Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

2010'lu yılların en iyi 15 korku filmi

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
12 Aralık 2019 Perşembe

Korku, çağımızın en çok ilgi gören film türlerinden biri ama aynı zamanda yeniliğe en kapalı janr olduğu söylenebilir. Yazar ve yönetmenler seyircinin alışık olduğu garantili korku formatlarından pek vazgeçemiyorlar… İşte bu yüzden seçkide yeni arayışlara giren filmlere daha çok yer verdim. Öte yandan, listede eski usul çekilmiş korku filmlerinin sayısı da az değil. Son olarak, dram-gerilim veya komedi ağırlıklı filmleri seçkinin dışında tuttuğumu belirtmek isterim.

15. Dehşet Kapanı 2011
(Cabin in the Woods) Yönetmen: Drew Goddard
Aslında,  filmdeki birçok şey tanıdık. Ormandaki ıssız kulübeye giden beş genç, onları engellemeye çalışan aksi ihtiyar, esrarengiz kiler ve zombiler... Farklı olan yanı, seyircilerin ilk anlardan itibaren, kulübeyle çevresinin dış dünyaya kapalı gizemli bir “korku tesisi” olduğunu bilmesi. Beş genç de bilinçsizce bir operasyonun içindeler. Zaten film makineden kahve alan iki operatörün muhabbetiyle başlıyor. Bu ikiliyle beş genç arasındaki bağ ortaya çıkınca “Dehşet Kapanı”, “Truman Show”un korku  versiyonuna dönüşüyor. Bir yanda senaryoyu yazanlar, diğer yanda senaryonun içinde yaşayanlar... Bu ikili yapı sayesinde seyirci, “önce seks düşkünü kızın öldürülmesi”, “masum bakirenin sona kalması” türündeki stratejik kurallar ve deşifre edilen karakter klişeleriyle (Maço, Bilge, Soytarı) yüzleşiyor... Ama bir yerden sonra klişeler yıkılıyor. İroni, kan ve şiddetin kol kola gittiği kaotik, gerçeküstü bir atmosfer her şeye hâkim oluyor; insan kendini bir çeşit korku filmleri cehenneminde buluyor. Ama öykünün bağlandığı nokta bence her şeyin tadını kaçırıyor ama yine de son 10 yılın öne çıkan filmlerinden biri.

 

14. The Autopsy of Jane Doe 2016
Yönetmen: André Øvredal
Sinema tarihindeki en ürpertici ve rahatsız edici otopsi hikâyelerinden biri…
Kan revan içinde cesetlerle dolu evin bodrumunda heykel gibi duran cansız kadın bedeni, gördüğümüz ilk andan etkiliyor bizi... Polis kimliğini belirleyemiyor ve ölüm nedeninin belirlenmesi için otopsiye gönderiyor... Yılların deneyimli otopsi uzmanı baba ile oğul, hemen çalışmaya başlıyorlar ve ilk dakikalardan itibaren şaşkınlıkları giderek artıyor. Cansız beden, gizemleriyle her an daha da ürpertici bir hale geliyor… Beden neşter vurulup açıldıkça korkunç hikâyesini hiç konuşmadan anlatmaya başlıyor. Brian Cox ve Emile Hirsch’in oyunculuklarıyla önemli katkılarda bulundukları filmde Jane Doe’nun cesedi rolünde izlediğimiz Olwen Kelly’yi de unutmamız gerekiyor. Yönetmen André Øvredal ve makyaj ekibinin katkısıyla kimliksiz, cansız kadın bedeni, filmin üçüncü karakteri haline geliyor, bizi ürpertiyor, filme farklı bir hava veriyor… Finale doğru, ‘Jane Doe’nun gizemlerinin aydınlanmasıyla alt metinler netleşiyor ama film giderek daha karanlık ve çıkışsız bir deneyime dönüşüyor.

 

13. Kanıma Gir 2010
(Let Me In) Yönetmen: Matt Reeves
John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından sinemaya uyarladığı, Tomas Alfredson’un yönettiği 2008 tarihli İsveç yapımı “Gir Kanıma” (Lat den ratte komma in), Matt Reeves'in ellerinde ilk filmin ruhuna sadık, etkileyici bir Amerikan uyarlamasına dönüşüyor. Yaşamak için beslenmek zorunda olan ergen vampir Abby rolünde Chloe Grace Moretz harika bir performans çıkarıyor. Vampirliğin vicdani sorunlarının ergenlik sancılarına karıştığı film, iki gencin aşkının saflığıyla unutulmazlaşıyor. Yönetmen Matt Reeves'in birkaç küçük değişiklikle ABD'ye uyarladığı filmin başarısının sırrı, orijinal filme ve romanın dünyasına duyduğu hayranlıkta gizli. Reeves, orijinal filmin hüznünü, duygusunu ve atmosferini başka bir düzlemde yeniden yaratmasını biliyor.

 

12. Lanet 2012
(Sinister) Yönetmen: Scott Derrickson
“Lanet”in çok orijinal bir öyküsü olduğu söylenemez. Tekinsiz ev; huzursuz hayaletler; sorunlu çocuklar ve 8 mm filmlerle keşfedilen cinayetler kuşkusuz türün pek yabancısı değil... Ama Scott Derrickson, korku-gerilim konusunda işinin ehli bir yönetmen. Öncelikle, karanlığı öylesine rahatsız edici ve cüretkâr kullanıyor ki, insanın içinden yer yer “Biri artık şu ışıkları açsın” demek geçiyor. Sinema salonunun dört bir yanından gelen tıkırtı ve sesler de “lanetli ev”in verdiği tekinsizlik hissini artırıyor. Derrickson'ın başarısının sırrı, kurgu oyunları ve hızlı kamera hareketleri yerine, seyirciyi geniş ekranda yarı karanlık yarı loş kadrajlarla baş başa bırakması. Böylelikle, bazı planlarda ekranın kuytu ve karanlık bölgelerinin her bir yanına, köşesine nereden ne çıkacak diye dikkatle bakmak, giderek daha rahatsız edici ve ürpertici olmaya başlıyor. Üstelik bir süre sonra Derrickson, korku filmlerinde yönetmenlerin pek kullanmadığı bir numara yapıyor: Seyirciye filmin ana karakteri Oswalt'ın görmediği, fark etmediği ayrıntıları göstermeye başlıyor ki bu da seyirciyi daha dikkatli ve gergin bir  hale getiriyor. Olayların doğaüstü mü, yoksa düzmece mi olduğu sorusunun cevabı da karakterlerden önce seyirciye veriliyor. Bunu anladığımız planlar (bilgisayar ekranındaki ufak bir kıpırtı , uzun bir kamera kaydırmasının sonunda karşımıza çıkan bir yüz vb. gibi) hayli ürpertici...

 

11. Ruhlar Bölgesi 2010
(Insidious) Yönetmen: James Wan
Jenerikte yaylı çalgıların asap bozucu yükselişlerini ve atonal tınılarını duyduğumuz an, çocukluğumuzdaki o “ruhlu, perili ev filmleri”nden birinin başladığını hissediyoruz. Ruhların bakış açısını yansıttığını daha sonra anlayacağımız siyah - beyaz renklerde çekilen jenerikte James Wan, evde  dolaşan ruhların ayak izlerini, karaltı ve gölgelerini genel planların içinde detaylar olarak hissettiriyor bize. Wan film boyunca, kamerasını çok hızlı hareket ettirmediği ve çok fazla “kesme” yapmadığı için 2.35:1 formatındaki geniş ekranın her bir yanına “Acaba ne çıkacak?” diye bakmamızı sağlıyor. Wan, sahte korku efektlerinden, kandan, şiddetten ve klasik kurgu oyunlarından uzak durmuş. Gerilimi kamera açıları ve hareketleriyle inşa etmiş. Geniş açılı lenslerle yaptığı kaydırmalar dikkat çekici. Sesleri, tıkırtıları, fısıltıları da gerilim yaratmakta başarıyla kullanıyor.
Eve musallat olan ruhlardan, astral yolculuklardan söz eden hikâyenin ilk bakışta çok farklı ya da özgün olduğunu söylemek mümkün değil ama bazı yeni tarafları var. Özellikle küçük Dalton'un komaya girmesi ve ruhların “sinsi” amaçları filme değişik bir hava veriyor. Filmin en rahatsız edici yanı, halk arasında karabasan olarak bilinen  çeşitli uyku bozukluklarını kendine malzeme yapıyor oluşu. Son olarak, filmin asıl lezzetinin sinemada çıkacağını, evde etkisini kaybedeceğini belirtelim.

 

10. Under the Shadow 2016
Yönetmen: Babak Anvari
Film, 1980'li yıllarda İran – Irak Savaşı sırasında, füze saldırısı altındaki Tahran'da bir apartmanda geçiyor. Solcu geçmişi nedeniyle tıp okuması yasaklanan Şide, kocasının orduya katılmasının ardından küçük kızıyla evinde yalnız kalır. Kızının çok sevdiği bebeğinin kaybolmasıyla evin içinde gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamadığımız olaylar başlar... İran kökenli Anvari'nin Farsça olarak Ürdün'de çektiği düşük bütçeli film, sakin bir açılışın ardından giderek daha da ürpertici oluyor. Sadece pahalı özel efektler olmadan, babadan kalma eski usul tekniklerle de korku gerilim filmi çekilebileceğinin açık bir kanıtı... Hikâyenin giderek önemini kaybettiği, birbirine benzer korku filmi formatlarının ufak tefek değişikliklerle sürekli karşımıza çıktığı bir sinema ortamında mütevazı, anlamlı ve yaratıcı bir girişim...  

 

9. Ölümcül Oyun 2014
(Ich Seh Ich Seh - Goodnight Mommy) Yönetmenler: Veronika Franz, Severin Fiala
Filmde dünyaya 9 yaşındaki Elias'ın gözlerinden bakıyoruz. Gerçeklik algımızı o belirliyor ama onunla duygu birliği kurmak kolay değil. Annenin, Elias'ın sürekli birlikte olduğu ikiz kardeşi Lukas sanki o evde yaşamıyormuş gibi davranması üzerine zihnimizde beliren sorular katlanarak artıyor. Ama kesin cevaplardan ziyade ipuçlarıyla idare ediyoruz. İkizlerin, estetik ameliyat geçirdikten sonra eve gelen annelerinin kimliğinden şüphe etmeleri ise filmi inanılmaz yerlere sürüklüyor. Sakin bir huzursuzlukla geçen ilk bir saat, soğukkanlı üslupla çekilmiş şiddet dolu, ürpertici bir finale bağlanıyor. Asıl mesele ne derseniz, annenin sert, duygusuz disiplini ile çocuk inatçılığının karşı karşıya gelmesinden söz edebilirim ya da gerçeklikte direten bir anneyle hayallerine bağlı bir çocuk arasındaki mücadeleden.. Daha derinlerde ise büyük acılarla baş etmek için daha da acımasızlaşan insanoğlunun karanlığı var...

 

 

8. Karabasan 2014
(The Babadook) Yönetmen: Jennifer Kent
Oğlunu tek başına büyüten bir annenin Babadook adlı canavarla mücadelesi...Babadook, ziyaretlerinin sayısını ve süresini giderek artırıyor, geceleri ortaya çıkıyor, bir türlü evden kovulamıyor... Benzer filmlerin bir noktasında kötü ruhun kimliği ve amacı netleşir. Babadook ise daha çok anne ile oğlun ortak korkularının bir yansıması. Hatta filmi Babadook hiç yokmuş gibi değerlendirmek, her şeyi Amelia'nın hayalleri olarak görmek de mümkün.
Yönetmen Jennifer Kent, bir süre sonra gerçeklik, rüya ve hayaller arasındaki geçişleri belirsizleştiriyor. Amelia hayatı üzerindeki kontrolünü kaybettikçe ve oğluyla kendini dış dünyadan izole ettikçe Babadook da güçlenip eve yerleşiyor. Babadook'un bir sahnede “inkar beni güçlendirir” demesi boşuna değil.
Final itibarıyla Jennifer Kent, “korkularımıza karşı ya sinip yorganın altına saklanacağız ya da yüzleşip onları kontrol edeceğiz” demeye getiriyor. Klasik bir Hollywood filminde olduğu gibi anne ve oğlu koruyacak güçlü bir erkek figürünün  olmaması önemli. Jennifer Kent, her an her köşeden bir şey çıkacakmış izlenimi veren yarı karanlık geniş ekran kadrajlarla, gölgelerin dahi rahatsız edici olduğu huzursuz bir ev atmosferi kuruyor. Dış mekânlarda da soluk, cansız renkler hâkim. Abartılı korku efektlerinden, kan ve şiddetten uzak duruyor, hızlı kurguya pek başvurmuyor.

 

7. Ayin 2018
(Hereditary) Yönetmen: Ari Aster
Film, ölümün geride bıraktığı bir kasvet duygusuyla açılıyor. Ev, tekinsizliğinden ziyade, ormanın içindeki yalnızlığı, büyüklüğü ve daha çok da taşıdığı geçmişle ürpertiyor. Annie'nin ölen annesinden kalan sandığı ve doğaüstü olaylarla ilgili kitapları kurcalamadan kapatması, “bazı şeyler”i geçmişte bırakmak isteğinin göstergesi... Ama odanın içinde karanlıkta bir anlığına beliren o silüet, bunun kolay olmadığını sezdiriyor.
Asıl ürpertici olansa, Annie'nin grup terapi seansında düz cümlelerle özetlediği aile geçmişi... Ari Aster'in, kameranın Annie'ye yaklaştığı tek bir uzun planda çektiği bu sahnede doğaüstünün tekinsizliği değil, şizofreni, uyurgezerlik, travma ve acılar korkutuyor bizi. Evin küçük kızı Charlie'nin mutsuzluğu, ürpertici yalnızlığı da öyle... Ari Aster, aile dramını 1970'lerin korku filmleri gibi çekerek, karakterlerin depresyonunu bir karabasan haline getiriyor.
“Ayin”in üçte ikilik ilk bölümü, bir ailenin mutsuzluğunun içinde kilitli kalmanın kasvetiyle geçiyor. Öyle ki bazı durumlarda geçmişin ve kalıtsal olanın doğaüstünden çok daha korkunç olabileceğini düşünüyorsunuz. Ama son üçte birlik bölümünde  film, tanıdık sulara girerek, tonunu ve yapısını değiştiriyor, Türkçe adının hakkını veriyor. Ari Aster'in resim gibi hazırladığı durgun kadrajların etkisine güvenen sıkı bir yönetmen olduğunu söylemeliyim. Ses bandına gösterdiği özeni de unutmayalım.

 

6. Korku Seansı 2013
(The Conjuring) Yönetmen: James Wan
Gerçekten yaşanmış olaylara dayandığını iddia eden film, 1971 yılında bir çiftlik evine yerleşen Perron ailesinin başına gelenleri konu alıyor. James Wan, özellikle ilk bölümlerde mükemmel bir gerilim sineması ortaya koyuyor. Gösterdiklerinden çok göstermedikleri ve hissettirdikleriyle tansiyonu yükseltiyor. El çırpmalı saklambaç oyunu ve aynalı müzik kutusu gibi sıradan şeyleri etkili gerilim öğeleri haline getirebiliyor. Ev; karanlık kileri, dolapları, loş köşeleri, geniş tavanları ve gizli köşeleriyle giderek daha tekinsiz ve asap bozucu bir hale geliyor. Filmin bence en gerilimli yeri, iki kızın yatak odasında geçen, aslında hiçbir şey görmediğimiz halde  birşeyler hissettiğimiz “Kapının arkasında biri var” sahnesi.
Hayaletlerin ya da şeytani varlıkların fiziksel olarak ortaya çıkması ve harekete geçmesiyle film, çağdaş korku sinemasının bildiğimiz klişelerine dönüyor. Kuşkusuz bu ikinci bölümün de iyi çekildiği ve gerilim yarattığı kesin ama kendi adıma ilk bölümdeki lezzetin kaybedildiğini düşünüyorum. Görüntü yönetmeni John R. Leonetti, aşırı karanlıktan, keskin kontrastlardan uzak durarak soluk, uçuk renkleri ve loşluğu kullanıyor. “Korku Seansı”nın paranormal olaylara sonuna kadar inanan, dini referansları güçlü bir film olduğunu belirtelim. Ama gerçekten korkutucu bir film…

 

5. Ritüel 2019
(Midsommar) Yönetmen: Ari Aster
İsveç'teki yaz kutlamalarına katılan bir grup Amerikalı üniversite öğrencisinin hikâyesi... Ari Aster'in özel efektler başta olmak üzere sinema teknolojisinin nimetlerinden faydalandığı kesin. Dijital kamerayla pastel tonlara kaçan bir 35mm dokusu yakalıyor mesela ya da filmin en kritik anlarında bizi ürperten birtakım özel efektler kullanabiliyor. Ama çağdaş sinemada sıkça tanık olduğumuz o “bilgisayardan çıkmış görsel korku şovları” hissini pek yaşatmıyor. “Ritüel”  hormonlu değil, organik bir korku filmi...
Açılışta gördüğümüz büyük resim, filmin duygusunu önceden haber veriyor.
Hiç de korkutucu görünmeyen bir renk paleti ve ferah bir grafik tasarımın içindeki tuhaf tekinsizlik... Filmin büyük bölümü, yaz mevsiminde güneş altındaki İsveç kırlarında geçiyor. Baharın gelişi ve doğanın yeniden doğumunun kutlandığı törenlerde beyaz, saflığı, masumiyeti temsil eder. Burada ise deliliği, fanatizmi ve şiddeti temsil ediyor. Açılışta ise kar, kış ve karanlık hissi var... Ari Aster kamerasını çok hareketli ve hızlı kullanmıyor. Kısa planlardan oluşan ritmik kurguya başvurmuyor.  Tam aksine, çekimlerini uzun tutuyor.  Kadraj düzenlemelerini, grafik dili ve resimselliği öne çıkaran sakin bir tarzı var.
Başları belaya giren gençleri konu alan filmlerde genellikle grubun iyileri ve kötüleri vardır. Burada ise kötülükten ziyade zaaflar ve zayıflıklar var. Ari Aster, zayıf, sorunlu insanların dinsel fanatizm karşısında hiçbir şansı olmayacağını vurguluyor. Hatta “Kurban olmayı bazen kendimiz seçeriz” demeye getiriyor.

 

4. The Witch: A New England Folktale 2015
Yönetmen: Roger Eggers
Film, 1630'ların New England'ından bir dinsel fanatizm öyküsü anlatıyor.
1630'lu yılların New England'ı... Dindar baba, ailesiyle bağlı bulunduğu cemaatten koparak tüm insanlardan uzakta, ormanın ıssızlığında yeni bir hayat kuruyor ama bir süre sonra uğursuzluklar başlıyor... Eggers'in kurduğu gerilim atmosferine hayran kalmamak mümkün değil. Orman son derece tekinsiz bir dünya olarak çiziliyor: Sesler ürpertici ama neler olup bittiğini anlamak pek kolay değil... Filmin hangi noktasından itibaren olup bitenleri karakterlerin zihninin içinden algıladığımızı çözemiyoruz. Tek anladığımız, olayların giderek kontrolden çıktığı... Kötülüğün, tehdidin kaynağının belirsizliği giderek daha rahatsız edici bir hal alıyor... Alt metinleri itibarıyla, keskin bir püritanizm, dini fanatizm ve batıl itikat eleştirisi içeren film, çocukların bağnazlığın esiri olmasını anlatıyor aslında. Filmin olayları, çocukların algıladığı gibi yansıtması boğucu ve rahatsız edici. Son 10 yılın en orijinal korku filmlerinden biri...

 

3. O 2017
(It) Yönetmen: Andy Muschietti
Okulda zorbalıkla yüz yüze gelen, dışlanmış çocuklar ve onların bilinçdışındaki en derin korkularını açığa çıkaran Palyaço Pennywise'in hikâyesi... Film zorbalığa zemin hazırlayan korku ve kendine güvensizlik duygularına odaklanıyor.  Zorba çocukların lideri Henry ile palyaço arasında gözden kaçırılmaması gereken bir paralellik var. İkisi de korkudan besleniyor. Kötülüğün asıl kaynağı olarak ise ırkçılığı, ayrımcılığı ve azınlıklara yönelik şiddetiyle ABD'nin geçmiş günahları işaret ediliyor. Çocuklarına karşı duyarsız yetişkinleri ve zalim babaları unutmayalım... Palyaçonun kasabanın tüm o kanlı geçmişinde kendine hep bir yer bulması ve yetişkinlerin film boyunca genellikle karanlık kadrajlar içinde görüntülenmesi tesadüf değil. Sonuçta film, zorbalığa daha geniş bir açıdan bakıyor; çocukların bilinçdışı korkularıyla ABD taşrasının karanlığını bir araya getiriyor. Gerilim sahnelerinin çoğunun gündüz girilen karanlık mekânlarda geçmesi filme özel bir hava veriyor. İyi çekilmiş korku sahneleri bir yana, yönetmen Andy Muschietti çocukların dünyasını, aralarındaki ilişkileri anlatırken de iyi bir iş çıkarıyor.

 

2. Kapan 2017
(Get Out)  Yönetmen: Jordan Peele
Genç fotoğrafçı Chris, sevgilisi Rose'un ailesini ziyarete gider. Ailenin konukseverliği, sadece Chris'i değil, bizi de rahatlatmaz. Ormanın içinde, dış dünyadan izole edilmiş o büyük evde Chris, Armitage Ailesi'nin gücü karşısında kendini yalnız ve savunmasız hisseder. Ailenin liberal söylemi, derinlerdeki ırkçılığı örtbas edemez. Ayrıca Afrika kökenli bahçıvan ve hizmetçiyle birlikte bütün evde kölecilik dönemini hatırlatan bir ortam vardır. Annenin ipnotizmacı bir psikoterapist olması Chris'i daha da rahatsız eder. Kendini güvende hissetmez. Üstelik ailesiz büyümüş, çocukken travma geçirmiş biridir. Tıpkı yolculuk sırasında kazaya kurban giden geyik gibi, olmaması gereken bir yerde olduğunu düşünür.
Hikâye günümüz ABD'sindeki ırk ayrımcılığından ve beyazların Afrikalı Amerikalılar üzerindeki bedensel sömürülerinden  kaynaklanan sorunlar üzerinden şekilleniyor. Jordan Peele, ilk yönetmenliğinde derinlerdeki korkuları açığa çıkarabilme ve filmin görsel malzemesi yapma konusunda gerçekten iyi iş çıkarıyor.  Chris'in aklından geçen korkuları hissetmemiz için sakin bir tempo tutturuyor. Korku gerilim türünün karanlığı yerine aydınlık, canlı ve sıcak renkleri kullanıyor. Kadrajlar da dikkat çekici. Yakın yüz planlarıyla gerilim yaratmayı iyi biliyor. Chris'in anne ve babayla ilk kez tanıştığı sarılma sahnesini  uzaktan çekmesi de yerinde bir fikir. Böylelikle seyircinin kuşkularını artırıyor. Son olarak, “Kapan”ın ince bir mizahla gerilimi iç içe geçirmeyi başardığını belirtelim.

 

1. Peşimdeki Şeytan 2014
(It Follows) Yönetmen: David Robert Mitchell
David Robert Mitchell senaryoyu gençken gördüğü bir rüyadan esinlenerek yazmış: Aniden ortaya çıkan bir insan onu takip ediyor. Takipçinin kimliği değişse de  amacı hep aynı: öldürmek. Rüya kuşkusuz ölüm korkusuyla ilgili. Ancak asıl önemli olan, rüyanın çocukların ebeveynlerin güvenlik çemberinden çıktığı, cinsellikle tanıştığı ve büyüme sancılarını derinden hissettiği bir dönemde görülmesi...  “Peşimdeki Şeytan”, aile evinin dünyanın en güvenli yeri olmadığını anladığımız, artık canavar ya da yaratıklardan değil hayatın kendisinden korkmaya başladığımız gençlik dönemimizin endişelerinden yola çıkıyor. Çocukluk düşlerini ve masumiyeti kaybetmenin yanı sıra onları bekleyen gerçek hayat da korkutuyor gençleri. Her sabah erkenden kalkan, sürekli çalışan yorgun anne – babalar; terk edilmiş banliyö semtleri ve boş büyük binalarıyla ekonomik durgunluğu simgeleyen tekinsiz Detroit sokaklarını unutmayalım. David Robert Mitchell, büyük ölçekli genel planları tercih ediyor. Carpenter'ın “Halloween”deki geniş ekran karanlık çerçevelerinden ilham alan Mitchell, takipçilerin gündüz vakti uzaktan küçük figürler olarak belirdiği, alan derinliğine sahip planlarla filme özel bir görsel üslup kazandırıyor. Bir noktadan sonra çerçevede beliren her insandan kuşkulanmamızı istiyor. Sürükleyici hoş melodiler ile distorsiyon ve gürültü arasında gidip gelen, Disasterpeace imzalı elektronik müzikler de en az atmosfer kadar etkili.

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.