Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Gizem Sevinç SELVİ - HABERTÜRK PAZAR 
gsselvi@htgazete.com.tr

Grinin Elli Tonu”nun erotik-romantiği Dakota Johnson’a İtalyan eli değdi! Johnson bu çapında bir ilahe olan Tilda Swinton’la “A Bigger Splash” (Sen Benimsin) için Avrupa’dan bol ödüllü yönetmen Luca Guadagnino’nun kamerasının karşısındaydı bu kez. Üstelik limon sarısı saçlarıyla yine özgüveni tavan, yine kendinin çok farkında... Dakota Johnson, yeni filmini anlattı...

“Sen Benimsin”i ilk olarak Venedik Film Festivali’nde mi gördünüz?

2 ay falan önce kurgusu tam bitmemiş halini izlemiştim.

O halde şöyle sorayım; filmi Venedik’te seyretme fikri bile büyüleyici bence, nasıl bir duyguydu?

Olağanüstü tabii. Venedik’te olmak, tüm o yolculuk baştan sona inanılmaz. İlk izlediğimden çok daha heyecan verici, bambaşka bir deneyimdi haliyle. Filmin temposu hızlanmıştı, harika bir şeye dönüşmüştü. Gurur duydum, çok mutlu oldum... Biraz tuhaf, biraz rahatsız edici ama çok farklı bir film oldu.

Ne zaman bu projenin içinde buldunuz kendinizi?

Çekimlerden 1 yıl falan önceydi, senaryoyu okumuştum. Bu zaman zarfında dönem dönem proje gündeme geldi, kast değişiklikleri oldu. Ardından müzisyen arkadaşlarımla Avrupa turundayken, Fransa’nın ortasında bir tur otobüsünde menajerim aradı ve “İtalya’ya geçip Luca’yla buluşabilir misin?” dedi -ki Luca’nın filmlerine hep bayılmışımdır. Bence olağanüstü bir yönetmen, benzersiz bir vizyonu var. Bakıyorum da “gerçek sinema”ya geri dönmemi sağlamış resmen. Luca’nın filmlerini izleyince hakiki, büyüleyici, harikulade filmler çektiğini görüyorsunuz. Tabii hemen havaalanına gittim, Milano’ya uçup oradan Cremona’ya geçtim ve Luca’yla buluştum.

İlk buluşma nasıldı? Luca kafanızda canlandırdığınız gibi çıktı mı bari?

Hayır. (Gülüyor). O büyülü bir adam. Biraz yaramaz, cömert, sevecen ve son derece zeki... Konuşurken elleri arkasında, yürüyordu. Bu şekilde yürüyen insanları hep ilginç bulmuşumdur. Neden bilmiyorum ama ilginç geldi. Sürekli beyin fırtınası yapıyor, kafasının içinde bir şeyler dönüyor gibiydi. İlk görüşte aşk gibi bir şey hissettim! Sonrasında hazırlıklar için Londra’ya geçmem gerekti. Birkaç gün sonra ise ekiple buluşmak için Pantelleria’ya geldim ve adeta büyülendim! Biraz da panikledim tabii.

O niye?

Hazırlanmak için yeterince zamanım yok gibi hissetmiştim. Bana müthiş bir karakter armağan edilmişti, çılgınca replikleri vardı. Söyleyeceğim şeyler o kadar önemli ve güzeldi ki, zarar vermekten korktum. Hatta her şeyi berbat etme endişesiyle tamamen çekilmek istedim. Senaryo okuması yapıyorduk ve ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, bir ara “Üzgünüm, yapamayacağım” dedim. Bir an önce oradan ayrılmak istedim falan. Mental durumum çalışmama engel oluyordu, kendimi adaya veremiyordum. Dönüp yapmam gereken şeyler vardı ama Ralph beni kenara çekti ve cool bir konuşmayla beni kendime getirdi. Hatta önce Ralph, sonra Tilda... Bu rolü oynayabilecek kadar yetenekli olduğumu hissetmemi sağladılar. Bunun üzerine birkaç günlüğüne New York’a gidip valizimi hazırladım ve adaya geri döndüm.

‘PENELOPE HEP DAHA FAZLASINI İSTİYOR’

Filmde canlandırdığınız karakteri, “Penelope”yi merak ettim.

Penelope seksapelinin ve gücünün inanılmaz farkında, müthiş bir bir genç kadın. İnsanların damarına basmayı seviyor ve sıradan şeyler onu pek heyecanlandırmıyor. Sürekli daha fazlasını istiyor! Hatta filmde üzerinde “Daha fazlasını istiyorum” yazan tişörtü ters giydiği bir sahne var, o benim için çok özel bir sahneydi mesela. Hedonist, biraz bencil, biraz manyak. Empati yeteneği pek yok. Birileri yüzüne vurup gerçek dünyaya döndürmedikçe insanların duygularını görmezden geliyor. Ralph’in canlandırdığı babasıyla kısa süre önce bir araya gelmişler ve birbirlerini tanımaya, ilişkilerini tanımlamaya çalışıyorlar. Hiçbir şeyi umursamadan Avrupa’yı dolaşırken Penelope bir anda gerçek hayatla tanışıyor, hiçbir şeyin oyun olmadığını fark ediyor. Ve kalbi tamamen kırılana kadar, insanların duygularıyla oynamaya devam ediyor.

Film resmen bir görsel şölen ama adadaki villa biraz klostrofobik duruyor...  4 kişinin cinsellik de barındıran gerilimi falan derken oraya atılıp unutulmuş insanlar izliyoruz. Bir noktada patlamış olmalısınız!

Ah kesinlikle... 4 kişiyi bir yere kapattığınızda, tuhaf şeyler olması kaçınılmaz, öyle değil mi? Muhakkak rahatsız edici bir şeyler gelişir. Film, ilişkilerin değişken dinamiği üzerine bir inceleme gibi. Ada da filme kendi büyüleyici enerjisini katıyor. Sürekli akan bir enerji var ve bir yerden sonra ciddi bir kargaşaya neden oluyor.

Penelope’nin babasına dönelim. Dediğiniz gibi baba-kız kısa süre önce bir araya geliyor ve bu nedenle biraz gerginler, rahatsız edici dinamikler var. Bu gerilimi filme yansıtmak zor muydu?

Hikâyenin başladığı tarihten 1 yıl kadar önce birbirlerinden haberdar oluyor ve ilk kez birlikte vakit geçirme fırsatı buluyorlar. Bu arada Penelope insanlar üzerindeki etkisini, seksapelini keşfederken bir yandan da babasıyla nasıl bir ilişki kuracağına karar vermekte zorlanıyor. Harry de kızına karşı sorumluluk hissediyor. Ralph’le çalışmak harikaydı. Çılgın ve inanılmaz derecede yetenekli bir aktör, onu çalışırken izlemek benim için adeta bir armağan.

'İLK KEZ BÖYLE BİR İLİŞKİ GÖRDÜM'

Tilda Swinton ve yönetmen Luca Guadagnino’nun sağlam bir iş geçmişi var. Bu kadar köklü bir geçmişe sahip iki yaratıcı isimle çalışmak ilginç olmalı...

Müthiş gerçekten çünkü biriyle yaratıcı, sanatsal bir ilişki kurulabileceğini ilk kez gördüm ben de. Biriyle aranızda öyle bir bağ oluşuyor ki sadece göz temasıyla bile birbirinizi yönlendirebiliyorsunuz. İkisi sürekli yeni bir şeyler yaratıyor, hayal güçlerini kullanarak sürekli konuşarak sahneyi daha da güzelleştiriyorlar. Gördüğüm en özel ilişkiydi diyebilirim.

1969

Film, Jacques Deray’ın klasikler arasına girmiş Alain Delon ve Romy Schneider’li, 1969 tarihli “Sen Benimsin / La Piscine” filminden uyarlandı.