karnı olarak gördüğüm bu iki konu bugün Avrupalı ve Amerikalı emperyalistlerin elinde koz olarak durmaktadır, 30 yıl önce buna bir takım önlemler, tedbirler alınabilirdi; ancak olmadı maalesef.

 

"38 GÜNDE HER TÜRLÜ İŞKENCEYİ YAŞATTILAR"

12 Eylül günü Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul 2. Başkanı ve Marmara Bölgesi Eğitim Sorumlusu'ydum. Darbe olduktan sonra Erzurum’dan İstanbul’a gittim. Ancak İstanbul daha karışıktı. Oradaki arkadaşlarla konuştuktan sonra Erzurum’a döndüm. Erzurum'da tutuklandıktan sonra beni İstanbul'a götürdüler.

Bir gün Maltepe Cezaevi'nde, bir gün de Maltepe Askeri Tutukevi'nde konuk ettiler. Ama beni ölümle burun buruna getiren yer Harbiye'deki Askeri İnzibat Merkezi oldu. Türkiye ile ilgili bilgi ve belgeleri dışarı kaçırmaya çalışan casusların sorgulandığı yerdi burası.

38 gün kaldığım bu merkezde bana ve birçok arkadaşıma çok ağır işkenceler uygulandı. Burada gördüğüm işkence nedeniyle Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne götürdüklerinde vücudumun her yeri simsiyahtı ve doktor rapor vermek zorunda kalmıştı. Askı çok kötüydü; ama cinsel uzvumla birlikte dilimden çok elektrik verdiler. Bu 38 günün gecesi ve gündüzü durmadılar, dinlenmediler, acımadılar. 12 Eylül tarafsızlığını göstermek için sağı solla, solu sağla sorguladı. 12 Eylül’de ülkücüler işkence görmedi ifadesini asla kabul etmiyorum.

İşkence sırasında gözümdeki bantı elimle açtığım için çil yavrusu gibi dağıldıkları da oldu. İnançlı bir insan olarak bu işkenceleri gördüğünüz zaman insanın psikoloji alt üst oluyor. Orada sorgulanan arkadaşlarımdan benim için aspirin almalarını ve biriktirmelerini istedim. 8-10 tane aspirinle birlikte yerden avuçladığım kireci kurtulmak için içtim. Orada 12 Eylül öncesi işlenmiş bütün siyasi cinayetleri benim üzerime yıkmaya çalıştılar. O gün açıkçası ne yaptılarsa acı hissetmedim, ölümün daha iyi olacağı düşüncesiyle aldığım ilaç ve kireç vücudumu uyuşturmuştu. Duruma onlar bile şaşırıp, "gık" bile demiyor demişlerdi.

"AİLEMİ GETİRMEKLE TEHDİT ETTİLER"

Beni, oraya ailemi getirmekle de tehdit etmişlerdi. Bu bilinç altıma nasıl işlemişse, sorgudan sonra hücrede yerde yatarken kızım Saliha'yı görmeye başladım; ama öyle ki sabaha kadar konuştum onunla. Sabah olduğunda gözümü açtığımda Rabb’ime şükürler olsun kızım orada değildi. O halimle kalkıp, iki rekât şükür namazı kıldım, halüsilasyon görmüştüm. Harbiye'deki işkencenin ardından önce Sarıyer'deki Kabakoz Askeri Cezaevi'ne gönderdiler, orada 10 gün kaldıktan sonra da Mamak'taki Askeri Cezaevi'nin 12'nci koğuşuna sevk edildim. İki defa idamla yargılandığım bu 6 yıla yakın dönemin, 4.5 yılını hücrede Dev-Yol Üyesi Baha Çetintaş ile geçirdik. İki tane ranza vardı ve sabah karavanasının ardından ikimiz de ranzamıza oturur karşımızdaki duvarın bitiş çizgisine gözlerimizi diker duvarı öylece izlerdik, çünkü hücrede başınızı kaldırıp askere bakmanız yasaktı, mazgalın önünden hücrenin içini kontrol eden askerle gözgöze gelinemezdi.

 

 

Yılma Durak, cezaevi yılları...

"12 EYLÜL İLE SAĞDA VE SOLDA TÜRK İDEALİZMİNİ BİTİRDİLER"

Şunu söyleyeyim onların içinde de Türkiye'nin tarihi yapısı üzerine Marksizm’i inşa eden ulusalcı ve gerçekten çok değerli isimler vardı. Dev-Yol MK Üyesi Nasuh Mitap da böyle isimlerden biriydi. 12 Eylül'de Türkiye'de işkence yarışı yapıldı ve 12 Eylül sağ ile sol arasındaki çatışmayı bitirmeye yönelik değil; sağda ve solda emperyalizme karşı savunma yarışı içine giren Türk idealizmini bitirmeye yönelikti.

İşkence insanı gerçekten çok yaralıyor, benliği, kişiliği, duruşu, hayata bakışı bundan nasibini alıyor. Ben, 4.5 yıl bil-fiil hücrede kaldım sadece duruşmalara giderken cezaevinden dışarı çıktım. 1986 Nisan'ında cezaevinden bırakıldığımda güneşe bakamadım hatta uzunca bir süre rahatsızlık duydum. Evde olmama rağmen iki yıl gözümü açtığımda evde mi hücrede mi olduğumu düşündüm. Hava biraz soğuduğunda parmaklarımın ucu sızlıyor ve hemen morarıyor. İçinde olduğum şartları, zorlukları her zaman sevmeye çalışmasaydım; intihara teşebbüs etmeme rağmen Harbiye'den çıkamazdım.

İşkencede en büyük kaygım çaresizliğim oldu. Bir insanın işkencehanede çaresiz kalması zavallı hale getirilmesi en büyük acıdır. Kendi inançlarınız, doğrularınızla çatıştırılıyorsunuz. Ben o işkencecilerin normal olduğunu düşünmüyorum. Bir insan bir insanı zavallı hale getirir mi? İnsan bunu yapar mı? Hem sol hem sağ için düşünüyorum bunu... Allah’a asi getirdiler beni, insan intiharın eşiğine getirilir mi?

Haya ve edepten mahrum edilmek, siz çırılçıplakken bir de sizinle dalga geçilmesi anlatılmaz ki... Sırtımdaki yaralara daha da acı çekmem için tuz basılmasını ben nasıl açıklayabilirim ki? (Durak parmaklarını uzatıyor ve uçlarında ince çizikler olduğunu görüyorum.)

"BENİ İŞKENCEYİ GÖTÜRÜRKEN O ER HEP AĞLIYORDU"

İşkencenin en acısı manevi olanıdır. Türkiye’deki bütün büyük cinayetlerden beni sorguladılar. TİT’in (Türk İntikam Tugayı) genel başkanlığından bile sorgulandım. Kemal Türkler meselesiyle çok yüklendiler.

Ellerindeki copla sağımıza solumuza dokunup, tehditlerde bulunuyorlardı. Harbiye’de beni işkenceye götürüp getiren bir er vardı. O çocuğu görmek isterim; çünkü beni her işkenceye götürdüğünde hüngür hüngür ağlardı, ülkücü müydü bilmiyorum, ama bizlerin yaşadığı insanlara zor geliyordu. Hem MİT hem polis tarafından sorgulandım ben.

Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu Başkanı Lokman Kundakçı’nın 1976 yılında yaptığı açıklamalar nedeniyle çok yüklendiler. O dönem Aydınlık Dergisi’nden iki muhabir, kendisiyle görüşmeye gidiyor. Sonra “İçişleri Bakanlığı’na bağlıyız ve MİT’ten geliyoruz. Seninle sohbet etmek istiyoruz. Sen bize Türkeş’in Türkiye’deki cinayetlerini, MHP’nin nasıl kurulduğunu anlat biz de İçişleri Bakanlığı ile görüşüp sana zarar gelmesini önleyelim” diyorlar.

Kundakçı bunun üzerine korkuyor ve bire yüz katarak Türkeş’in, benim, Ramiz Ongun’un, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve birkaç arkadaşın daha isimlerini sayıp “Bütün cinayetlerin emirlerini bunlar verirdi, Türkeş emir verirken radyo ya da televizyonun sesini açar ya da yazılı olarak emir verip o kağıdı da hemen orada yakardı, elini de ot biçer gibi yapardı” diyor. Şahit olarak çağrıldığında bu bilgileri korkarak verdiğini açıkladı, 1982 yılında yalanladı; ancak o zamana kadar çekilen acı çekilmişti zaten.

 

Yılma Durak, cezaevinde ziyaretine gelen eşiyle...

"HİÇBİR ZAMAN PİŞMAN OLMADIM"

Sorgu sırasında sorguculara “Şunu da sorun...” diye fısıldandığını duyduğumda çok kötü olmuştum. O muhtemelen bizden biriydi ve bana daha da yüklenmeleri için sorular bulup sorguculara söylüyordu, bununla ilgili şüphelerim olsa da kimseyi suçlamadım.

Harbiye’de bize 24 saat gece-gündüz arabesk müzik dinlettiklerinde de psikolojimizin bozulduğunu hatırlıyorum. Bir yanda insanlar ölürken diğer yanda müziğin olması bile insanın kendisiyle çatışmasına neden oluyordu ve bu da işkenceydi.

Ben mahkemelerde de söyledim. 12 Eylül öncesindeki mücadelenin gerek solda gerekse sağda idealist bir kuşağın çok şerefli mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Biz emperyalizme karşı; ama karşı karşıya savaştık maalesef. Fukaralığa, zulme karşı bir mücadele, emperyalizme karşı bir mücadele verdim ve bunun için hiçbir zaman pişman olmadım.

 

"PKK’NIN TETİKLEYİCİSİ 12 EYLÜL OLMUŞTUR"

Gerek devrimciler gerekse ülkücü idealistler, inandılar. 12 Eylül’den sonrasını doğru buluyorum; ancak 12 Eylül’ü kesinlikle doğru bulmuyorum. Bir ülkenin siyasi teamülleri vardır. 12 Eylül, 12 Mart gibi Türkiye’deki çıkar gruplarının isteğiydi. İhtilalin yapılmasını askerden çok isteyen çıkar grupları vardı. Bir ülkenin fikri gelişmesini darbeler sağlamaz! 12 Eylül’den önce terör vardı sonra ASALA oldu. Ardından PKK ortaya çıktı. Başardılar mı evet başardılar. Bugün Türkiye'de irticai bir hareket varsa ve PKK gibi bir olgu söz konusu ise bunda 12 Eylül'ün suçu vardır. Ondan sonra Hizbullah belirdi.

Güneydoğu sorununu Türkiye mutlaka çözmelidir. Kanımca bu sorunun çözülmesi için II. Dünya Savaşı’nda Alman Hava Kuvvetleri’nin kullandığı “sosyo-metri” tekniği belki bir başlangıç olabilir. Kısaca özetlemek gerekirse II. Dünya Savaşı sırasında teknik ve donanım olarak güçlü olmasına rağmen, Alman Hava Kuvvetleri ciddi zayiat veriyor ve bunun artık önünü alamıyorlar. Bunun üzerine pilot ve yardımcısıyla arasındaki anlaşmazlığın ne olduğu araştırılıyor. Bütün pilotlara hangi yardımcıyla uçmak istedikleri, ikinci pilot konumunda olan yardımcılara da hangi pilotla uçmak istedikleri soruluyor. Çıkan sonuç emsal kabul edilip hava kuvvetleri için örnek model olarak esas alınıyor. Yani demem o ki; oraya giden devlet yetkilisi oraya gittiğinde gerçek durumu öğreniyor. Oraya giden yetkilinin ne istendiğini algılaması gerekiyor, halkı anlaması gerekiyor ve şunu unutmaması gerekiyor ki Türkiye’de “ayrık” otunu besleyen tek şey emperyalizmdir. Bir şeyi daha doğruca yerine koymak gerekir ki PKK’nın tetikleyicisi 12 Eylül’dür.

Diyarbakır Cezaevi’ne kin tohumlarının ekilmesi, PKK’nın kendine taraftar bulmasında etkili olmuştur. Şunu asla unutmamak gerekir ki “aklı evvel” siyasi taktikler devlete her zaman zarar verir. Türkiye’de kendi dinamiğinde gelişmeyen her şey bu ülkeye er ya da geç zarar veriyor.

 

"GENÇLİĞİMİZ KISSINGER'IN KORKTUĞUNU YAŞIYOR"

Şu anda Türkiye’deki gençlik, bizden, o dönemki gençlikten elbette teknolojik olanaklar, bilimsel düşünce ve genel kültür bakımından kıyaslanmayacak koşullara sahip. Yani gençliğin olanakları 1970’lerle mukayese etmeyecek kadar pozitif, dünyayı görüyor dünyayla yaşıyor.

Ancak gençlerin önüne ihtirası, para kazanma hırsını, cinselliği koyduk. ABD’nin Eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger, kendi gençliği için duyduğu kaygıyı bu unsurlarla sıralamıştı. Amerika’nın geliştiğini; ancak Amerikan gençliğinin kariyer ve birçok hırs, tutkunun yanı sıra para kazanma ihtirası ve cinsellikle değer kaybına uğradığını söylemişti. Amerikan gençliğinin “idealizminin” kalmadığına dikkat çekmişti. Bu unsurlar maalesef şu an bizim gençliğimizi de esir almış durumda. 70’lerin gençliğinin olanakları yoktu; ama idealleri vardı. Temelde kimi maddi olanakların gelişimi, kimi maneviyatın kaybolmaması için mücadele etti.

Bir gençlik ülkesi için mücadele etmekten, bugün televizyon kumandası için mücadele etme aşamasına gelmişse bunun nedeni ve vebali ne ülkücülerdedir ne de devrimcilerdedir...

 

 

 

GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
adblock
Adblocker kullanıyorsunuz.

Değerli okurumuz,
Farkında olarak veya olmayarak Adblocker (Reklam Engelleyici) kullanarak sitemizi ziyaret etmektesiniz. Habertürk olarak size en hızlı, en doğru ve en tarafsız haberleri sunmak için büyük bir ekiple çalışıyor ve yılda yüz binlerce haber üretip beğeninize sunuyoruz. Bizim de bu kapsamda maliyetlerimizi karşılayabildiğimiz tek gelir kalemimiz, internet reklamları.

Elimizden geldiğince bu reklamların sizi rahatsız etmemesi için azami özen göstermeye çalışıyoruz.

Bu kapsamda AdBlock (Reklam Engelleme) aracınızda haberturk.com alan adını beyaz listeye almanızı, veya bu alan adında engelleyiciyi kapatmanızı ve tüm internet sektörünün sağlıklı gelişimi için Adblock aracınızı kaldırmanızı rica ediyoruz.

Bunun karşılığında gösterdiğimiz reklamları okuma deneyiminizi rahatsız etmeyecek şekilde azaltacağımıza söz veriyoruz.