Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘Ahtapottan Öğrendiklerim’ (My Octopus Teacher), içinde bulunduğumuz ödül mevsiminin öne çıkan belgesellerinden biri… En iyi belgesel dalında BAFTA ve Oscar adayı olması bir yana, Director’s Guild of America (Amerikan Yönetmenler Birliği) gibi meslek birliklerinin ‘ilk 5 listeleri’nde de yer alıyor.

Festivaller dahil şimdiden 8 ödül kazanan ‘Ahtapottan Öğrendiklerim’, özünde bir doğa belgeseli… Ama ‘konulu film’ tadında ilerlediği ve kendi alt türüne yeni bir hava getirdiği kesin.

Öncelikle ahtapot ile insan arasında kurulan benzersiz bir dostluk öyküsü seyrediyoruz… Öte yandan, filmin ‘ana karakteri’ Craig Foster’ın ahtapotla bağ kurdukça bir iç aydınlanma ve kendini bulma süreci yaşadığını unutmamak gerek. Dolayısıyla, ‘Ahtapottan Öğrendiklerim’, iki karakterli bir dramı andırıyor.

Hikâye anlatımı, Craig Foster’ın çocukluğuna kadar uzanıyor. Belgesel sinemacı Foster’ın çocukluğu, Güney Afrika’da Cape Town yakınlarında, Atlantik Okyanusu kıyısında geçiyor. O yıllarda okyanusta yüzmeyi, şnorkel ve gözlükle dalıp ‘yosun ormanı’nda dolaşmayı çok seviyor… Yıllar sonra hayatı bir noktada tıkanıp kaldığında, yeniden okyanusa dönmeye karar veriyor.

Film, Craig Foster’ın geçmiş hikâyesini anlatırken, hayatının nerede ve nasıl tıkanıp kaldığının ayrıntılarına girmiyor. Ama altı çizilen çok önemli bir dönüm noktası var: Foster, Kalahari yerlileri üzerine belgesel çektiği dönemde doğadan uzaklaştığını ve bunun kendisine hiç iyi gelmediğini keşfediyor. Özellikle, iz sürücü Kalaharilerin doğadaki işaretleri okumaları, vahşi hayatla kurdukları organik bağ onu derinden etkiliyor. Kendi içindeki büyük boşluğu fark etmesini sağlıyor.

Hayatına nasıl yön vereceğini, oğluna nasıl babalık yapacağını bilemediği günlerde çocukluğunu geçirdiği aile evine dönüyor ve okyanusa sığınıyor. Hiç aksatmadan her gün uzun süreler boyunca yosun ormanına dalmayı alışkanlık ediniyor. Başlangıçta özellikle soğuk günlerde zorlanıyor ama bir yılın sonunda, sadece okyanusa, yosun ormanına değil suyun soğukluğuna da bağımlı hale geliyor…

Önceleri ‘orman’ın bir parçası olmaktan gözlem yapmaktan başka amacı yok. Fazla dikkat çekmemek ve canlıları korkutmamak için dalgıç giysisi ve tüp kullanmıyor. Dalış yaptığı yer, ‘kelp forest’ (varek ormanı) diye bilinen, birçok canlı türüne ev sahipliği yapmasıyla tanınan bir bölge… Orada dalmayı ve su içinde yüzmeyi, ‘ormanın üstünde uçabildiği üç boyutlu bir deneyim’ olarak tanımlıyor.

Ve bir gün, sinemacıların aşk filmlerinde ‘oğlan kıza rastlar’ diye adlandırdığı sahneyi akla getiren o karşılaşma anı yaşanıyor. Foster, kendini deniz kabuklarıyla kamufle eden dişi bir ahtapot görüyor. Kamuflaj tekniğindeki zekâ, beceri ve ustalık, Foster’ı o kadar şaşırtıyor ki onu yuvasına kadar takip ediyor. Sonraki günlerde her gün hiç aksatmadan yuvasının önüne gidiyor; bir süre sonra kamerasını da yanında getirmeye başlıyor.

Kamerasını yanında getirmesi, özellikle ‘rölantiye aldığı’ sinemacı kimliğinin ilk kez devreye girmesi anlamına geliyor; ama o tanışma günlerinde aklında film yok. Tek derdi, ahtapotu yakından gözlemlemek, onunla bağ kurmak ve yaşadıkları deneyimi kaydetmek…

Foster’ın antropomorfizmden, yani bir hayvanı insan gibi düşünmekten kaçınmak istediği için özellikle isim vermediği ahtapotun kuşkusuz bir ‘geçmiş hikâyesi’ var. Daha doğrusu, okyanusların sığ kıyılarında yaşayan tüm dişi ahtapotlar gibi onun da bir yaşam döngüsü, kendine özgü avlanma alışkanlıkları ve düşmanlarından korunma stratejisi var. Ama tüm bunları film ilerledikçe, özellikle finale doğru öğreniyoruz. İlk başta çekingen, utangaç ve ürkek bir deniz canlısı olarak geliyor karşımıza. Çünkü o filmin ‘gizli kahramanı’

‘Ahtapottan Öğrendiklerim’i alışageldiğimiz doğa belgesellerinden ayıran yanı işte tam da bu galiba… Ahtapotun Craig Foster’ı değiştiren karakter olması… Film, bilimsel veri ve bilgiler üzerinden değil kişisel hikâye üzerinden gelişiyor. Seyirciyi duygusal olarak yakalaması ve ödül sezonundaki başarısı, ‘asosyal’ yanıyla tanınan bir deniz canlısını karakter haline getirebilmesinden, onu bir hikâyenin içine yerleştirebilmesinden kaynaklanıyor… Türü hakkında öğrendiklerimiz bir yana, Craig Foster ile birlikte asıl onun kişiliği hakkında çok şey keşfediyoruz.

İlk karşılaşmayı takip eden günlerde Foster’ın en zorlandığı konu, hiç kuşkusuz ahtapotun güvenini kazanmak oluyor. Uzun süre her şey ince bir dengede ilerliyor. Öyle ki, anlık hatayla kameranın lensini düşürmeniz, ilişkiyi ciddi bir krizin eşiğine getirebiliyor.

İşte bu yüzden, Craig Foster için aralarındaki bağ, baştan sona sabır, özen, dikkat ve yüksek duyarlılık gerektiren bir süreç... Üstelik, ahlaki olarak doğal hayata hiçbir şekilde müdahale etmeme kararı aldığından duygusal olarak zor anlar yaşıyor. İlişki geliştikçe zorluklar ve acıları da paylaşıyorlar

‘Ahtapottan Öğrendiklerim’, düşündürücü olmaktan ziyade duygusal bir deneyim olarak etkiledi beni… Özellikle de Foster ile ahtapotun birbirlerine ilgi ve sevgi gösterdiği anlarda…

Çoğumuzun hayvanlarla yaşadığı bir deneyimdir… Onlarla konuşamayız ama iletişim kurduğumuzu, birbirimizi anladığımızı hissederiz. Craig Foster ile ahtapot da tam olarak bunu yaşıyor. Bir şekilde, duygusal bağ kuruyor; birbirlerini seviyorlar. Ahtapot cephesindeki gerçek hissiyatı, öyküyü bilemesek de o bağın, o sevginin Craig Foster’ı değiştirdiğini, onu yeni bir insan yaptığını görüyoruz…

Ahtapotun gündelik hayatındaki tehlikeleri ve onlarla baş edebilme gücüne tanık oldukça, biz de Foster gibi ona daha çok bağlanıyor; içinde bulunduğu yaşam döngüsünün zorluğundan ve türünün dişisi olarak gösterdiği özveriden etkileniyoruz. Öyle ki, bazı anlarda biz de ahtapota dokunmak ve sevgi göstermek istiyoruz. Çocukluğundan beri ahtapotu bir çeşit ‘deniz canavarı’ gibi; kolları ve vantuzlarıyla ürpertici bir canlı veya bir av olarak görenler için yaşanılası bir deneyim bu…

Ahtapotla özdeşleştiğimiz bir film seyrediyoruz. Tam da burada yönetmen Pippa Ehrlich’in pijamalı köpek balıklarının filmin kötü canavarları olarak görülmesinden dolayı çok üzüldüğünü belirtelim. Bölgede saatlerce dalış yapan ve çekim yapan Ehrlich, bir söyleşisinde pijamalı köpek balıklarıyla çok iyi anlaştığının altını özellikle çiziyor.

‘Ahtapottan Öğrendiklerim’ dostluk konsepti üzerinden gelişen, hedefine odaklanmış, fazlalıklardan arınmış iddiasız, sade bir belgesel… Ama üstüne düşünmeye başladığınızda, zorluk derecesi yüksek bir film olduğunu anlamak zor değil. Merak edip araştırdığınızda, 2010’dan itibaren gelişen zorlu ve karmaşık bir çekim süreci çıkıyor karşımıza.

Başlangıçta Craig Foster’ın ahtapotla yaşadığı deneyimleri kaydetmek dışında başka hedefi yok. Arada filmin görüntü yönetmeni Roger Horrocks’un çekimler yaptığı, birlikte bölgedeki canlı yaşamını yansıttıkları, ‘Blue Planet II’ dizisinin beşinci bölümü olarak yayınlanmış bir TV belgeseli dahi var. Ama ahtapot üzerine kurulu film fikri çok daha sonra, yönetmen Pippa Ehrlich’in Foster’a katılmasıyla şekilleniyor. Foster, Pippa Ehrlich’i ‘Yıllar boyunca kaydettiği yüzlerce saat tutan çekimlerden ne çıkarabiliriz?’ diye konuşmak ve iş birliği yapmak için çağırıyor. Pippa Ehrlich ile birlikte, işte tam da bu aşamada, asıl anlatılması gereken öykünün ahtapotla ilgili olduğunu keşfediyor; özellikle bu konuda ellerinde çok iyi çekimler olduğunu fark ediyorlar. Öyküleme üzerine çalışırken ve ek çekimler yapmayı sürdürürken, bir noktada her şeye dışarıdan bakacak ve hikâyeyi şekillendirecek bir dış göze ihtiyaç duyduklarını anlayıp, ikinci yönetmen olarak James Reed’i çağırıyorlar. James Reed, ahtapotun hikâyesine paralel olarak Foster’ın yaşadığı değişim sürecine odaklanmayı önerince, bizim seyrettiğimiz filmin konsepti ilk kez kafalarında şekillenmeye başlıyor. James Reed’in çektiği ve Foster’ın tüm hikâyesini söze döktüğü röportaj kayıtları ile yeni senaryoya uygun olarak yapılan ek çekimlerin ardından çok uzun, zahmetli bir kurgu süreci başlıyor.

Kurgunun filmin başarısındaki payı kuşkusuz çok büyük. Kurgu masasındaki Pippa Ehrlich ile Dan Schwalm’ın yüzlerce saat süren çekimlerden çıkardıkları 85 dakikalık film, bana sorarsanız taşı yontup heykel yapmak gibi bir şey… Öte yandan, yıllar boyunca farklı kameralar ve Foster’ın oğlu Tom Foster’ın dahil olduğu farklı kameramanların yaptığı çekimleri, aynı renk tonlarında buluşturmak, tek görüntü yönetiminin elinden çıkmış izlenimini vermek de hiç kolay değil. Bu sorunun bilgisayar üzerinden dijital olarak çözüldüğünü tahmin etmek mümkün. Sonuçta, başlangıçta amatörce geliştirilmesine ve dar kadroyla çekilmesine karşın, post prodüksiyon aşamasında son derece profesyonel bir yapıma dönüşüyor. Özetle, başta sualtı sahneleri olmak üzere, görüntü ve ses kalitesi çok yüksek bir belgesel bekliyor sizi…

Kuşkusuz ‘yosun ormanı’nda hayat çok kolay değil… Orada şiddet, acı ve hüzün de var… Ama orada yaşananların benim üzerimdeki etkisi tanımlayamadığım bir huzur oldu… ‘Ahtapottan Öğrendiklerim’ başka bir dünyaya kaçıp gitmek gibiydi... Netflix’te uzun süredir gösterimde. Hâlâ seyretmemiş olanlara tavsiye ederim.

7/10

.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00