Türkiye'deki sinema salonlarında 2025 yılı içinde ilk kez vizyona giren ve dijital platformların içeriğine dahil olan yeni filmler arasından 20 filmlik bir seçki... İçlerinde Türkiye’de 2025’in ilk aylarında gösterime giren, 2024 tarihli filmler de var. Kuşkusuz, öznel bir liste. Alfabetik sırayla:
Aydınlık Hayallerimiz
(All We Imagine as Light)
Farklı kuşaklardan gelen üç kadının hikâyesini anlatıyor bize. Hikâye kadınlar arasındaki dayanışma ve etkileşim üzerine kurulu. Aynı zamanda özgürleşme ve kendini bulma üzerine bir film seyrediyoruz. “Aydınlık Hayallerimiz” feminist bakış açısı taşıyan bir işçi sınıfı filmi... Yönetmen Payal Kapadia, ilk sahnelerden itibaren Mumbai’nin veya Hindistan’ın gelişen ekonomisinin ardındaki insan emeğinin altını çiziyor. Ama filmde sınıfsal çatışmalardan ziyade patriyarkal toplumun kadınlar üzerindeki baskısını öne çıkardığı kesin. Kapadia’nın başarısı, eril iktidarı erkekler üzerinden değil, kadınların gündelik hayatta yaşadığı baskılar üzerinden göstermesi… “Aydınlık Hayallerimiz”, duygusu giderek güçlenen bir film. Başlarda her şeye uzaktan mesafeyle bakıyoruz. Kapadia’nın anlatımı değişmiyor ama film giderek bizi daha çok içine çekiyor. Karakterleri tanıdıkça, iç dünyalarında olup bitenleri hissettikçe onları daha çok seviyoruz. Kapadia’nın filminde, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımındaki hümanizm boyutunu akla getiren bir yaklaşım var.
Büyük Yolculuk
(Grand Tour)
1918’de, Uzakdoğu Asya’da, Büyük Britanya egemenliğindeki Rangoon’dayız. Kendini evlenmeye hazır hissetmediği için nişanlısından kaçan beyaz takım elbiseli İngiliz Edward’ı tanıyor ve onun peşine düşüyoruz. Onunla birlikte İngiliz sömürgeciliğinin Uzakdoğu’da kapsadığı o geniş coğrafyanın, Singapur, Bangkong ve Hong Kong gibi birçok durağına uğruyoruz film boyunca. İkinci yarıda ise onu arayan nişanlısı Molly’nin yolculuğuna tanık oluyoruz. Edward, tipik bir erkek gibi hayatın anlamını arıyor. Molly ise inatla aşkın peşine düşüyor. Karakterlerin Portekizce konuşması, dublajlı bir filmde olduğunuzu düşündürebilir önce. Ama hayır, filmin kurduğu dünya içinde İngiliz karakterler gerçekten Portekizce konuşuyor. O noktada, her şeyi yönetmen Miguel Gomes’in Portekizli olmasına bağlayabilirsiniz. Alt metinlerdeki her şeyin sömürgecilikle ilgili olduğunu düşündüğünüzde ise Portekizce’nin Güney Amerika’da konuşulan bir başka sömürgeci dili olduğu geliyor aklınıza. Kaldı ki, Edward ve Molly dışında yolculuk boyunca yerli halklar kendi dilini konuşuyor. Portekizce ve İngilizce dışında Uzakdoğu’da konuşulan 6 dil daha var filmde. Günümüzde çekilen ve filmin geçtiği bölgelerin kültürünü anlatan belgesel sahneleri de unutmamak gerek. “Büyük Yolculuk” İngiliz sömürgeciliğinin Uzakdoğu’ya ne getirip götürdüğüne bakan, Batı ile Doğu’yu karşılaştıran benzersiz bir film. Burma’nın Myanmar’a, Siyam’ın Tayland’a dönüştüğü; sömürgecilerin birçok iz bıraktığı ama ruhunu değiştiremediği büyüleyici bir coğrafyadayız. Birçok seyircinin ilk 30 dakikasını bile aşmakta zorluk çekebileceği “Büyük Yolculuk”, 2025’in belki de en orijinal filmlerinden biri. (MUBI)
Chuck’ın Hayatı
(The Life of Chuck)
Anbean yok olan bir evren, Carl Sagan, dans, matematik ve gelecekten geçmişe doğru ilerleyen ters bir hikâye kurgusu… Hikayesini özetlemek veya tüm filmi karakterler üzerinden birkaç cümleyle anlatmak çok zor. Sözgelimi, her şey Charles Krantz ile ilgili ama filmin ilk yarım saatinde onu sadece gizemli reklamlarda görebiliyoruz.” Sahi, kim bu Charles Krantz?” diyoruz ve sonraki bölümlerde onu gerçekten tanıyoruz. “Chuck’ın Hayatı”nı seyrederken her şeyi hemen birbirine bağladığımı asla söyleyemem. Filmin hayata bakışının beni ve fikirlerimi yansıttığını da öne süremem belki. Ama filmin içinde olmaktan keyif aldığım kesin. Giderek artan bir ilgiyle seyrettim. Bunda Mike Flanagan’ın yönetmenliği ve senaryosu kadar, Stephen King’in 2020 tarihli novellasının da büyük payı var. Filmler öncelikle kurdukları görsel dünyalar, anlatımları ve hikâyeleriyle çekerler bizi. “Chuck’ın Hayatı” da böyle bir film. Ayrıca Charles Krantz’ı canlandıran Tom Hiddleston ve Benjamin Pajak başta olmak üzere oyuncular gayet iyi. Meslek hayatı boyunca Luke Skywalker karakterinden ve Star Wars evreninden kurtulamayan Mark Hamill’in kariyerindeki en iyi performanslardan birini seyrediyoruz. Herkes rolüne o kadar iyi oturuyor ki, “Casting mükemmel” diyorsunuz. Flanagan’ın yönetmenliğinde en çok sevdiğim şey ise melankolik dinginlik olarak tanımlayabileceğim o duygu oldu. Film bittiğinde bile bir süre çıkamadığınız bir duygu…
Çatışma
(Warfare)
Film, 2006 yılında Irak Savaşı’nda yaşanan gerçek bir hikâyeyi anlatıyor. Filmi Alex Garland ile birlikte yazıp yöneten Ray Mendoza’nın başından geçen bir olay bu… 19 Kasım’da Ramadi Muharebesi sırasında Amerikan askerleri, bölgede, sivillerin oturduğu bir evi gece baskınıyla ele geçiriyor. Anladığımız kadarıyla amaç, ertesi gün orada gizlenmek ve gözlem yapmak… Ancak önceden hesap edilemeyen bir durum nedeniyle baskını komşu evlerden gizleyemiyor ve sabah saatlerinden itibaren bölgedeki sivil silahlı güçler tarafından dikkatle gözlendiklerini fark ediyorlar. “Çatışma”, alışageldiğimiz tarzda bir kahramanlık hikâyesi değil. Hedefine ulaşamayan ve tüm askerlerin hayatını kaybetme riskinin giderek büyüdüğü başarısız bir operasyonun hikâyesi... Elbette silahlı çatışma sahneleri var ama film daha çok beklemek üzerine… O yüzden aksiyondan ziyade gerilim ağır basıyor. Üstelik klostrofobik bir gerilim… Film başta Ray Mendoza dışında o gün orada bulunan ve hayatta kalan askerlerin tanıklıkları üzerinden yaşananları anlatmayı hedefliyor. Ama tüm hikâyeye bir metafor gibi bakmak olası. Çünkü Amerikan askerlerinin filmde yaşadığı tecrübe, evlerinden çok uzaklarda, tümüyle yabancı oldukları bir dünyada savaşmanın ne kadar zor ve aynı zamanda anlamsız olduğunun göstergesi gibi… Zorla ele geçirdikleri evin, ertesi sabah onlar için bir kapana dönüşmesi, ABD karşıtı yerel güçlerin fark ettirmeden evi sarmaları, hatta burunlarının dibine kadar girmeleri, Irak Savaşı’nın bir metaforu gibi… Sahip oldukları tüm ileri teknolojiye ve ateş gücüne rağmen karşı tarafın eski moda silahlarına karşı koymakta zorlanmaları kayda değer bir nokta. (Prime Video)
Fenike Planı
(The Phoenician Scheme)
Eksantrik girişimci baba Anatole “Zsa Zsa” Korda (Benicio Del Toro)… Hayatına yön vermeye çalışan kızı Liesl (Mia Threapleton)… Aidiyet arayışı içindeki Bjorn (Michael Cera) ve onları bir araya getiren Fenike Planı itibarıyla baktığımızda, Wes Anderson’ın önceki filmlerindeki izleklerinden hiç uzaklaşmadığını görüyoruz. Korda, para kazanmaya odaklı uluslararası bir iş insanı... İş dünyasında “Bay Yüzde 5” diye tanınıyor. Birçok düşmanı var ve etik açıdan çok temiz bir sicilinin olmadığı, hayatını yasalardan kaçarak sürdürdüğü belli. İşi yüzünden eşleri ve çocuklarına zaman ayıramayan, ailesinden uzak kalan biri aynı zamanda. Filmin hemen başında suikast teşebbüsünden kıl payı kurtuluyor Korda. Öyle ki, kısa süreliğine öte dünyaya gidip geldiğini, hatta yargılanmak üzere bir tür ilahi mahkemeye çıktığını dahi görüyoruz. Mucizevi şekilde hayata tutunmasının ardından yıllardır uzak kaldığı kızı Liesl ile yeniden bağ kuruyor. İlk görüşmelerinde, kızının şaşkın bakışları arasında tüm mirasını ona bırakacağını ve işlerinin başına geçmesi gerektiğini söylüyor. Rahibelik yemini etme aşamasına gelen Liesl, babasının yerini alma konusunda hiç gönüllü olmasa da en azından deneme sürecini kabul ediyor. Deneme süreci sırasında Korda, kızı Liesl ile birlikte Fenike Planı’nı hayata geçirmeye çalışıyor. Hayali Ortadoğu ülkesi Fenike’nin altyapısını yeniden kurmak için hazırladığı idealist bir plan bu. Aslında onun gibi birinden pek beklenmeyen bir girişim… Sadece bir plan değil, büyük bir hayal. Başta kızı olmak üzere herkesi şaşırtıyor, hatta güven vermiyor. Beri yandan gereken parayı bulmak için elinden geleni yapıyor. Hikâye örgüsü de Korda ve Liesl’in para arayışları üzerinden şekilleniyor. “Fenike Planı”, mizah duygusu, kadraj düzenlemeleri, simetrik çerçeveleri ve lens tercihleriyle tipik bir Anderson filmi…
Flow: Bir Kedinin Yolculuğu
(Flow)
Letonyalı yönetmen Gints Zilbalodis’in senaryosunu Matiss Kaza ile yazdığı film, bir kedinin sel felaketi nedeniyle yaşadıklarını anlatıyor. “Flow”un dikkat çeken ilk özelliği, insanların ortalıkta hiç görünmemesi ve film boyunca bu konuda hiçbir açıklama yapılmaması… İnsanları değil; onlara ait terk edilmiş evler, tekneler, eşyalar, tarihi kentler, heykeller görüyoruz. Filmin görsel atmosferini ve hikâyesini belirleyen bir yaklaşım bu... Devasa boyuttaki dikilitaşların ve heykellerin etkisiyle yarı masalsı esrarengiz bir coğrafyadayız. Sular altında kalan yapıların görüntüleri, insan uygarlığı karşısında doğanın gücünün kanıtı gibi… Doğa filmde cömert, güzel, korkutucu ve asıl önemlisi kontrol edilemez bir güç olarak tasvir ediliyor. “Flow”un ikinci özelliği, hayvanların konuştuğu veya insan jestleriyle hareket ettiği bir film olmaması… En güçlü yanlarından, hatta başarısının sırlarından biri, hayvanların doğal halleriyle karşımıza çıkması… Tek kelime diyaloğun olmadığı filmde hayvanların beden dili, doğal yüz ifadeleri ve çıkardıkları sesler, anlatımın en önemli unsurları haline geliyor. Köpeğin menfaat beklemeden sunduğu arkadaşlık; can havliyle tırmandığı teknede karşısına çıkan kapibaranın yoldaşlığı ve yırtıcı kâtip kuşu ile balinanın varlığı, kediyi yavaş yavaş değiştiriyor. Teknenin dümenindeki kâtip kuşunun hep birlikte almaları gereken önemli kararı kediye bırakması, hikâyenin kritik anlarından biri… Yol arkadaşlarının sahip olduğu hoşgörü, cesaret ve vicdan gibi değerler belli ki kediyi de değiştiriyor. Belirli bir noktadan sonra iyilik için risk almak gerektiğini, iyiliğin iyilik getirdiğini anlıyor. Tüm film hayvanların davranışları, duyguları, eylemleri üzerine… İçimizi iyilikle dolduran etkileyici anlara tanık oluyoruz.
Hâlâ Buradayım
(Ainda Estou Aqui)
Film, Brezilya’da askeri diktatörlük döneminde yaşanan gerçek bir olayı konu alıyor. 1970’li yıllarda Orta ve Güney Amerika ülkelerinde kurulan askeri diktatörlükleri gerçek olaylar üzerinden anlatan filmlerin arasında “Hâlâ Buradayım”ın ayrıştırıcı yanı, faşizmi bir ailenin yaşadığı kayıp üzerinden anlatması; sadece kaybın acısına odaklanması ve bunu yaparken duygusal aşırılıklardan mümkün olduğunca uzak durması… Benzer politik filmlerde gördüğümüz karakter değişimleri, bilinçlenme süreçleri, ahlaki ikilemler, vicdani hesaplaşmalar, nefret edeceğimiz faşist karakterler yok bu filmde. Onun yerine acıyla baş etmeye çalışan bir aile var sadece. Ve tabi ki o aileyi ayakta tutma görevini üstlenen Eunice (Fernanda Torres)… Sorgulamaların yapıldığı ordu merkezinde uzaktan veya arka fonda birkaç işkence sahnesi görüyoruz. Ama yönetmen Walter Salles faşizmin şiddetini, dolaylı yollardan, ailenin yaşadıkları üzerinden anlatıyor asıl olarak.
Hind Rajab’ın Sesi
(Sawt Hind Rajab)
Tunuslu sinemacı Kaouther Ben Hania’nın yazıp yönettiği film, 29 Ocak 2024 tarihinde Gazze’de yaşanan gerçek bir olayı anlatıyor. O gün, İsrail ordusunun saldırıları sürerken Kızılay gönüllüleri, Almanya’dan bir telefon alıyorlar. Arayan kişi 6 yaşındaki yeğeninin Gazze’de bir aracın içinde mahsur kaldığını söylüyor. Telefon hattındaki Ömer (Motaz Malhees), Almanya’daki amcasının sözünü ettiği yeğeniyle hemen iletişim kuruyor. Hattın ucunda Hind Rajab adında 6 yaşında bir kız çocuğunun sesini duyuyor ve kurtarma operasyonunu başlatmak için hemen harekete geçiyor. Kaouther Ben Hania, “dökü drama” diyebileceğimiz bir tarzda anlatıyor olup bitenleri. O gün yaşananlara sadık kalıyor ve gerçekçi şekilde Hind Rajab’a ulaşmak isteyen Kızılay çalışanlarının çabasına odaklanıyor sadece. Aralarında bazen tartışıyor ve anlaşmazlığa düşüyorlar. Zor anlar yaşıyor, yer yer çaresizlikten ne yapacaklarını bilemiyorlar. Tıpkı “Onların yerinde biz olsak ne yapardık?” diye düşünen seyirciler gibi… Bu arada film ilerledikçe, Kızılay gönüllülerinin orada tam olarak ne yapmaya çalıştığını adım adım keşfediyoruz. Onlar Hind Rajab’la iletişimde kalmak için çaba gösterirken bizim aklımızdan birçok duygu ve düşünce geçiyor. Kaouther Ben Hania, slogan atmıyor, politik analizler yapmıyor, karakterlerine iddialı laflar ettirmiyor, duygu sömürüsüne girmiyor, büyük sinemasal anlar için çaba göstermiyor. Politik ve ajitatif olmak yerine, yorumsuz bir hikâye anlatıcısı olmayı tercih ediyor. O yüzden sağlam bir sineması var.
Kara Torba Operasyonu
(Black Bag)
Hikâyenin yapısı, “Kim yaptı?” (Whodunnit?) polisiyelerini akla getiriyor. George’un evinde verdiği ve tüm şüphelileri davet ettiği akşam yemeği, casus filmlerinden alışık olduğumuz tarzda bir sahne değil. Tecrübeli senaryo yazarı David Koepp, iki çiftin barda buluştuğu sahneden başlayarak paralel kurguyla ev sahipleri ve misafirleri bize ustalıkla tanıtan, tam da yönetmen Steven Soderbergh’in sevdiği tarzda, karakterlerin psikolojilerini derinleştiren bir bölüme imza atıyor. Severus operasyonunun ne olduğunu dahi anlamadan karakterler arasındaki çatışmaların, ego savaşlarının orta yerinde buluyoruz kendimizi. Koepp’un senaryosunun asıl başarısı “casusluk entrikası”ndan ziyade, İngiliz istihbarat teşkilatında çalışan 6 profesyonel veya 3 çift arasındaki psikolojik gerilimi incelik ve başarıyla kurması… “Katil kim?” polisiyelerini akla getiren finalde, entrikanın netleşmesinden ziyade 6 kişi arasındaki ilişkilerin, çatışmaların nereye varacağını daha çok merak ediyoruz. Olaylar geliştikçe, sadakat daha genel bir tema olarak sivriliyor. Asıl mesele, altı karakterin öncelikli olarak neye veya kime sadık olduğu… Kimi sevdiği insana, kimi inancına, kimi siyasi fikrine veya ahlaki ilkelerine sadık kalıyor. Kişisel bağlılıklar öylesine önde ki, mesleki etik ve yurtseverlik, açıkçası pek gündeme gelmiyor. Derin devlet ve benzeri yapılanmaların tüm çirkin planlarını dayandırdığı “Çoğunluğun iyiliği için…” bahanesi burada da karşımıza geliyor. Filmin çok dallanıp budaklanmayan politik alt metni de bu fikrin eleştirisine dayanıyor.
Konsey
(Conclave)
İngiliz yazar Robert Harris’in 2016’da yayımlanan aynı adlı romanından Peter Straughan tarafından filme uyarlanan, Edward Berger’in yönettiği “Konsey”, papanın ölümünün ardından yaşanan hayali bir seçim sürecini anlatıyor. “Vatikan’ın kime emanet edilmesi gerektiği” sorusundan yola çıkan hikâye, papa seçimlerinin kendine özgü kuralları ve yapısıyla ilgili… Öyle bir seçim ki, papa olmak istemeyen kardinaller dahi aldıkları oylarla kendilerini rekabetin içinde bulabiliyorlar. “Konsey”e baktığımızda gözümüze çarpan ilk noktalardan biri Kilise içindeki reformist – muhafazakâr veya liberal – gelenekçi çatışması… Gelenekleri ve geçmişi bir yana bırakarak, Vatikan’ı Katolik Kilisesi’nin anlamını yeniden düşünmeye çağıran bir film seyrediyoruz. Tam da bu nedenle, filmin Katolik dünyasını ikiye bölmesi şaşırtıcı değil. Dini çevrelerde filmi gönülden destekleyip övenler kadar, yerden yere vuranlar da var. Tüm bu tepkiler, “Konsey”in hedefine ulaştığının, önermesini en hassas ve doğru yerden kurduğunun açık kanıtı.
Kutsal İncirin Tohumu
(Dâne-ye anjîr-e ma'âbed)
Olaylar İran’da geçer. Baba İman, soruşturma yargıçlığına atanır. Anne eşinin terfi etmesinin aile üstünde çok olumlu etkileri olacağını düşünür. Ama Mehsa Amini’nin gözaltında öldürülmesinin ardından başlayan protesto gösterileri ve babanın evine getirdiği zimmetli silah, ailenin hayatını olumsuz yönde etkileyip değiştirmeye başlar. Yönetmen Muhammed Resulof, İran’daki baskıcı teokratik rejimi, İman ile ailesi arasına giren devlet malı silahla özdeşleştiriyor. İman, olaylar ilerledikçe eş ve baba kimliğini tümüyle bırakıp, rejimin aile içindeki temsilcisi haline geliyor. Protestolara aktif olarak katılmasalar dahi olayların başlamasıyla kızları Rezvah ve Sana’nın kalbinin kimlerden yana olduğunu hissetmek hiç zor değil. Mehsa Amini Olayları’yla politikleşen bir nesli temsil ediyorlar. Evdeki silahın kaybolmasının ardından kızları ile eşi arasında kalan anne Najmeh’nin ise anahtar karakter olduğunu söylemek olası. Rejimi temsil eden soruşturma yargıcının eşi olarak mı, yoksa gelecekleri tehdit edilen iki kızın annesi olarak mı davranması gerektiğine karar veremiyor. Filmin kalbinde yatan meselenin itaat etmek ya da etmemek ikileminde düğümlendiği söylenebilir. Sözgelimi, İman, soruşturma yargıcı olarak nerdeyse hiç direnmeden itaat etmeyi seçiyor. Eşi Najmeh, itaat etmekten yana olduğunu saklamıyor. Kızlar ise rejimin dayattığı itaat zincirini kırıyor ve ebeveynlerini değişime zorlamak istiyorlar. Resulof’un burada protestoların ardındaki asıl güce, yani yeni kuşaklara dikkatimizi çekmek istediği aşikâr.
Manevi Değer
(Affeksjonsverdi)
Yıllarca birbirlerine uzak kalan film yönetmeni baba ile iki kızı arasındaki ilişkileri anlatan film bir aile dramı… Norveçli yönetmen Joachim Trier, İskandinav sinemasının ilham verici efsane yönetmeni Ingmar Bergman’ı akla getiren bir hikâyeyle yola çıksa da onun kadar karanlık bir yere götürmüyor bizi. Manevi olarak tutunacak çok dalımız var filmde. Kaldı ki, karakterler o kadar karanlık değil. Bergman filmlerinde mutsuzluğumuzun ve başkalarını mutsuz etmemizin baş sorumlusu insan ruhunun karanlık yanıdır. “Manevi Değer”de ise kötülüklerin kaynağı İkinci Dünya Savaşı yıllarına, Norveç’deki Nazi yandaşlarına kadar gidiyor. Borg ve iki kızının yaşadığı sorunların kökeninde somut ve fiziksel acılar var. Sanat yoluyla geçmişteki acılardan kurtulmak, iyileşmek mümkün mü, sorusu finalde her şeyin önüne geçiyor. “Manevi Değer”, sinema sanatı üzerine bir film aynı zamanda… Gustav Borg’un en derinlerindeki duygularını sadece sinemayla ifade eden bir yönetmen olması, hikâyenin üzerine bina edildiği düşüncelerden biri...
Nickel Boys
Daha önce belgeseller çeken yönetmen RaMell Ross, ilk konulu filminde alışılmışın çok dışında bir kamera kullanımıyla çıkıyor karşımıza. Filmin büyük bölümünü iki karakterin bakış açısıyla çekip tamamlıyor. Diğer bir deyişle, onlar ne görüyorsa biz de onu görüyoruz. Senaryo da filmdeki kamera kullanım tekniğine göre kuruluyor. Colson Whitehead’in 2019’da yayımlanan “The Nickel Boys” adlı romanından uyarlanan filmin önemli bir kısmı, sivil haklar hareketinin giderek yükseldiği, Afrika kökenli ABD yurttaşlarının anayasal hakları için mücadele ettiği ve bazı kazanımlar elde etmeye başladıkları bir dönemde, yani 1960’larda geçiyor. Aynı dönemde, ırkçı beyazlar, siyahlar üzerindeki yasa dışı şiddet ve baskıyı artırıyorlar. İşlemediği suç nedeniyle mahkûm edilip ıslahevine gönderilen Elwood, ıslahevine geldiğinde ayrımcılığın en üst düzeyde uygulandığına tanık oluyor. Üzücü olan nokta ise ıslahevindeki siyahların öğrenilmiş çaresizliği kader gibi kabullenmeleri... Spencer’a bağlı olarak çalışanların otoriteye bağlılığı, gençler arasında dayanışma yerine akran zorbalığının hâkim olması, durumu daha da kötüleştiriyor. Daha da korkunç olan ise Spencer ve diğer beyazların, sadece dayakla, kötü muameleyle yetinmemeleri; iktidarlarını pekiştirmek için gençleri öldürmekten kaçınmamaları… Tüm bunların devlete ait, “sürekli denetlenen” bir ıslahevinde, 1960’ların ikinci yarısında gerçekleşmesi, ırkçılığın dehşeti hakkında net bir fikir veriyor. (Prime Video)
Savaş Üstüne Savaş
(One Battle After Another)
Paul Thomas Anderson’ın uzun süren hazırlıklarının sonunda 161 dakikalık bir film olarak karşımıza gelen “Savaş Üstüne Savaş”, Thomas Pynchon’ın “Vineland” adlı romanını şekillendiren ana hikâyeyi alıyor ve 21. Yüzyıl’a adapte ediyor. Anderson, 1968 kuşağının hippilerinin yerine French 75 adlı yasa dışı hayali devrimci örgütü koyuyor. Hangi yıllarda olduğumuz belirtilmese de Anderson’ın olayları Donald Trump dönemine uzanan bir tarihsel çerçevenin içine yerleştirdiği belli oluyor. Anderson, French 75 adlı yasa dışı örgütün iki ayrı dönemde verdiği iki ayrı savaşa odaklanıyor. Zaten filmin adı da bunu işaret ediyor. Dolayısıyla, filmi iki savaş arasındaki farklılıklar ve ABD’de Antifa olarak anılan anti faşist sivil hareket üzerinden okumak gerek. “Savaş Üstüne Savaş”, Donald Trump’ın 2016’da iktidara gelmesinden sonra ABD’de yükselen anti faşist hareket üzerine düşünmeye çalışan bir film gibi geliyor bana. “Antifa” olarak anılan ve birçok farklı gruptan oluşan söz konusu siyasi hareketin gelecekte kendine çizeceği yönü tartışan bir film olarak okumak da mümkün. Hikâyenin bütününe baktığımızda, Anderson’ın şiddete başvurmayan politik hareketleri desteklediği kesin. Öte yandan, halkın kendini Lockjaw gibilerinin temsil ettiği faşizme karşı savunması için örgütlenmesi gerektiğine inandığı belli oluyor.
Senden Geriye Kalan
(Ally baqi mink - All That's Left of You)
Filmi yazan ve yöneten Cherien Dabis, Yafa kökenli Filistinli ailenin 1948’den 2022’ye kadar uzanan hikâyesini, üç kuşağın yaşadığı zulüm ve sıkıntılar üzerinden anlatıyor. Elindeki hikâyenin hassasiyetine rağmen Cherien Dabis, duygu istismarından uzak duruyor. Üç kuşak boyu hikayesini anlattığı ailenin derdi hep aynı aslında. Savaşmak değil, sadece çocuklarını yetiştirmek ve hayata tutunmak istiyorlar. 1948’de Yafa’da yaşarken Araplar ve Yahudiler arasındaki savaşın içinde değiller. Sadece portakal yetiştirmek istiyorlar. 30 yıl sonra yeni kuşak ebeveynlerin de çocuklarını yetiştirmekten başka hiçbir amaçları yok yine. Önceki kuşakların öfkesinin çocuklarına geçmesini istemiyorlar. Çocuklarının eylemlere katılmasını yasaklıyorlar. Yafa’da olduğu gibi İsrail ordusuyla savaşmak değil, sadece hayatlarını sürdürmek istiyorlar ama bu, İsrail ordusunun zulmü nedeniyle bir türlü mümkün olmuyor. Cherien Dabis’in oynadığı Hanan karakterinin 2022 yılında Tel Aviv’de konuştuğu bir Yahudi, yaşlı gözleriyle halk olarak çektikleri çilelerden söz ettiğinde; Hanan “Evet, biliyoruz çünkü hepsinin acısını bizden çıkarıyorsunuz” anlamına gelen bir cümle kuruyor ve o cümle filmi mükemmel şekilde özetliyor.
Silahlar
(Weapons)
Pennsylvania’da Maybrook kasabasındaki bir ilkokul öğretmeni çarşamba sabahı sınıfına girdiğinde, içeride sadece bir öğrencinin olduğunu görüyor. Asıl gürültünün evlerde koptuğu daha sonra anlaşılıyor; çünkü anne babalar sabah kalktıklarında çocuklarının evde olmadığını fark ediyorlar. Güvenlik kamerası kayıtlarının dikkatle incelenmesi sonucunda, o gece 17 çocuğun aynı anda, 02:17’de yataklarından aniden kalkıp evlerinden çıktıkları anlaşılıyor. Akıl almaz bir gizemin yavaş yavaş çözüldüğü filmdeki şiddet ve kan dozu, gerçekten yüksek. Korku türüne dahil olmasının nedeni, zaten aşırıya kaçan bu şiddet sahneleri… Gerilim unsuru da iyi çalışıyor. Yönetmen Zach Cregger’in filmi uzun süre “polisiye gizem” janrında geliştirmesi, korku ve gerilim için çok acele etmemesi, bence çok doğru karar. İlk filmi “Barbarian”da olduğu gibi hikâyenin kuruluşunda bazı pürüzler var ama yine de filmin kendi içindeki mantığı düzgün işliyor. Özellikle, hikâyenin ilk yarısı ve genel yapısı özgün bir doku taşıyor. Korku gibi seyircilerin hep aynı şeyleri izlemekten hiç vazgeçmediği statik bir türde böylesi bir filme şapka çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Zach Cregger, abartılı korku şovlarına girmiyor ama türün gereklerini yerine getiriyor.
Şişli Kız
(Pigen med nalen)
İlk sahnelerden itibaren, Kopenhag’da yaşayan Karoline (Vic Carmen Sonne) için dünya gerçekten de korkunç bir yer. Açılış sahnesinde kirayı ödeyememesi nedeniyle evinden atılıyor. Tuvaletsiz, banyosuz döküntü bir çatı katına yerleşiyor. Uzun süre hiçbir haber alamadığı eşi Peter (Besir Zeciri), Birinci Dünya Savaşı’ndan yüzünün yarısını kaybetmiş olarak, tanınmaz halde dönüyor. Öldü sandığı eşinin yokluğunda kurduğu ilişki, geleceğe dair Karoline’in içinde büyük umutlar yeşertiyor ama olaylar umduğu gibi gelişmiyor. Savaşın acımasızlığını yansıtan Peter – Karoline ilişkisi hikâyenin genel çerçevesini belirlese de filmin kalbindeki asıl mesele, Dagmar ile Karoline arasındaki kadın dayanışmasında düğümleniyor. Olaylar geliştikçe sinema tarihinin en şaşırtıcı ve ürpertici kadın dayanışma öykülerinden birini seyrettiğimizi fark ediyoruz. Filmin hiçbir noktasında bilgiç bir ahlakçılık yok. Karoline ve Dagmar’ın hikâyelerine baktığımızda zor dönemlerde belirleyici olanın, iyilik, kötülük gibi soyut kavramlar değil, içgüdülerimiz olduğunu daha iyi anlıyoruz. İçgüdüler bazen iyiliğe bazen kötülüğe sürüklüyor insanı. Filmin geçtiği dönemde tüm karakterler için en zoru, galiba akıl ve ruh sağlıklarını korumak… İlk yarıda, filmin en ürpertici yanının, Peter’in savaşta aldığı o korkunç yara olduğunu; tüm öykünün Karoline’in içinde düştüğü ikilem üzerinden şekilleneceğini düşünüyoruz. Ama ikinci yarıda film bize Peter’i ucubeye çeviren o fiziksel yaradan çok daha korkutucu, anlaşılmaz şeyler olduğunu gösteriyor. (MUBI)
Tren Düşleri
(Train Dreams)
Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanan ve önemli ödüller kazanan aynı adı novellasından sinemaya uyarlanan filmde, 20. Yüzyıl ve ABD tarihine kendi halindeki bir orman işçisinin bakış açısından tanık oluyoruz. Kuşkusuz, sınırlı bir bakış açısı ve filmin konsepti de tam olarak bu aslında… İyi kalpli bir oduncuyla birlikte hepimizi aşan o büyük hakikat üzerine düşünmek, hayatı anlamaya çalışmak… “Tren Düşleri”, çözümleme açısından “mürekkep testi” gibi bir film… Alışageldik bir kayıp ve matem hikâyesi anlatmıyor. Birçok noktadan okunabilir, analiz edilebilir kuşkusuz. Kaba kuvvete dayanan Amerikan ruhu, modernizm ve ekoloji dışında ana karakter Robert Grainier üzerinden gittiğimizde aidiyet temasının da filmin önemli taraflarından biri olduğu söylenebilir. Filmde sadece insanların dünyasında değil doğada da acımasız bir yan olduğunu görüyorsunuz. Robert Grainier’ın felaket sonrası yaşadığı o büyük çaresizliğinde, her şeye rağmen umutla sürdürdüğü bekleyişinde, yavru köpeklere sahip çıkmasında, doğaya sığınmasında ve bir şekilde sevdikleriyle ruhsal bağını sürdürebilmek için hayata tutunma çabasında gözlerimi yaşartan bir şeyler vardı benim için… Filmin etkileyici olabilmesinde hikâye ve karakter kadar anlatımın da büyük katkısı var. Yönetmen Clint Bentley, karakterine olabildiğince duygusal yaklaşsa da duygu sömürüsünden uzak, ölçülü ve sakin bir anlatım benimsiyor. Yönetmenlik kadar senaryodan da gelen bir yaklaşım bu… Müziği ve anlatımı duygusal manipülasyon için kullanmıyor. En trajik anlarda dahi anlatımını zorlamıyor, değiştirmiyor. Kamerasını görüntüyü şıklaştırmak için değil, sadece karakterini gözlemlemek için kullanıyor. (Netflix)
Üzgünüm, Bebeğim
(Sorry, Baby)
Filmin en güçlü yanı senaryosu… Eva Victor, aynı konuyu ele alan başka filmleri aklımıza getirmeden ve tanıdık klişelere pek başvurmadan geliştiriyor filmini. Eva Victor, ana karakter Agnes’in acısına mizahi şekilde yaklaşmıyor. Mizah, Agnes’in başına gelen travmatik olay öncesi ve sonrasında dış dünyayla kurduğu ilişkiye bağlı olarak gelişiyor. Kaldı ki, gülümsediğimiz sahnelerin sayısı öyle çok fazla değil. “Üzgünüm, Bebeğim”, bir kara komedi olarak anılabiliyorsa, bunda en önemli pay Agnes’in mizah duygusu. Film, yönetmenlik açısından da baştan sona sorunsuz işliyor. Victor, karaktere odaklanan iddiasız, sade bir anlatım tutturuyor. Agnes’in başına gelen kötü olay esnasında uzaktan yapılan genel plan ev çekimi, açılış sahnesini hatırlatıyor. Victor’un söz konusu sahnede yaptığı eksiltme, yani tüm hikâyeyi şekillendiren olayı bize göstermemesi, kamerayı hep evin dışında tutması, filmin en sağlam fikirlerinden biri. O evin içinde olup bitenleri Agnes’in ağzından dinlememiz, olayı kendi gözlerimizle görmemize oranla çok daha etkili bir sonuç veriyor. Çünkü onu dinlerken sadece Agnes’in yaşadığı tecrübeye odaklanıyoruz. Eva Victor’un ele aldığı konuyu duygu sömürüsünden uzak tutabilmesi ama aynı zamanda çok duygusal hale getirmesi, bir ilk film için hayli etkili…
Varlık
(Presence)
Usta senaryo yazarı David Koepp, filmde sadece “kötü niyetli hayalet” klişesini yıkmıyor. Hikâyeyi, hayalet deyince aklımıza gelen olasılıkların, açıklamaların çoğunu bir yana bırakarak; “perili ev” türüne yeni bir yaklaşım getirmek için yazdığı belli oluyor. Hayalet, filme kendi hedefleri ve dertleriyle dahil olmuyor. Hatta o evde niye var olduğunu dahi bilmiyor. Sürekli olarak aileyi gözlemliyor, onları anlamaya çalışıyor. Dolayısıyla, “Varlık” temelinde bir aile dramı... Hayaletin, aile içi güven ve sevgi ilişkilerinin sarsıldığı, evliliğin iyi gitmediği bir dönemde ortaya çıkması, hikâyenin en dikkat çekici yanı. Olayları baştan sona evdeki hayaletin bakış açısından seyrediyoruz. Gecenin karanlığında geçen açılış sahnesinde onunla birlikte evin içinde dolaşıyor; ertesi sabah emlakçının ve onun peşinden gelen Paynes ailesinin eve girişini yine onun gözlerinden görüyoruz. Özellikle dışardan gelenleri görmek için pencereye yaklaştığında her şeyi bir başkasının bakış açısından gördüğümüzü fark ediyoruz. Anlatımın normale döneceğini beklerken, bir süre sonra tüm film boyunca hayaletin bakış açısından hiç kopmayacağımız belli oluyor. Tüm bunlar, “Varlık”ı sadece kendi türünde özgün bir deneme haline getirmiyor; sinema dilinin doğasını yansıtan bir seyir tecrübesine dönüştürüyor.