Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Sinemanın gücüne övgü
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yıllarca birbirlerine uzak kalan film yönetmeni baba ile iki kızı arasındaki ilişkileri anlatan “Manevi Değer” (Affeksjonsverdi) Norveç’ten gelen bir aile dramı…

        Açılış sahnesinde nerdeyse karakter gibi tanıtılan ev, ailenin birkaç kuşak öncesine giden geçmişini temsil ediyor film boyunca. İlerleyen bölümlerde çok fazla devreye girmeyen anlatıcı (Bente Børsum), filmin hemen başında, Nora’nın ilkokulda yazdığı kompozisyon ödevinden söz ediyor. Ödev vesilesiyle Nora, “İçinde yaşadığım ev, canlı olsaydı ne hissederdi?” sorusundan yola çıkıyor. Evin beş duyusu üzerinde kafa yoruyor ama yazdığı ödevde evdeki tartışmalardan hiç bahsetmediğini daha sonra fark ediyor. Belli ki anne baba kavgası, çocukluğunun unutmak istediği hatıraları arasında…

        Anlatıcı, babanın evi terk etmesiyle kavga seslerinin artık hiç duyulmaz olduğunu söylüyor ama olayın Nora ve Agnes üzerindeki psikolojik etkilerinden söz etmiyor. Seyrettiğimiz film, işte tam da bu etkiler ve ailenin geçmişindeki acılar üzerine kurulu…

        Nora’nın çocukken yazdığı kompozisyonla başlayan film, yetişkin Nora’nın (Renate Reinsve) oyun öncesi yaşadığı sahne korkusuyla devam ediyor. Çocukluk ile yetişkinliği peş peşe getiren çarpıcı bir açılış bu… Başrol oynadığı ilk büyük profesyonel oyunda sahneye çıkmakta çok zorlansa da sergilediği performansla her şeyi unutturuyor Nora. Sonraki sekansta da çocukluk ile yetişkinliği farklı şekilde birbirine bağlayan bir sahne seyrediyoruz. Nora ve kız kardeşi Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas), annelerinin ölümü sonrasında başsağlığına gelenleri ağırlıyorlar evde. Nora, yeğenine evdeki soba sayesinde çocukken büyüklerin konuşmalarını nasıl gizlice dinlediğini gösterirken aniden borulardan babasının sesi geliyor. Cenazede görünmeyen babasının o gün orada aniden karşısına çıkması, sürpriz oluyor onun için ve asıl hikâye başlıyor.

        Yıllarca İsveç’te yaşayan film yönetmeni baba Gustav Borg (Stellan Skarsgård), sanki hiçbir şey olmamış gibi çıkıyor karşılarına. Birkaç gün sonra, Nora’yla görüşmek istiyor ve ona yazdığı son senaryoyu uzatıyor. 15 yıl ara verdikten sonra çekeceği ilk filmin senaryosu bu… Başrolü oynamasını istiyor. Nora ise senaryoyu okumaya dahi gerek görmeden reddediyor. Hatta böyle bir teklifle karşısına gelmesine tepki gösteriyor. Gustav Borg ise kızının kabul etmediği rolü, festivalde tanıştığı ve birlikte çok iyi vakit geçirdiği Amerikalı film yıldızı Rachel Kemp’e (Elle Fanning) teklif ediyor. Ama filmin hazırlıkları sırasında kızları ve torunuyla daha yakın bağlar kurmak için çaba göstermeye devam ediyor. Agnes ailesine yakınlaşmasına izin verirken, Nora uzak durmaya çalışıyor. Hatta bazen kaçıyor. Mecburen bir araya geldiklerinde ise lafını hiç sakınmıyor.

        “Ailesini değil kariyerini tercih eden başarılı, ünlü sanatçının yetişkin evlatlarıyla ilişkisi” üzerine seyrettiğimiz ilk film değil hiç kuşkusuz “Manevi Değer”. Son film olmayacağı da belli… “Yeni olarak menüde ne var?” diye baktığımızda da finali dışında öyle çok fazla şey bulmak olası değil açıkçası. Buna karşılık, ele aldığı meselede psikolojik derinlik sağlayan, anaakım aile dramının klişelerinden özenle uzak duran bir film seyrediyoruz -ki bu da az şey değil bence.

        Nora’nın ana karakter olduğu konusunda pek kuşkumuz yok. Film onunla başlıyor ve hikâye onun verdiği kararlarla şekilleniyor. Babasına olan öfkesinin dinip dinmeyeceği konusundaki belirsizlik, hikâyedeki merak öğesinin önemli bir parçası… Babasından uzak büyümesi ve ilgi görmemesi bir yana yıllar önce babasının çocuk oyuncu olarak kız kardeşiyle çalışması, aklımıza takılan bir nokta… Çocukken filmde çok iyi oynayan Agnes tarihçi olurken, sette babasına yakın olma fırsatını kaçıran Nora ise oyuncu olmayı tercih ediyor.

        Filmin yönetmeni Joachim Trier’in Eskil Vogt ile yazdığı senaryo, zihnimizde beliren birçok soruya net yanıtlar getirmiyor. Yorumu bize bırakıyor. Sözgelimi, Nora’nın konservatuvar giriş sınavında ilkokul öğretmeninin tam not verdiği kompozisyon ödevini okumaktan vazgeçip babasının en sevdiği yazarlardan Anton Çehov’un “Martı”sından Nina’nın tiradını çalışması… Babasının ilgi duymadığı ve sevmediği bir sanat olan tiyatroyla uğraşması… Oyunculuğu seçmesi dahil tüm bu kararlarında baba etkisi, kafamızda hep soru işareti… Ayrıca çocukluğu boyunca sobayı açıp gizlice dinlediği konuşmalarda neler duyduğunu da merak ediyoruz.

        Babasını hayatından uzak tutma kararında samimi olduğu açık. Ayrıca, dürüst. Babasına karşı umursamaz ve kayıtsız görünme gibi bir çabası yok mesela. Babasının oyununu sonuna kadar seyretmediğini biliyor ve bunu hoş görmediğini açıkça söylüyor. Nora, babasıyla ilgili duyguları konusunda şeffaf. Rachel Kemp’e sakin şekilde “Babam çok iyi bir film yönetmenidir ama ben onunla çalışamam çünkü biz iletişim dahi kuramıyoruz” diyor.

        Babasının ısrarla “Hiç değilse oku” dediği senaryoyu eline dahi almaması, geçmişin hesabını kolayca kapatmak istemediğinin açık bir göstergesi… Söz konusu senaryonun içeriğini, daha doğrusu, Nora ve Agnes’in okuduklarında, senaryo hakkında ne düşüneceklerini biz de merak ediyoruz haliyle. Senaryo hakkında, Gustav Borg’un annesini anlattığı ve aile evinde filme çekmek istediği dışında bilgi veya detay paylaşılmıyor bizimle. Rachel Kemp’e evin içinde anlattığı sahne vesilesiyle, annesinin ölümünün senaryonun en önemli öğelerinden biri olduğunu tahmin ediyoruz.

        Gustav Borg’un “Manevi Değer”in yan karakterlerinden biri olmadığı kesin. Duygu ve düşüncelerini Nora’ya oranla daha çok merak etmemiz nedeniyle en az onun kadar önemli bir karakter… Geçmişte aldığı kararlarla ilgili belirsiz kalan veya bize bırakılan birçok nokta var. Travmanın onu nasıl etkilediği sorusu bunlardan biri…

        İntihar vakalarında yakın çevredeki herkesin suçluluk duyması, beklenen psikolojik gelişmelerden biridir. Aile içindeki suçluluk duygusu ise çok daha yoğun yaşanır. Çocuklarda travma boyutuna kadar ulaşabilir bu duygu. Ebeveyn intiharını deneyimlemiş bir insanın ileride kendi çocuklarına daha çok bağlanması da mümkündür. Suçluluk duygusu nedeniyle yalnızlığı tercih etmesi de… Gustav Borg’un aile kurmayı tercih edip kaçıp gitmesi ise galiba daha karışık bir konu… Özellikle kızlarından uzak durmasının nedeni konusunda film bize açık bir adres göstermiyor. Sadece bencilliğe ve narsisizme bağlamanız mümkün. Karar sizin. Bir psikiyatrist ile evlenip sonra onu iki çocukla baş başa bırakıp gitmesi de ayrı konu… Yıllar sonra ikisinin şaşkın bakışları karşısında “Sizler hayatımın en güzel şeylerisiniz” demesi de… Yüzsüzlük mü, dürüstlük mü? Kestirmek zor.

        Eldeki verileri değerlendirip Borg üzerine kesin sonuçlara varan analizler yapmak öyle kolay değil. Rachel Kemp ve başka insanlarla olan sahnelerinde kötü ve marazi biri gibi çıkmıyor karşımıza. Öte yandan, çocuk yaşta terk edip gittiği kızlarına karşı suçluluk duyar gibi bir tavır takınmıyor. Belki de suçluluk o kadar derinlerde ki açığa çıkamıyor. Bazen kızlarıyla arasında sanki hiç “sorun yaşanmamış” gibi davranırken bazen onlara bakarken acı çektiğini hissediyoruz. Bencilliğini veya hatalarını dolaysız olarak konuşma cesareti yok belki. Konu açıldığında kapatıyor, kendini açıklama ihtiyacı duymuyor. Pişmanlık ve özür gibi konulara sözel olarak hiç girmiyor. İşte bu yüzden, 15 yıl aradan sonra sinemaya dönüşü olacak senaryo büyük önem taşıyor ve son bölüme kadar bize o konuda ipucu gelmiyor. Sonuçta, kendini filmleriyle ifade etmeyi tercih etmiş biri o… Bu arada, bir Netflix yapımının sinema salonlarında gösterime girmeme ihtimalinden habersiz olması, dikkate değer bir nokta. Yıllar sonra çekeceği filmde yine eski ekibiyle çalışması da sinema endüstrisine çok yakın olmadığını gösteriyor. Belli ki sadece sözünü söylemek, derdini anlatmak için sinemaya dönüyor. Sadece o film için… İşte bu yüzden, final sahnesi çok önemli. Filmin son anlarında Gustav Borg’un hiç konuşmasa da kalbini Nora’ya ve bize açtığını seziyoruz.

        Filmin ilk bölümünde geri planda kalacağını düşündüğümüz ama giderek öne çıkan Agnes, hikâyenin anahtar karakteri… Özellikle ikinci yarıda, Nora’nın ortadan kaybolduğu, babası ve Agnes’in öne çıktığı birçok sahne var filmde zaten. Yanıtını başından beri merak ettiğimiz “Neden babasına ablası kadar tepki duymuyor?” sorusuna tatmin edici bir açıklama geliyor filmde. Sadece Nora – Agnes ilişkisini mükemmel özetleyen bir yanıt değil bu. Aynı zamanda Nora’nın kişiliği hakkında da önemli ipuçları veriyor.

        “Oslo, 31 Ağustos” (Oslo, 31. august – 2011) ve “Dünyanın En Kötü İnsanı” (Verdens verste menneske – 2021) gibi filmleriyle tanınan Norveçli yönetmen Joachim Trier, İskandinav sinemasının ilham verici efsane yönetmeni Ingmar Bergman’ı akla getiren bir hikâyeyle yola çıksa da onun kadar karanlık bir yere götürmüyor bizi. Manevi olarak tutunacak çok dalımız var filmde. Kaldı ki, karakterler o kadar karanlık değil. Bergman filmlerinde mutsuzluğumuzun ve başkalarını mutsuz etmemizin baş sorumlusu insan ruhunun karanlık yanıdır. “Manevi Değer”de ise kötülüklerin kaynağı İkinci Dünya Savaşı yıllarına, Norveç’deki Nazi yandaşlarına kadar gidiyor. Borg ve iki kızının yaşadığı sorunların kökeninde somut ve fiziksel acılar var. O yüzden, yazının başında da belirttiğim gibi açılış ve finalde farklı şekillerde karşımıza çıkan ev, ailenin acılarla dolu geçmişini temsil eden bir metafor. Dolayısıyla, finale doğru evde yaşanan değişim veya evin sinemaya taşınması gibi noktalar anlamlı.

        Sanat yoluyla geçmişteki acılardan kurtulmak, iyileşmek mümkün mü, sorusu finalde her şeyin önüne geçiyor. O yüzden, “Manevi Değer”, sinema sanatı üzerine bir film aynı zamanda… Gustav Borg’un en derinlerindeki duygularını sadece sinemayla ifade eden bir yönetmen veya filmleriyle konuşmayı tercih eden biri olması, hikâyenin üzerine bina edildiği düşüncelerden biri... Yönetmen Gustav Borg’un çektiği iki sahne seyrediyoruz filmde. İlki, Agnes’in çocukluğunda filme adını veren karakteri canlandırdığı “Anna” filmi… İkincisi ise çekmeyi düşündüğü filmden bir sahne… Borg her ikisinde de montaja yer vermeyen kesintisiz uzun çekimler kullanıyor. “Anna” filmindeki sahneyi festivalde seyreden Rachel Kemp’in ne kadar çok etkilendiğine tanık oluyoruz. Film içindeki ikinci film sahnesinden sonra ise daha önce de sözünü ettiğim o şahane final geliyor. Her iki sahnenin ardından olup bitenler, sinema sanatının bir anda karakterler arasında iletişime dönüşmesini gösteriyor bize. Hem de derin ve güçlü bir iletişime… Bu sadece kendimizi iyi hissetmemize neden olan aydınlık bir final değil. Aynı zamanda sinemanın gücüne övgü niteliği taşıyan bir sahne…

        “Manevi Değer” senaryosu, oyuncuları ve yönetmenliğiyle 2025’in öne çıkan filmlerinden biri. Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde ikincilik anlamına gelen Büyük Ödül’ü kazanan “Manevi Değer”, Oscar’larda da iddialı bir film.

        7/10