Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Trump'ın tarihi kumarı
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Geçen gün Tai chi dersi sırasında birisine “Trump senin torununun torununun geleceğini garanti altına aldı,” dedim, “Venezuela’yı işgal ederek.” Sözlerimin hoş karşılanmayacağını biliyordum çünkü bu cümleyi Trump’ın destekçilerinin yoğun olarak yaşadığı bir eyalette değil, her türlü toplumsal hassasiyetin karşılığının olduğu Brooklyn’de söyledim. Ama buna rağmen karşımdaki kişinin çaktırmadan gözbebeklerinde $ işaretlerinin belirdiğini hissettim.

        Ortalama bir Amerikalı kendisinin diğer milletlerden daha üstün olduğu inancıyla yetişir ve hayatının her anında bu bilinçle hareket eder. Biraz okumuş, entelektüel duyarlılıkları gelişmiş liberal bir Amerikalı da farklı düşünmez, ama hayatı boyunca bu ayrıcalıktan dolayı birilerinden özür dilemek zorunda hisseder kendisini.

        Özellikle beyazlara ait suçluluk duygusu toplumun kaynamaya başladığı anlarda kendini hemen belli eder. 2020’de siyahların hakları için protestolar dünyanın dört bir yanını sarmışken beyaz Amerikalılarda siyah arkadaşlarından, komşularından, meslektaşlarından özür dilemek zirveye ulaşmıştı. Üniversitelerde ya da tiyatro salonlarında üzerine bastığımız toprağın aslında Amerikan yerlilerine ait olduğuna dair bir kabul açıklaması olmadan başlamaz oldu etkinlikler. Bu tür infialler elbette performatif, ama bu sayede en azından damarlarındaki asil kanı temize çekmiş oluyorlar.

        Venezuela kökenli göçmenler Amerikan şehirlerinde kutlama gösterileri yaparken çoğu Beyaz Amerikalılardan oluşan 100 kişilik bir grup Maduro’nun tutulduğu Brooklyn’deki hapishanenin önünde Trump’ı ve ABD’nin işgalci politikasını protesto ediyordu. Yakında, Venezuela için de özür dilemeye başlarlar.

        YENİDEN YAYILMACI POLİTİKA

        Liberal Amerikalı için Henry Kissinger tartışmasız bir savaş suçlusudur. Kissinger büyük ihtimalle sahiden de bir savaş suçlusu, hatta bu konu neredeyse tartışmaya açık değil. Ama Kissinger’ın Amerika’yı ön planda tutan, bedeli ne olursa olsun Amerika’nın çıkarlarını savunan, gerektiğinde insan haklarını gerektiğinde başka devletin meşruiyetini çiğneyen politikaları sayesinde Amerika dünyanın lideri oldu.

        ABD’nin tehdit olarak gördüğü komünizm tehlikesini ortadan kaldırarak ülkesine en az 50 sene kazandırdı. İşin bir de bu boyutu var.

        Liderliğe giden yolun tatlılıkla, uzlaşmaya, karşılıklı anlayışla örüldüğünü hiç kimse söylemedi. Doğada bile büyük balık küçük balığı yutuyor, Amerikan dış politikası da büyük devlet olmanın gereği olarak birkaç yüzyıl önce bıraktığımız genişlemeciliği yeniden benimsemişe benziyor.

        Donald Trump bu politikanın mimarı değil. Ona verilen görevi yapıyor. Odasında eski başkanlardan William McKinley’nin portresi asılı, ikinci döneminde de sık sık gümrük vergileri uygulayan McKinley’i örnek aldığını söyleyip duruyor.

        Adını yakın tarihte duyduğuna eminim. Ama McKinley’nin bir özelliği de Hawaii, Porto Riko, Guam, Filipinler ve Samao’nın ilhak edildiği dönemin Amerikan Başkanı olması. Belli ki Amerikan devletinin geleceği için Trump’a bir yol haritası ve tarihsel referans temin edilmiş.

        O portre Oval Ofis’e boşu boşuna asılmadı. Tarihin bu aşamasında kim olursa olsun benzer bir yayılmacı politikayı benimseyecekti. Trump çok daha kaba ama çok daha doğrudan ve açık oynuyor. Bir başka başkan olsa da başka ülkelerin topraklarına, enerji kaynaklarına göz dikecekti ama bunu belki daha sinsice, daha kibar kibar yapacaktı. Ama illaki yapmak zorunda kalacaktı.

        ABD ZİRVEDE KALMAK İSTİYOR

        Zirveye çıkmak kolay ama zirvede kalmak kolay değil. Soğuk Savaş’tan sonra tek kutuplu dünyada herhangi bir rakip olmadan liderliğin tadını çıkaran ABD çok uzun zamandır nitelikli başka rakiplerin tehdidini yaşıyor. Rusya, Japonya, Avrupa ülkelerini teknolojisi, askeri gücü ve ekonomisiyle çoktan geride bırakmasına rağmen son yıllarda Çin ve Kore gibi önceden tahmin etmediği, hafife aldığı, büyümesini engelleyemediği başka rakiplerin tehdidi altında.

        Son 25 yılda ABD en zengin eyaleti California’da bir mil hızlı tren rayı döşeyemezken Çin bütün ülkeyi demir ağlarla ördü. Amerika’nın çöken altyapısı dünyada alay konusu olduğundan Joe Biden’ın önceliği yeni yollar, yeni tüneller, yeni havalimanları yapmak oldu. Milyarlarca dolarlık bir altyapı hamlesi başladı.

        Trump’ın Beyaz Saray’da inşaata başlaması bile bir anlamda simgesel: 100 yıldır neredeyse çivi bile çakılamayan bir ülkede “yapan adam” olmak istiyor. Müteahhit olarak adını duyurmaya başladığında New York ekonomik krizdeydi ve şehrin atıl durumdaki bir bölgesine otel yaparak şehri canlandırdı. Vergi indirimleri, teşvikler aldı; bunları büyük ihtimalle tehdit ve şantajla başardı ama en azından yaptı.

        Şimdi de kırarak dökerek, dünya düzenini, adımlarını karşılığını düşünmeden yine yapmaya çalışıyor. Bodoslama dalsa da alınacak sonucun yöntemleri meşru kılacağına inanıyor. Önceliği uluslararası kamuoyu ya da kurumlar değil, Amerika’nın çıkarları.

        Bugün her Apple telefona karşı bir Samsung’un satıldığı, hazır giyimde Gap’ten değil Shein’den alışveriş yapıldığı, Amazon’un rakibinin Ali Baba olduğu, Tesla yerine BYD otomobillerin kullanıldığı bir dünyada Amerikan devleti gidişatı görüyor. 250 yıldır üstünlük ve ayrıcalık ülküsüyle kurulmuş bir ülkenin ikinciliğe tahammülü yok.

        ABD’nin gelişmesini sürdürmesi için ihtiyacı olan kaynaklar Trump’ın gözünü diktiği ülkelerde, kolaylıkla ele geçirebileceği Venezuela’dan ilk adımı attı. Mutlaka devamını getirmek için uğraşacaktır.

        HERKES AYNISINI YAPIYOR

        Trump kaba kuvvetle, şiddetle, ülkesinin askeri gücüyle eski tip bir sömürgeciliği tercih ediyor. Ama başka devletler de aynı stratejiyi farklı yöntemlerle uyguluyor. Başta Çin, ardından da Rusya sistematik bir şekilde Afrika’da yayılıyor. Devletleri ele geçirmiyorlar, Amerika gibi demokrasi yaymaya çalışmıyorlar, zamanının Fransa’sı gibi okullar inşa edip halkı eğitmeye ya da kendi kültürlerini yerleştirmeye kalkmıyorlar.

        İki ülke de görünürde sadece iş yapıyor gözüküyor ama yavaş yavaş yeraltı kaynaklarını ele geçiriyor. Eski sömürgecileri kovmakla övünen Afrika ülkeleri kazancını kendileriyle paylaşacağını söyleyen Rusya ve Çin’e kucak açıyor; bunun da bir tür sömürgecilik olduğu, sadece aktörlerin değiştiğini en azından şimdilik fark etmeden ya da görmezden gelerek.

        ABD de en azından Venezuela’dan kazanacağı paranın bir kısmını ülkeye harcayacağını vaat ederek destek bulmaya çalışıyor. Nitekim Venezuela’daki mevcut yönetim de işbirliğine hazır gözüküyor, halk da Maduro’nun devrilmesini kutluyor.

        ÇOK RİSKLİ

        Ancak ABD’nin kaba kuvvetle rekabette öne geçmesi içinde türlü riskler barındırıyor. Uluslararası kamuoyunun kınaması, Birleşmiş Milletler yönetmeliğinin çiğnenmesi, savaş suçu işlenmesi bu riskler arasında değil.

        İşlerin Trump’ın istediği gibi gitme ihtimali çok düşük. Bir kere Venezuela küçük bir ülke değil, en az iki California kadar yüzölçümüne sahip. Oluşacak yönetim boşluğunda militer ve paramiliter grupların iktidarı ele geçirmek fırsat kollama ihtimali var. Trump askeri müdahale tehdidiyle istikrar umuyor, ama direnişle karşılaşır ve Amerikan askerlerini yollamaya kalkarsa çatışma kaçınılmaz olacak. Eğer Venezuela bir iç savaşa sürüklenirse gıda ve enerji krizinin ötesinde tıpkı Suriye’de olduğu gibi yeni bir mülteci problemi ortaya çıkacak.

        ABD istediği yönetimi monte edip herhangi bir direnişle karşılaşmaz, ülkenin petrolünü işlemeye yönelik önünde hiçbir engel kalmasa bile bu planı hayata geçirmek pratikte kolay değil.

        Uzmanlar rafinerilerin tamirinin çok uzun zaman alacağını, Venezuela’nın tam kapasitesine ulaşana kadar dünyada petrol fazlasının oluşacağını ya da petrole olan ihtiyacın azalacağına dikkat çekiyor.

        Petrolü işleyecek, tesisleri tamir edecek, ülkeye yatırım yapacak şirketler ise tereddütlü. Şu anda sadece ABD’den Chevron halihazırda Venezuela’da petrol çıkarıyor. Başka Amerikan şirketleri de geçmişte ülkedeydi ancak sosyalist rejimler petrol işini devletleştirince hukuksuz bir şekilde borçları ödenmedi ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.

        1970’lerde Venezuela refah içinde bir ülkeydi. Hatta Paris-Caracas arasında Concorde uçuşları yapılıyordu. Yabancı yatırımcı için de cazip bir yerdi, ancak istikrarın kalıcı olmadığını gördüler. İkinci kez risk almakta tereddüt ettikleri petrol şirketlerinin şu ana kadar herhangi bir açıklama yapmamalarından belli.

        Bekleyip görmeyi tercih edecekler. Ama ne kadar bekleyecekler? Üç yıl? 10 yıl? ABD’nin bugüne kadar Güney Amerika’daki müdahaleleri genelde başarıyla ulaşamadı. Irak, Suriye, Libya müdahalelerden sonra diktatörlerin yönetiminden çok daha berbat bir halde; hala toparlanamadı. Venezuela da ABD’nin başlatıp bitiremediği bir savaş olabilir mi?

        MECBURDU

        Trump’ın hayal ettiği refaha—hem Venezuela hem ABD için—ulaşılması belki onlarca yıl sürecek. O da kuşkusuz bunu biliyor; hamleleri de kendisinin değil ABD’nin geleceği için. Ama üç sene sonra görevde olmayacak. Belki yerine gelecek kişi bu politikayı sürdürmeyecek, belki istese de gücü olmayacak.

        Venezuela hamlesi her halükarda büyük bir kumar. Ama uluslararası rekabette geriye düşme endişesi taşıyan ABD’nin kendi çıkarları doğrultusunda oynamak zorunda olduğu bir kumar.

        İşler Trump’ın hayal ettiği gibi tıkır tıkır işlerse—imkansıza yakın—uluslararası hukuk, savaş suçları, sömürgecilik tartışmaları da unutulur. Kissinger hayatının sonuna kadar New York elitinin davetlerinden eksik olmadı, bütün başkanlar ona büyük devlet adamı olarak akıl danışmayı sürdürdü. Onu eleştirenler bile içten içe ayrıcalıklı konumlarını ona borçlu olduklarını biliyordu.

        Birilerini elini taşın altına sokması gerekiyor. Ya da daha doğru bir benzetmeyle pis işleri birinin üstlenmesi, tetiğin birinin çekmesi gerekiyor. O kişi dün Kissinger’dı, bugün Trump. Kurşun hedefine varacak mı, bekleyip göreceğiz.