Kaç kişiyi ilgilendirir ki? Önceki akşam masada İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın bienalde danışma kurulunun önerdiği isim yerine bir başka küratörle çalışacağını açıklaması konuşulurken deneyimli bir gazeteci bu soruyu sordu. İKSV, bienal, küratör bir cümlenin parçalarıyla konu ister istemez küçük bir çevrenin meselesi, marjinal bir tartışma gibi görünebilir. Nitekim ben de birkaç hafta önce kopan bu tartışmayla önce hiç ilgilenmedim.
Önümüzdeki sene düzenlenecek 18. İstanbul Bienali’in küratörünü belirlemek üzere İKSV bir danışma kurulu oluşturuyor. Bu kurul da sene başında uluslararası sanat çevrelerince bilinen Defne Ayas’ı oybirliğiyle öneriyor. Ancak kurum bir başkasıyla, danışma kurulunda yer alan bir isimle çalışmayı tercih ediyor.
Konuya “Nasıl olur da Defne Ayas yerine bir başkası küratör olarak seçilir?” diye bakarsanız elbette meselenin kaç kişiyi ilgilendirdiği haklı bir soru olur. Ancak bu kriz—abartmıyorum, gerçekten kriz—Türkiye’de son 20 yıldır yaşanan değişim, kültürel iktidarın kimin eline geçeceğiyle ilgili bir kavga. Hayatın hemen her alanından el çektirilen Beyaz Türkler’in son kalesi kültür-sanat dünyasıydı ve şimdi kendi içlerinde kavga ederek bu iktidarı da devretmek üzereler.
KRİZİ YÖNETEMEDİLER
İKSV bir kamu kuruluşu değil, faaliyetlerini halkın vergileriyle sürdürmüyor. Arkasında Eczacıbaşı ailesinin olduğu bir vakıf, dolayısıyla iç işleyişiyle ilgili kamuya hesap verme zorunluluğu yok. Özel bir kuruluş olduğu için kiminle çalışacağı ya da çalışmayacağı da yöneticilerini bağlar. Kopan fırtına üzerine İKSV’nin yaptığı açıklama da aşağı yukarı bu minvalde. (Dün konuştuğum İKSV Genel Müdürü Görgün Taner de bana kurumun resmi açıklaması dışında bir şey söylemeyeceğini iletti.)
Büyük bir özel şirketin arayacağı yöneticiyle ilgili kamuoyunun ne kadar söz hakkı varsa aynı durum—tekrar altını çizeyim—özel bir kuruluş olan İKSV için de geçerli. Yaptıkları atamalar bizi ilgilendirmiyor, ama bu atamaların sonucunda ortaya çıkan ürünü beğenmezsek tüketmeme hakkımız var: Film Festivali’ne gitmemek, Bienal’i ziyaret etmemek, Caz Festivali’ne bilet almamak gibi. Danışma kurulu da, adı üstünde, danışılan bir kurum. Seçici değil, önerilerinin bağlayıcılığı yok. Bunlar işin teknik ayrıntıları.
Aralarında yurtdışından önemli isimlerin de bulunduğu danışma kurulunun Berlin’de yaşayan, Çin, Güney Kore, ABD, Hollanda, Rusya gibi ülkelerde çalışmış olan Defne Ayas’ı önermesi şaşırtıcı değil. Ayas kendini kanıtlamış bir isim, ayrıca ahbap-çavuş ilişkileriyle yürüyen sanat dünyasında zaten hemen herkesi tanıyor. Çağdaş sanat sınırlı bir çevre sonuçta, iş yapmanın bir yolu da “networking”den geçiyor. Ayas’tan vazgeçilince arkadaşları isyan etti, bazı kurul üyeleri de istifa etti. Günlerdir fırtına kopuyor.
İKSV’nin bu krizi yönetemediği de ortada, zira Defne Ayas’a hem Bienal’le ilgili vizyonunu sunması için davet gönderiyorlar hem de “Bizim küratör kriterlerimize uymuyorsunuz,” diyorlar.
Ortada dolaşan iddialara göre 2015’te Fransa’da yaşayan sanatçı Sarkis’in Venedik Bienali’ndeki sergisinin küratörlüğünü üstelenen Ayas’la kurum arasında “soykırım” sıkıntısı çıkıyor; enstalasyonda Rakel Dink’in içinde “soykırım” ifadesi geçen bir metnine yer verilmesinden dolayı. İKSV, tamam, özerk bir kurum ama Venedik Bienali’ndeki Türkiye pavyonu Kültür Bakanlığı’yla ortak düzenleniyor.
Bir diğer iddia Defne Ayas’ın aile bağlarının problem çıkarabileceği. Gazeteci Tuba Çandar’ın eşi Cengiz Çandar’la büyüttüğü kızı olan Ayas bu açıdan sakıncalı görülebilir. Anne-babalarının—varsa eğer—suçları ve günahları kendileri bağlamasına rağmen en ileri demokrasilerde bile soyağacından dolayı tartışma çıkması şaşırtıcı olmaz. Batı ülkelerinde de aile bağları mesele olur.
DENGE KURMAK ZORUNDALAR
Her ne sebeple olursa olsun İKSV bugün Türkiye’deki çalışan pek çok kurum gibi—buna medya kuruluşları, yayınevleri, üniversiteler de dahil—varlığını sürdürmek için belli dengeleri gözetmek, belli hesaplar yapmak ve çoğu zaman da çok dikkatli davranmak zorunda. Dış basında İKSV’yi sansürle itham etmek, Türkiye’yi tanımayan ya da Türkiye’yle bağını çoktan koparmış sanat çevrelerinin kendi arkadaşlarının hakkını aramak için kıyameti koparması işin kolayı. İKSV’yi korku rejimine boyun eğmekle itham etmekse düpedüz alçaklık. Sarkis gibi isimler son derece güvenli pozisyonlarından bu kavgayı kızıştırırken Türkiye’deki kültürel iklimin şartlarını görmezden geliyor.
İşin doğrusu, Türkiye giderek film çekmenin, sergi açmanın, kitap yayımlamanın zorlaştığı, sürekli yeniden belirlenen yazılı olmayan kural ve yasakların etrafında dolanarak, oyuncaklı yöntemler bulunarak yapıldığı bir yer. Bir yanda dönem dönem kültürel iktidarı bir türlü elde edemediklerinden yakınan bir siyasi otorite var. Onun karşısında da nefes almamızı, olabildiğinde özgürlük alanı açan İKSV gibi kurumlar.
Önemli olan kurumların devamlılığıdır; zaman zaman bu devamlılık için taviz, hatta kurban da verilebilir. Yeni Şafak’tan Samed Karagöz şimdiden Venedik Bienali’nin İKSV’den alınması arzusunu dile getiriyor. “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Himayelerinde” ve Fatih Belediyesi’yle Klasik Türk Sanatları Vakfı tarafından İstanbul Bienali’ne alternatif “yerli ve milli” Yeditepe Bienali şimdiden iki kere düzenlendi zaten. Tıpkı ana muhalefetin bölünmüşlüğü gibi, Türk kültür-sanat dünyasının Defne Ayas polemiği gibi iç kavgalarıyla varılacak durak belli.
İstenen Eczacıbaşı’lar da küstürülsün, vazgeçsin, böylece artık film ve caz festivali olmasın, sanat olayı olarak da sadece Yeditepe Bienali’ni bilelim mi? Hızla bu yolda ilerliyoruz çünkü. HDP’nin İsveç milletvekili Cengiz Çandar iş işten geçtiğinde Meclis’te soru önergesi verir, Sarkis de bunu tabutunda sergiler artık.