İnsanın “tanıdığı” hakkında yazması?

        Olmadı: Eksik kaldı.Başa alalım.

        “Arkadaşı” hakkında yazması?

        Yine eksik kaldı. Tekrar başa…

 

        “Uzun zamandır tanıdığı…”

        Ve “sevdiği bir arkadaşı…”

        Şimdi oldu gibi. Yaklaştık.

        Elbette farkındayım. Anlatacağım.

 

        Daha çoğunu söylemeliyim ki...

        Derdim nedir tam anlaşılsın…

        Baştan belirleyici çerçeve:

        Bu arkadaşım “bir sanatçı.”

 

        Bakın, sanatçılar zordur…

        Doğru mu? Hele durun…

        Pekala, sanatçılar aksidir…

        Ya bu doğru mu? Az durun.

 

        Sanatçılar tuhaf olurlar …

        Buna ne buyurulur?

        Bence topa girmeyin.

        Az soluklanın. Az eğlenin.

       

        Sanatçılar şahsına münhasırdır.

        Ya bu ne demek? Anlatayım.

        Yani kimseye benzemezler…

        Nerede ise tek defaya mahsus …

 

        Ne dersiniz? Böyleler mi…

        Bakın bunların hepsi vakıadır.

        Olmuş olabilir, hani…

        Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

 

        Kafamızda mevcut bir tarif var ise...

        Sanatçıya dair bir çerçeve çatılı ise...

        Bu az uz zaman içinde oluşmuştur.

        Aidiyet hevesleri ile serpilmiştir.

 

        Ama o kadar. Orada durun.

        Her genelleme gibi sıkıntılıdır.

        Her daim istisnası vardır.

        Bakarsınız sizi açığa düşürüverir.

 

        Böyle bir şansım oldu.

        İstisna ile tanışıverdim.

        Hem de yıllar yıllar önce.

        “Yusuf Taktak“. Nokta!

 

        Nasl yani?

        Neyin noktası?

        Demeyesiniz.

        Yusuf’a ek olmaz.

 

        Dünyanın tatlısıdır.

        Dünyanın sakinidir.

        Dünyanın iyisidir.

        Dünyanın ışığıdır.

    

        Yusuf ressamdir.

        Yusuf hocadır.

        Yusuf arkadaştır.

        Yusuf limandır.

 

        Geçende bir sergi açtı.

        “Ön-Retrospektif”

        Piramid Sanat Galerisi’nde.

        Bizim Bedrı’nin yeri…

 

        Baykam’a rica ettim:

        Bu sergi uzasa?

        Bir kitap ile taçlansa?

        Beni kırmayacaktır…

 

        Sergiyi yakalayın.

        Kitabı edinin.

        Duvardakiler resim mi?

        Yakın tarihimiz orada.

 

        Sosyal Tarihimiz.

        Sanat Tarihimiz.

        Dönüşüm’ün Tarihi.

        Devinim’in Tarihi.

 

        Yusuf’tan bir isteğim var.

        Bisikletlerimize atlayalım …

        Sevdiklerimizle kırlara çıkalım.

        Onlara çiçek toplayalım.

 

(Sergi küratörü Öykü Eras'ın, Yusuf Taktak'la söyleşisi)

“POST 68 KUŞAĞI”

 

Öykü Eras: Benim için bu proje ayrı, üniversitede hocamdınız. 10 sene geçti üstünden...

Yusuf Taktak: Öğrencimin bu işlerle uğraşması, küratörlükle, Türk sanatıyla ilgilenmesi elbette beni  mutlu ediyor.

ÖE: Röportaj yapma fikri ile not aldım, Ortaokulda üç aylığına gelen resim hocasının sizi teşvikiyle güzel sanatlara merak sardığınızı ve İstanbul’a geldiğinizi biliyorum.   
Aslında Bedri Rahmi Eyüboğlu’na şiirleri nedeniyle hayran olduğunuzu ama Adnan Çoker’in atölyesinde eğitim aldığınızı biliyorum.

YT: Aslında eğitimci olmayı hayal etmemiştim.
Çünkü tek amacım vardı, iyi bir ressam olmak.
Hatta benim eğitimimin ilk dönemleri 68 Kuşağı’nın sonlarıydı.
O yüzden Akademi’de forumlar, paneller düzenleniyordu ve müthiş bir yurt sevgisi, devrim coşkusu vardı içimizde... Ben o gergin ortamda, ressam olmaya çaba gösterdim.
Forumlardan bir şey anlamıyordum.
Çünkü akşam okuduğu kitabı bir gün sonra bizimle paylaşan arkadaşlar vardı.
Doğrusu kendileri de anlattıklarından birşey anlamıyorlardı.
Ben de hiç anlamıyordum. Konferans salonundan kaçıp, atölyemde resim yapıyordum.
Çünkü ressam olmak istiyordum, resim yapmaya gelmiştim oraya.
O zamanlar işte büyük ressam olma hayalleri kuruyorduk.
Kendi aramızda sanatsal akımlardan söz ediyorduk. Öğretmen olmak adına belki de tek hayal, Akademi’de hocalık yapmaktı; Adnan Çoker’in yardımcısı olmak...
Çünkü onun bilgi ve görüşlerine son derece değer veriyordum, hâlâ öyle zaten.

Yusuf Taktak-Adnan Çoker
Yusuf Taktak-Adnan Çoker

ÖE: Hep güzel bahsediyorsunuz onun hakkında...

YT: Elbette. Çünkü sanata olan saygısı çok fazladır.
Adnan Çoker, hem Türk sanatı hem dünya sanatı için son derece yoğun bir bilgi kaynağıdır.
Bir sanatçı olarak  yaşamda dik durabilmem açısından son derece önemlidir benim için...
O dönemlerde öğretmenlik hayal etmediğim bir şeydi, yani benim birinci amacım Paris’e gitmekti.
Ne yazık ki şanssızlık, bizim zamanımızda Türk- Fransız ilişkilerinde kültürel alışveriş aza inmiş, hatta yok olmuştu. Dolayısıyla Paris hayallerim suya düştü.
Burada da ailem yok, kendi başımayım; hayatta durmak çok zor, para kazanmak çok zor.
Kısa bir süre Darüşşafaka Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. Ardından askerlik görevi...

ÖE: Askerlik de zorlu bir süreçmiş galiba...

YT: Askerlik süreci zorlu bir süreçti. Aynı zamanda benim dünya görüşüme de etkisi oldu.
Askerden sonra toplumsal sorunları dert etmeye başladım.
Çünkü çok farklı yapılarda insanları tanıdım.
İnsanların zengin mi fakir mi olduğunu bilemiyorsunuz, nereden geldiğini bilemiyorsunuz.
Herkeste tek tip kıyafet var. Sadece yüzleriyle, gözleriyle konuşan insanlar var.
Onlar yüzünden  daha toplumsalcı düşünceler ortaya çıkmaya başladı.
Hemen ardından gelen duvar resimlerini biliyorsunuz...

ÖE: 37 metrelik duvar resmi.

YT: Evet, Antalya’daki mezbaha duvarına yaptığım, büyük duvar resmi... Bir grup halinde çağrılmıştık oraya, ben de mezbaha duvarını tercih etmiştim.

“SESLİ RESİM?“

ÖE: Akademi’de daha çok motosiklet resimleri yapıyormuşsunuz galiba.

YT: Bir öğrenci hayal edin... Önüne gelen her şeyi tanımak istiyor, onun resmini yapmak istiyor. Motosiklet, o zaman özgürlüğümün simgesi gibiydi adeta...
Hep motosikletime binip sevgilimle beraber uzaklaşmak istiyordum.
Nereye uzaklaşacaksam artık, onu da bilmiyorum  
Motosikletler bana çok ilham kaynağı oldu.
Örneğin, o dönemde resim yapılır, hep duvara asılırdı.
Ben, yarış temalı resmimle, motosikletli tualleri yere indirmiştim.
Üstelik dikdörtgen de değillerdi, motosikletler viraj alırken eğilirler ya ona koşut olarak tuallerimi de eğri yaptım. Farkında olmadan bir enstalasyon yapmışım. Enstalasyon fikri yok o zaman.
Hatta daha da ileri gidip bu tualleri duvardan biraz daha uzaklaştırıp arkasına da motosiklet sesleri ekledim.
Bırakın öğrenci arkadaşları, ilk tepki hocalardan, daha doğrusu hocadan geldi.
Yani Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan...
Adnan Bey son derece beğendiğini ifade etmişti,
Bedri Rahmi ise “Böyle sesle resim mi olur reis?” diye tepki vermişti.
Dolayısıyla, yaptığım işe  fazla not vermedi, hatta eksi not verdi!
Ama o beni yüreklendirdi. Çünkü Bedri Rahmi rakip bir atölyeydi.
Doğrusu onların dışında bir şey yapıyor olmak beni umutlandırıyordu.
Çünkü, o döneme göre katiyen ilgi duymadığım resimler yapıyorlardı.
Bizim kanalımız farklı yerdeydi. Bu farklılık da şuradan kaynaklanıyordu:
Adnan Bey’in kütüphanesinden getirdiği bir takım kitaplar, ekstradan bizim bazı konsolosluk kütüphanelerini takip etmemiz...

ÖE: Sanat dergileri...

YT:  Sanat dergileri... Art forum, Art Actuel gibi Fransızca, Almanca, İngiltere’den gelen  gelen bazı dergileri takip etmemiz bana ilham kaynağı oldu o dönemde.

ÖE: Adnan Bey, “Nasıl çalışırsanız çalışın, çağdaş çalışmalar yapın. Benim için önemli olan o” diyor ve serbest bırakıyormuş sizi.

YT: En önemlisi, bütün öğrencileri kendi resminden uzakta tutuyordu.
Birkaç tane onun gibi resim yapmaya çalışan öğrenci olmuştu,
“Bunu ben yapıyorum, siz başka şeyler yapın” diyerek onlara son derece ters bir tepki vermişti.
Çok doğru bir hocalık bence...
Biz de adını koyamadığımız, belirli bir -izimde tanımlayamadığımız, ama farklı olan şeyler yapmaya çalışıyorduk.

ÖE: Bir öğrencinin, deneysel olması gereken tüm sürecini o atölyede yaşamışsınız aslında...

YT: Bakın, deneysel demeniz çok önemli. Çünkü, biz sürekli deneysellikten söz ediyorduk.
Deney yapmak, deney yapmak, çünkü öğrencinin işi de deney yapmak.
Bazı atölyeler gibi biz hocamız olan sanatçıya adamadık kendimizi. Her gün başka bir şey deniyorduk. Belki işler arasında tutarsızlık var ama olsun önemli değil, ben daha sanatçı olarak değil, öğrenci olarak bulunuyorum orada.
Öğrenmek üzere, eğitilmek üzere orada bulunuyorum. Dolayısıyla, çok esnek şeyler yaptık, bunlardan da hiç pişman değilim. İyi ki öyle yapmışız.

ÖE: Aslında sanatçının deneyselliğini koruması gerekiyor bence. Bazı sanatçılar üretimlerinde biraz daha kolaycılığa kaçıyorlar gibi. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da örnekleri var. Sevilen (satılan) bir tarz olduğu zaman sürekli aynısına devam ediyorlar.

YT: Çok doğru. Deney fikri hep kafamızdaydı. Bir yandan da, biz öğrenciyken Picasso ölmüştü. Hepimiz çok hüzünlenmiştik, onu hatırlıyorum. Hatta duvarımızda bir Picasso köşesi yapmıştık. Picasso’nun da deneylerle dolu bir yaşamı olduğunu görüyorduk.
Tabii o da bize önderlik yapıyordu. Ama bazı ressamlar, tek bir şey koyuyorlar ortaya, sonra hayatları boyunca hep aynı resimleri yapıyorlar. Bense bunun dışında düşünüyordum, hâlâ da öyle düşünüyorum.
Zaten yaşamım boyunca da öyle oldu, aynı şeyi yapmak istemiyorum sürekli olarak. Biçimsel olarak benzemese de, bütününe baktığımız zaman bana ait olduğu fikri ortaya çıkmalı.

ÖE: Kesinlikle. Eserlerin tarzı, tekniği vs değişebilir, ama hangi dönemine bakarsanız bakın o sanatçıyı görmelisiniz.

YT: Mesela benim kullanmayı çok sevdiğim bazı biçimler var ve o biçimleri sürekli koruyorum; onlar benim özüm gibi adeta. Örneğin, bisiklet ile ilgili bir formu koymadığım zaman eksiklik hissediyorum.

Yusuf Taktak inşaatta...
Yusuf Taktak inşaatta...

“ÜÇGENLER”

ÖE:  Eksiklik hissi... Bir de üçgen formlar...

YT: Üçgen formları da çok kullanıyorum evet,  çadırlardan ilerleyip dikey üçgeni keşfettiğim oldu. Üçgeni kullandım, bisikleti kullandım, bisiklet içinde üçgenler buldum, arkasından Dikilitaş’a ulaştım. Kendi içinde dönüşen, benim duygusal yanımı da ifade eden formlar...

ÖE: Öğrencilik yıllarınızda motosiklet var, sonrasında bisiklete doğru biraz evriliyor sanırım. Motosikletin daha hızlı, daha fevri yapısı bir süre sonra kontrolün biraz daha sizde olması gereken bisiklet formuna mı dönüşüyor?

YT: Biraz doğaya dönüş, kendimi aramak kaygılarım başlamıştı o dönemde.
Çünkü motosikleti kullanırken arada motor var, bisiklette motoru çıkarıyorsunuz devreden; bisiklet tamamen insanla alakalı. Bisikletin geri dönüşü yok; hep ilerlemek zorundasınız.
Takatiniz bittiği zaman da düşersiniz. İnsan yaşamı gibi, ölürsünüz.
Bütün bunları düşündüm. Ben, insan yerine bisikleti yerleştirdim resimlerime...
Zaten resimlerimde hep dolaylı bir ifade var.
Belki direkt olarak anlatımlarımın olduğu dönem fotogerçekçi yöntemden etkilendiğim yıllardı. Arkasından fotogerçekçilik, sosyalist gerçekçiliğe, son olarak da gerçekçiliğe dönüştü.
Nedense sonradan bu beni rahatsız etmeye başladı. Benim ruhumun o tarafta olmadığını keşfettim ve oradan giderek uzaklaşmaya başladım.
Çünkü ben onları yaptığım zaman, o türün en iyileri zaten vardı ve onlar gibi yapsam da “onlar gibi yapmış” olacaktım, o zaman Yusuf Taktak nerede?
Ben kendimi göremedim orada, o yüzden ağır ağır uzaklaştım. Bu da benim eğitim sürecimin bir evresiydi.      

ÖE: Bu üniversite döneminde değil mi?

YT: Tabii, tabii. O dönemde oldu. Ben Akademi diyordum o zamanlar, daha güzel geliyor bana
Arkasından askerlik geldi. Ondan sonra da toplumsal gerçekçi resimler yapmaya başladım.
Ve bir süre sonra o da sona erdi. İşin güzel yanı, her dönemden bazı şeyler alarak ilerliyorsunuz. Örneğin, grevler vardı. Grev yüzünden çadırlar vardı, insanlar vardı.
İnsanları devre dışı bıraktıktan sonra, insan olmadan insan varlığını hissettirme kaygısı başladı. Dolayısıyla çadırdan, dik çadıra ve sonrasında da üçgene doğru ulaştım.
Ve daha sonra Sultanahmet’e tutkun bir dille Dikilitaş’lara geçiş oldu.
Böyle bir evrilme gösterdi.

ÖE: Bir de Salzburg...

YT: Salzburg, Akademi mezuniyetinden sonra gittiğim hoş bir yer, batıya oradan adım atmış oldum. Sonra Münih’e, Münih’ten de Paris’e geçtim; üçünü de görmüş oldum.
Benim için o bakımdan faydası oldu.
Mesela Pinacothèque’i ilk kez gördüm, hayran oldum. Hayran olmamak mümkün değil.
Keza Louvre’u da gördüğüm zaman dehşete düştüm.
Çünkü, hep kitaplardan tanıdığınız eserlerin orijinallerini görüyorsunuz. Hâlâ heyecanlanıyorum o dönemi hatırladıkça.

ÖE: Louvre’u hâlâ göremedim.

YT: Ne olursa olsun, valizlerimi yerleştiririm otele, hemen Louvre’a giderim…
Mona Lisa’nın önüne geçip ona bakarım...

ÖE: Picasso  “Benim köklerim Louvre’da” demiş ...

YT: Kesinlikle.

ÖE: Kullandığınız sembollere dönersek, üçgen, merdivenler, bisiklet var.
Resimlerinizde hep yükselişe ve ileriye yönelik anlatımlarınız var. Şimdi bir yandan...

YT: Sadece yükseliş değil, sözünü kestim ama, üçgenler ve dikili taşlar yüzeyde yukarı doğru gidiyorlar. Bisiklet de öne, arkaya doğru gidiyor, yani sağa sola doğru.
Dolayısıyla resmin içindeki hareket hissiyatını böylelikle gidermiş oldum.
Resimde bir hareket istiyorsun, benim mizacıma da o uygun zaten.
Çok durağan bir tip değilim aslında, çok heyecanlı, hareketli biriyim.
Bu formların içten içe hareketi ifade ettiklerini varsayıyorum.

ÖE: Çadırlarda göçebe hayata merhaba var. Yerleşik hayat durağanlığı yok resimlerinizde, göçebe hayatın aktifliğini görüyorum. Bir yandan da bisikletin hareketlilik ve sürekliliğe gidişi var. Gelişimi destekleyen bir tavrınız var aslında...

YT: Elbette. Çünkü, beni bugün ilgilendiriyor. Hiçbir zaman eskiyi yapmak gibi bir kaygım olmadı. Geçmiş bizim köklerimizde vardı diyorum, ondan sonra çekiliyorum kendi tarafıma.
Geçmişi kopya etmek istemiyorum.

ÖE: Geleceğe yönelik semboller görüyoruz, bir yandan da geçmişe  bağlı kalmanızı sağlayan bir arşivcilik ruhunuz  var. İkisinin dengesi hayatınızda nasıl?

YT: Ben aslında arşive hobi olarak bakıyorum. Dedemde de vardı mesela, hiçbir şeyi atamazdı.
Resim Heykel Müzesi’nde de arşivcilik öğretiyordum, oradan da bütün her şeyi alıp buraya tıkıyordum. Ben arşivci değilim, ama en azından dosyalara koyup saklıyorum.
Benden sonra gelen bilimsel bir arşivci onu yoluna sokar diye hayal ediyorum. Bu atölyeye kavuşunca iki odamı arşive ayırdım. Dolayısıyla yıllar boyu biriktirdiğim şeyleri sınıflandırmış oldum.
Bundaki amacım da bizim yaşayamadığımız, bizim göremediğimiz, bizim faydalanamadığımız birtakım şeylerden bizden sonra gelen sanatçılar, araştırmacılar yararlanmasına olanak sağlamaktı.
Nitekim Salt’a dijital platformda kullanmaları için izin verdim.

ÖE: Arşiv, insanlara ulaştığı zaman faydalı.

YT: O zaman anlam kazanıyor. Kesinlikle.
Hem kendi sanatımı yaptım, hem de bir yandan Türk sanatına katkıda bulundum ben.
Türk sanatına baktığınız zaman ressam ve heykeltıraş olarak kendi işinden başka hiçbir şeyle uğraşmayan sanatçılar vardır. Onları katiyen olumsuz eleştirmiyorum ama ben bunun dışında Türk sanatına da bir şeyler kazandırmaya çalışıyorum.
Geçmişe dönüp bakıyorum, sahiden sanatımız için çalışmış olan sanatçılar vardır.
Mesela yazarların, eleştirmenlerin, küratörlerin olmadığı dönemde sergi yapıtılar, sanat yazıları yazdılar, eleştiri yaptılar.
Kendi bilgileriyle, sanatçı görgüsüyle yapıtılar bunları, ben de onlardan birisiyim.
Resim Heykel Müzesi’ndeyken Türk Sanatı ile ilgili çok sergi yaptım.
Ama çok üzülüyorum, çünkü o dönemlerde kitap/katalog basmak mümkün değildi.
Birçok sergiyi belgeleyemeden ne yazık ki yok oldular, gittiler

ÖE: Palet sergisi yapmışsınız mesela...

YT: Evet, palet sergisi yapmıştım; Osman Hamdi’den, Abdülmecit’ten başlayıp..
Ne yazık ki belgeleyemedik. Orada ben bazı konseptli sergiler yapıyordum, küratörlerin yaptığı gibi. Her türlü malzeme elimdeydi, Hadi Bara ile ilgili retrospektif yapmıştım, kimsenin ruhu bile duymadı. Açılışa kimse gelmedi. Hadi Bara, Türkiye ekolünde hâlâ yerini bulamamış, çok çok önemli bir sanatçıdır.
Oysa Hadi Bara, çok engin bilgisi olduğunu duyduğum -ki işlerine de bu yansıyor, son derece enteresan bir sanatçı.

ÖE: Bu sergiler, “Öncü Türk Sanatından Bir Kesit” sergilerinin taşlarını oluşturdu mu?

YT: O dönemin içindeyken, onu düşünemiyorsunuz. Ama ben batıya gidip geldikçe, müzelerden, kitapçılardan çok tuhaf biçimde öncü sanat kitapları almaya başladım.
Kitaplığımda bunun üstüne bir bölüm mevcuttur.
Baktığınız zaman Fransız öncü sanatçıları, İtalyan öncü sanatçıları, İngiliz öncü sanatçıları, Romanya öncü sanatçıları...
Bizde ise öncü sanat gündeme gelmiyor; en azından bu kavramı ortaya koyarız ve tartışır insanlar diye düşündüm.

“ÖNCÜ DEDİĞİN“

ÖE:  Resimler ve sergilerin içeriğinden çok “öncü” kelimesi üzerine tartışmalar olmuş değil mi?
Beral Madra, Emin Çetin Girgin hep onun üstüne gitmişler.  

YT: Fazlasıyla tartıştılar. Çünkü biliyorsunuz Türkiye’de bacaktan çeken çoktur, ancak beş sergi devam edebildik. Arkadaşlar bu sergilerin devamını istediler ama ben de düşündüm ki, geleneksel öncü sanat sergisi olmaz.
Biz sözümüzü söyledik. Beş sergi yaptık. Bizden sonra da zaten bienal başladı.
Bizim gruptan ayrılan bazı arkadaşlar bir sergi yaptılar kendi aralarında...

ÖE: Onlar kavramsal bir sergi yapmışlardı.

YT: Evet, ama bizim sergide de resim vardı, tual vardı, heykel, enstalasyon, video, fotoğraf vardı. Zaten o yüzden ilgi uyanmıştı. Hep söylerim, rahmetli Aydın Gün her sergiye gelirdi. Benimle beraber dolaşmak isterlerdi, son geldiklerinde “İnanıyorum ki artık İstanbul’a bir bienal gerekiyor Yusuf Bey” dedi bana, bu çok önemliydi bence. Zaten bir sene sonra da bienal başladı.

ÖE: Öncü Türk Sanatından Bir Kesit sergilerinin Yeni Eğilimler’den farkı, Yeni Eğilimler’in Akademi bünyesinde yapılıyor olması mıydı?

YT: O yarışmaydı. Yarışmada akademi bünyesinde, devletin desteğiyle, devletin ortamında sergileniyordu. Oysa bizimki sivil inisiyatifti.
Aslında bizim yaptığımız, sanatçıların bir araya gelip sergi yapmasıydı ve çok değişik biçimlerde eleştiriler/özeleştiriler oluyordu aramızda.
Nitekim bazı arkadaşlar, sıradan bir grup sergisiymiş gibi katılmışlardı, onları hemen dışarı çıkardık. Sadece o sergi için iş üretenler aramıza katıldılar. Her sergiye de aynı kişiler katılmıyordu.

ÖE: Sanatçı sayısı hep artarak ilerlemiş.

YT: Eksilmeler de oldu, yeniler katıldı. Sarkis’i çağırdık sergiye, Almanya’da, İngiltere’de yaşayan bazı sanatçıları davet ettik. Dolayısıyla farklı seslerin bir arada bulunup bir şey söylemesiydi Öncü Sanat sergileri.
Mesela, AKM’de olan sergilerden bir tanesine Pistoletto gelmişti. Onun yorumları çok güzeldi, sergimizi çok enteresan bulmuştu. Benim ışıklı, üçgenli tualim vardı karşıda, Bedri’nin Demokrasi Kutusu da vardı o sergide, epey ilgi toplamıştı. Göçebe sergiler yapıyorduk, belli bir yerimiz yoktu. AKM’de iki defa oldu, Hareket Köşk’ü vardı, Resim Heykel Müzesi’nde de yapmıştık.
Yıldız Teknik Üniversitesi bahçesi ve iç mekanlarında da yapmıştık.
Öncü Sanat sergisinden bahsederken Tomur Atagök’ü anmamız gerekir. Bu sergileri onun engin birikimi ile birlikte yapıyor olmamız çok değerliydi. Aynı zamanda Bülent Erkmen’in de sergilere destek veriyor olması son derece önemliydi. Serginin 5-6 sayfalık broşürünü yapmak bir mucizeydi doğrusu! Şimdi komik geliyor size ama o dönem öyleydi, yapılamıyordu. Onun kişisel çabasıyla kataloglar hazırlanmıştı.

ÖE: Sanat tarihine baktığınızda ressamlar ve heykeltıraşlarla yazarları, tiyatrocuları, müzisyenleri birlikte görüyoruz, kolektif bir çalışma içinde... Türkiye’de nasıldı?

YT: Bizim o andaki düşünce tarzımız, sanata bakışımız diğer dallardaki insanlardan farklıydı. Örneğin, heykelcilerle aynı şeyi düşünemiyorduk. Biz 80’li yılların ortasında başladık sanat yapmaya... Türkiye’ye baktığın zaman o dönemde 12 Eylül olmuş, Atatürk heykelleri furyası var. Tabii heykeltıraş arkadaşlarımız para kazanma kaygısıyla onları yapıyor, bu yüzden de bizim kafa yapımızdan uzakta bir yerde oluyorlardı.
Edebiyatçılarsa bizim sergilere pek gelmezlerdi. Daha önce Bedri Rahmi’nin sergisine gitmişler, Orhan Peker’in sergisi için şiirler geceleri düzenlemişler, Abidin Dino’nun eserleriyle yakınlar, ama belki de bu yeni oluşumun içerisinde şiirsel bir şey bulamıyorlardı.
Bu yüzden gelmezlerdi; sinemacılar da gelmezdi. Oysa ressamlar çağdaş sanatın son derece önemli taşlarını oluşturuyorlardı. Çünkü ressamlar edebiyatla ilgilenirler, sinemaya giderler, her türlü sanata yakındırlar.

ÖE: Mesela Sürrealizm’i düşündüğümüzde André Breton ile René Magritte aslında düşünsel olarak birlikte ilerliyorlar; biri yazar, biri sanatçı.

YT: Hep hayalimizdi biliyor musun, Dadaizm’i ben çok severdim öğrenciyken...

ÖE: Üniversitede o bağlantıları aradım, hep bir kopukluk hissettim.

YT: Öncü Sanat sergisini oluştururken keşke aramıza bir sanat yazarı, şair, sinemacı katılsa derdik. Onlar hikayeyi düşünüyorlar, tualde kırmızı, mavi görmezse eğer yaklaşamıyor resme... Onlar Burhan Uygur’u tanıyorlardı; Burhan Uygur’un beyazı diyorlardı. Bizim ilgilenmediğimiz alanlarla ilgileniyorlardı; o yüzden yan yana gelmemiz olası değildi.

“ARŞİV DEDİKLERİ”

ÖE: “Türkiye’nin Devrim Yılları: 80’ler” başlıklı sergide faydalandığımız dört arşiv vardı. Biri sizin arşivinizdi, diğerleri Bedri Baykam, Yahşi Baraz ve Mevlüt Akyıldız’ınki... Bu dört arşiv, geçmişe bu kadar sahip çıkmış olmasa bu kadar iyi bir yayın ve sergi çıkaramazdık diye düşünüyorum.

YT: Kaldı ki o arşivde size o kadar yardımcı olamadım. Başka bir sergi hazırlığım vardı diye hatırlıyorum, fazla yoğunlaşamamıştım.

ÖE: 80’ler dönemi sergisinde belgeleme ve dokümantasyon önemli. Katalog güzel oldu

YT: Aslında dokümantasyon sergilerinin hepsini çok seviyorum. Çok daha bilgilendirici, eğitici oluyor bence izleyiciler için, hatta sanatçılar için de...

ÖE: Eğitim buna göre oluşturulmalı, sanatçı ve yazar geçmişini araştırmalı, kendi tarihini öğrenmeli

YT: Çok doğru söylüyorsun. Geçen gün Salt’ta bir sergi yapıldı, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün sergisiydi. Enstitü’ye yapılan bir güzellemeydi bir bakıma. Gazi Eğitim’de eğitim görmüş, şimdi de sanatçı olarak yaşamlarını sürdüren Osman Dinç, Halil Akdeniz ve kaybettiğimiz Cengiz Çetin vardı.
Halil Akdeniz bana “Siz Akademililer, Gazi’yi hep küçümsersiniz ama görüyorsun sergi hiç de öyle olmadığını gösteriyor” demişti.
Ben tabii ki belgesel sergilere çok değer veririm, sadece kutlamakla yetindim onu.
Akademi ile ilgili böyle belgesel yapılsa... Çünkü, aslında Türk sanatına yön veren, onu doyuran, Osman Hamdi’den başlayıp günümüze kadar getiren Akademi’dir. Akademi ile ilgili çok iyi bir belgesel yapılmadı şimdiye kadar.

ÖE: Akademi, Resim Heykel Müzesi ile de iletişim halindeydi değil mi?

YT: Bir dönem öyleydi. Yıllar boyunca müzenin kapalı olması yüzünden öğrenciler ne yazık ki kendi sanatlarını tanıyamadılar. İçler acısı doğrusu, müze hâlâ kapalı. Dolayısıyla Türk sanatı nedir dendiği zaman şu anda ki sanatçıların isimlerini saymakla yetiniyor öğrenci, bilmiyorlar.

ÖE: Resim Heykel Müzesi sanırım 70’lerin sonlarında müze koleksiyonuna eser almayı kesti...

YT: 68 Kuşağı’nın mirasını biz farklı kullanmaya başladık o dönemde... 1974-76-77 civarlarında biz devlet sergilerine karşı bir tepki gösterdik. Genç sanatçılar olarak, devlet sergilerinin Akademi’nin tahakküm altında gerçekleştiğini ve hem jüri üyelerinin seçiminde hem de ödül seçiminde son derece yanlı davrandıklarını düşünüyorduk. Görsel sanatçılar o dönemde çok etkin bir sivil toplum örgütüydü, ve sonunda Akademi’den almayı başardık. Ama daha iyi mi oldu derseniz, o dönemden sonra daha da kötü olduğunu söyleyebilirim. O zamanlar biz bunu başarmanın tutkusuyla, coşkusuyla çok kıvanç duyduk ama şimdi geriye çekilip baktığım zaman birincisi Kültür Bakanlığı’yla aramızdaki diyalog kesildi ve dolayısıyla bu devlet sergilerinden gelen resimler müzeye gelememiş

“ORAK ÇEKİÇ”

ÖE: Akademisyen sanatçılar ile kendi kişisel atölyelerinde çalışan, sadece sanat üreten, bununla geçinen sanatçılar... Bu ayrımı hissediyor musunuz?

YT: Hissetmez miyim, yaşamım boyunca hem bu ayrımı hissettim hem de bunu sorunsal hale dönüştürdüm kafamda, açmazlarını gördüm. Çünkü ne yazık ki sanatçıların belki de hâlâ kabul görmediği bir ülkedeyiz şu anda, sanatçının “sanatçı” olarak yaşaması gerçekten çok zor. Mesela çok belirgin bir Nuri İyem örneği vermek isterim. 50’lilerin başında komünist gözaltıları oluyordu. Tutuklananlardan bir tanesi de Resim Heykel Müzesi’nde çalışmakta olan Nuri İyem’di. O dönemde ihbar furyası o kadar çok fazla ki... Bir resimde orak görülse, ressamın komünist olabileceğini varsayıp ihbar ediliyor ve hemen hapse tıkılıyordu. Dolayısıyla memuriyetten de uzaklaşıyordu. Daha önce yaptığı resimler bir yana, hapisten çıktıktan sonra hayatta kalabilmek istiyor, ve çok haklı olarak insanların sevdiği, daha kolay anlayabildiği resimler yapmaya başlıyor. Buna benzeyen çok örnek vardır aslında.

ÖE: Enteresan bilgi, bilmiyordum.

YT: Sanatçıların hep böyle dertleri vardı. Akademi’den mezun olduktan sonra Akademi’ye hoca olarak giriyorsun, Akademi’ye hoca olduğun zaman da Türk sanatına girmiş oluyorsun... Çünkü, Akademi’ye hoca olmak, resminin Resim Heykel Müzesi’ne alınması demekti. Dolayısıyla müzeye girdiği zaman da kitaplara geçiyordu. Mesela öyle isimler var ki, Nurullah Berk’in Resim Heykel Müzesi kitabında ismi var, ama sonrasından hiçbir yerde yoklar. Okulu birincilikle bitirmiş, yaptığı resimler de iyi, ama sanatçı olarak ne getirmiş? Sadece Akademi’de hoca olmak için varlar.
Sorduğunuz soru çok önemli. Bir devlet kurumuna girip sanatçı olarak ayakta kalma kaygısı hep vardı. Ne yazık ki bunda gerçeklik payı da var. Herhangi bir devlet kurumuna girememek ya da bir yerde devamlı çalışamamak, sadece sanatçı olmak, büyük sanatçı olmak hayali ve heyecanı olan birçok arkadaşa ne yazık ki kıydı, götürdü. Ya grafiker olarak çalışmaya başladılar ya da uzakta bir öğretmenliğe gittiler.

ÖE: Dolayısıyla sanatsal olarak köreltmiştir onları...

YT: Çevrede heyecan içinde çalışmak isteyen sanatçılar kalmadığı zaman bütün ipler kopmuş oldu. Bu aslında bence sanatımızın en büyük sorunsallarından bir tanesiydi. Şimdi şimdi sanatçılar mezun olduktan sonra kendi atölyelerini kuruyorlar. Düşünebiliyor musun Ali Çelebi gibi devasa bir ressam var, evlerinin küçük odasında resim yapıyor. Hatta bir gün Adnan Çoker ve Şükrü Aysan’la beraber Ali Çelebi’nin Fındıkzade’deki evine gitmiştik. Balkondan bozma bir alanın yerlerine gazete kağıtları sermiş, bir de karısı sürekli başında “Orayı kirletme, burası boya olmasın” diye söyleniyor.
Ali Çelebi ise o ortamda küçük küçük resimler yapıyordu. Resimleri de yeni yeni satılmaya başlamıştı. Sipariş geliyordu kabaklı, patlıcanlı natürmortlar olsun falan diye, kendisi o zaman öyle söylemişti. Karısı da onu natürmort yapmaya zorluyordu.
Düşünebiliyor musun ki Ali Avni Çelebi, Maskeli Balo gibi devasa resmi yapmış, “Berber” gibi baş yapıtı olan müthiş bir sanatçı.

ÖE: Maskeli Balo o çağı yakalamış bir resim...

YT: O figürlerdeki bakış açısı bulunmaz bir şeydi Türk resminde... Ondan sonra da yoktur. Çok tuhaf, bir şey gelenekse onu takip edin değil mi, kendi geleneğimiz o bizim, oradan başka bir noktaya ulaşın.

ÖE: Bir de Avni Lifij’i çok severim.

YT: Kötü resmi yoktur.
Bazı ressamlar vardır, mesela Nazmi Ziya’da öyledir, kötü resmini göremem.
Kısacık yaşamında Avni Lifij’de öyle bir yetenek vardır ki, kötü resmi yoktur.

ÖE: Sürekli  bir tartışma var : Soyut ile figüratif resim,  tual ile kavramsal sanat,  kavramsal sanat ile enstalasyon...
Dönem dönem, bu konular sürekli başa dönülerek tekrar tartışmaya açılıyor. Sürekli tualin karşısına başka bir teknik çıkarttırılarak tartışma ortamı yaratılıyor.

YT: Valla bence bir sanatçı işini yaparken nasıl yaptığını sorgulamamak gerekiyor, ne yaptığına bakmak gerekiyor. İsterse tual yapar, isterse üzerine bir şeyler yerleştirir, isterse onun üstünden yerlere bir şeyler sarkıtır, başka malzemeler kullanabilir. Sanat reçetesi olmayan bir şey. Akademi’deyken bazı hocalarla tartışmamızın sebebi de oydu. Hâlâ yüzyıl öncesinin sanatını öğretiyorlardı, kendileri de onu yapıyordu, o yüzden aramızda bir gerilim olmuştu.
Hocasının kafa yapısı o olunca, öğrencilere de ona sirayet ediyordu. Çünkü, atölyede kitap göstermezse, slayt göstermezse, dolayısıyla öğrenciye sürekli etki ederse, öğrenci de sanatın o olduğunu düşünür.

ÖE: Öğrenciye ne verirsen onu alır.

YT: Onu alıyor. Çünkü, o çok saf ve temiz niyetle gelmiş, ressam olmak istiyor, iyi bir ressam olmak istiyor. Hoca o yüzden burada son derece önemli taşıyor. Nitekim buna benzer olayları çokça yaşadık Akademi’de, soyut-somut meselesi de en tepe noktasıydı bence.

“İKTİDAR MESELESİ”

YT: Neşet Günal döneminde oldu.
Bu bence sanatsal bir mesele değildi, iktidar meselesiydi.
Akademi’de resim bölümünü kim elde edecek, kim oraya el koyacak, kim başkan olacak?

ÖE: İki taraf vardı.

YT: Evet, iki taraf vardı, o yüzden soyutçular ve somutçular oldu.
Neşet Günal son derece iyi bir örgütçü ve kendi öğrencilerini çok iyi yetiştirmişti o dönemde. Dolayısıyla, kendi öğrencileri hoca oldular ve bu iş de oy çoğunluğuna baktığı için günün sonunda onlar kazanmışlardı.


ÖE: Kontrolsüz bir piyasa oluşmasının dezavantajları var. Bazı sanatçıları ön plana çıkartıyor, bazılarını da yok ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?

YT: Ben piyasa konusuna hiç girmek istemiyorum. Çünkü, her gün piyasayla ilgili bir şeyler duydukça gerçekten kahroluyorum. Çünkü yaşamım boyunca piyasayla pek bağlantım olmadı.
Tuhaf gelecek belki ama son yıllarda ister istemez hayatta kalabilmek için piyasaya biraz girmiş oldum. Duydukça, yaşadıkça, gördükçe de doğrusu kahroluyorum.
Her şey paraya endeksli hale geldi.
Biz bir dönem galericileri eleştiriyorduk, onlar da birtakım aksaklıklar olduğunu söylüyorduk ama şimdi dönüp baktığım zaman o galericiler o kadar romantik, o kadar duygusal, o kadar iyi geliyor ki... Şimdi müzayede diye bir şey çıktı, hiç tanımadığınız bir çocuğu müzayedeye sürüyorlar, bir anda ortaya çıkıyor.
Piyasa iyi gitmiyor diye düşünüyorum şu anda, sahiden iyi gitmiyor.

ÖE: Kontrolsüz, sağa sola çarpa çarpa...

YT: Ustalarımızın çok para etmesine gerçekten çok mutlu oluyorum.
Bir dönem karnını doyuramayan ressamlarımız vardı. Biraz önce Ali Çelebi örneğini verdim... Şimdilerde çok para ediyorlar ama onlar hiçbir zaman o paralı dönemi yaşayamadılar, çok sefalet çeken birçok ressam tanıyorum.
Bunlardan aslında varlıklı kesim nasipleniyor.
Bizler de burada ayakta kalabilmek çaba sarf ediyoruz.
Çıkan sanat eserleriyle ilgili “para kazanan” daima “paralı kesim” olmuştur.

ÖE: Siz zaman kavramını da irdelemiş bir sanatçısınız. Sanatçı olmak da geçmişe bağlı, geleceğe ve kendisinden sonraya da bağlı; zaman konusu sizi nasıl etkiliyor?

YT: Aslında zaman konusunu belki telaffuz etmiyorum ama motosikletin arkasından bisiklete sahip olunca, bunu çokça düşünmeye başladım resimlerimde. Zamanı doğal olarak irdeliyorum. Geri dönüşü olmayan bir yoldasınız bisiklete bindiğiniz zaman, geri vitesi yoktur diyorum; enerji yettiği kadar gidiyorsun.
Hayatı sorguluyorum, zaman kavramını da ufak tefek dokundurmalarla söylüyorum. Akbank Kültür Merkezi’nde bir sergi yapmıştım, büyükçe bir sergi...
Onun yazısını da Levent Çalıkoğlu yazmıştı, konuşmalarımızda zaman kavramına çok değinince, o da serginin ismi “Zamanlar Arası” olsun dedi. İlk defa zaman kavramını ön plana çıkarttığım bir sergi olmuş oldu. Bir de insan yaş alıyor, yaş aldıkça da tabii ki zaman kavramının çok değerine, ayırdına varıyor. Bence o yüzden önemli.

ÖE: Sanatçıların hayatının, arşivinin ve eserlerinin vakıflaştırılması ve müzeleştirilmesi hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum.  

YT: Bu biraz da şansa bağlı biliyor musun, gerçekten büyük şansa bağlı. Mesela Sabri Berkel’i ben çok yakından tanırdım, o elindeki büyük şansı kaçırdı. Burhan Doğançay’dan önce ona özel bir firma müze yapmayı önerdi. Hem müze yapıp bütün işlerini orada sergileyecek, hem de üç-dört milyon lira verecekti –ki o zamanların parasına göre çok değerli bir rakam. Bu Sabri Hoca’ya az geldi. Hatta bir gün müzeye gelip benimle dertleşti: “Yusuf, ne kadar az veriyorlar benim gibi sanatçıya, bu kadar az para mı verilir, sen ne dersin?” dedi. Ben de “Hocam” dedim, “ben sizin yerinizde olsam, bana verecekleri o parayı da müzeye yatırırım ve o müzenin işlemesi için elimden gelen her türlü çabayı sarf ederim. Müze yapmak mesele değil ki, bir binadır müze; eğer onu işletemezseniz, kaybolur gider.”
Resim Heykel Müzesi açık olduğu zamanda da pek insan ziyaret etmezdi, neredeyse kimse dolaşmazdı. Hocalar bile öğrencilerini getirmezdi. İlgi duymayan bir toplumda yaşıyoruz, bu ilgiyi arttırmak için çaba gösteriyoruz, umarım ileride ilgi duyan kültürü çok geniş olan bir jenerasyon için merdiven, basamak oluruz diye düşünüyorum ben.

ÖE: Müze belki yeni yeri ve daha dinamik bir yönetimle  daha çekici hale gelebilir.

YT: Umarım. Zaten çağdaş müze anlayışı da aynen öyle...

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!