Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Çok satan roman uyarlaması
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Hizmetçi” (The Housemaid), Freida McFadden’in aynı adlı romanının film uyarlaması… Roman, 2022’de dijital kitap olarak yayınlandı ve gördüğü ilgi üzerine aynı yıl fiziksel baskısı yapıldı. The New York Times ve Amazon’un çok satanlar listesinde bir yılı aşkın süre kalan, 2 milyonu aşan satışıyla dikkat çeken roman, sinemacıların ilgi alanına girmekte çok gecikmedi.

        Film, Millie Calloway’in (Sydney Sweeney) hikâyesi olarak başlıyor. Long Island’daki zengin evine iş görüşmesine giderken tanıyoruz onu. Evin hanımı Nina Winchester (Amanda Seyfried) ile yaptığı görüşme iyi geçiyor. Yatılı birini aramaları nedeniyle iş, Millie için tek kelimeyle mükemmel fırsat... Otomobilinde yatıp kalktığı için sadece düzenli maaşa değil, kalacak yere de ihtiyacı var. Ama kabul edileceğine pek inanmıyor; çünkü verdiği özgeçmiş, yapılacak küçük araştırmada dahi hemen ortaya çıkacak yalan yanlış bilgilerle dolu… O yüzden, hızlı yemek restoranlarında iş aramayı sürdürüyor. Ta ki, Nina arayıp işe alındığını söyleyene kadar…

        Nina ona o kadar yakın ve sıcak davranıyor ki, ilk iş günü onun için harika geçiyor. Kuşkusuz pürüzler de çıkıyor. Evin küçük kızı Cecelia’nın (Indiana Elle) ona soğuk davranmasını çok kafaya takmıyor. Tavan arasındaki küçük pencereli odasını pek sevmiyor. Nina’nın eşi Andrew Winchester’ın (Brandon Sklenar) onun işe girmesinden tümüyle habersiz olması da kafasını karıştırıyor.

        Asıl şokunu ise ertesi gün yaşıyor. Önceki gece odasına yemeğini bizzat getiren, ayrılırken ona arkadaşı gibi sarılıp öpen Nina, sabah bambaşka biri olarak çıkıyor karşısına. Veli toplantısı için hazırladığı notları Millie’nin kaybettiğini söyleyerek ortalığı yıkıp dağıtıyor. O kadar kötü ve agresif davranıyor ki, önceki gece Millie’yi soğuk karşılayan Andrew, aralarına girmek zorunda kalıyor. Sonraki günlerde de durum pek değişmiyor. Nina haksız ve kötü davranışlarını sürdürüyor. Andrew de elinden geldiğince onu korumaya çalışıyor.

        Filmin ilk yarısı, bizim açık kanal dizilerini andırıyor biraz. “Kötü ve acımasız eş; onun ezmeye çalıştığı masum, yoksul kız ve ikisinin arasında kalan zengin güçlü erkek” üçgeni, o bildik ezberlenmiş melodram hikâyesine götürüyor bizi. İkinci yarı ise sürpriz gelişmelerle farklı bir yere gidiyor.

        Sürprizlere dair hiçbir şey söylemeden filmi yorumlamak zor ama 2 saat 10 dakika boyunca olup bitenlerin aklımıza getirdiği bazı temalardan söz etmek gerek. İkinci yarıda seyrettiğimiz ve hikâyeyi geçmişe doğru geliştiren “geriye dönüşleri” hesaba kattığımızda üç karakterin de “farklı dönemlerde, farklı nedenler ve hedeflerle gerçek duygularını sakladığı” bir filmin içindeyiz.

        Dolayısıyla, film boyunca hikâyeyi belirleyen asıl unsur üç karakterin gizli hedefleri… O yüzden, üçü de rol yapıyor; kendi oyununu sahneliyor. Farklı dönemlerde, farklı nedenler ve hedeflerle birbirlerini kandırmaya ve tuzağa düşürmeye çalışıyorlar.

        Film boyunca sürekli oynadıkları rolde kalmıyorlar. Karşı tarafı tuzağa düşürdükten sonra gerçek kişilikleriyle hareket etmeye başladıklarını görüyoruz ki bunların bir kısmı bizim için sürpriz oluyor. Bir kısmı da olmuyor çünkü sonuçta önemli olan, olayları hangi karakterin bakış açısından takip ettiğimiz...

        Hikâyenin dönüm noktası, başka bir karakterin bakış açısına geçmemizle gerçekleşiyor zaten. Nerdeyse iki ayrı film seyreder gibiyiz. Hatta, geçmişteki hikâyeyle birlikte sayıyı üçe dahi çıkarmak mümkün.

        Henüz seyretmeyenler için, ikinci yarıdaki olay örgüsü üzerine detay paylaşmaya niyetim yok ama bundan sonra yapacağım her yorumun, filmdeki sürprizin mahiyeti hakkında kaçınılmaz bazı fikirler vereceği aşikâr. O yüzden, burası hikâye üzerine hiçbir ipucu istemeyen okurlarla vedalaşmak için ideal bir yer.

        Filmin dikkat çeken bir başka yanı, bahçe işlerine bakan gizemli İtalyan Enzo’yu (Michele Morone) dışarıda tutarsak, olayların tek erkek ve onun çevresindeki kadınlarla ilgili olması… Andrew’nun annesi Evelyn (Elizabeth Perkins), filmde kısa süre alsa da hikâyede önemli biri… Oğlunun kişiliği ve davranışları üzerindeki etkisi zamanla daha net ortaya çıkıyor. Andrew’a hayran, her zaman onu desteklemeye hazır komşu kadınları unutmamak gerek. Andrew gücünü sadece temsil ettiği erkeklikten değil, kadınlardan da alıyor. Sözgelimi, Millie de daha ilk günlerden onun çekim alanına giriyor.

        Filmin beğendiğim yanları arasında sürükleyiciliğini kaybetmeyen olay örgüsü ve merak öğesi var. Kadın erkek ilişkileri üzerinden şekillenen alt metinlere, kadın dayanışmasına yapılan vurguya elbette hiçbir itirazım yok. Toksik erkekliğin bazen babadan değil anneden gelebileceğinin altını çizen yaklaşımın da ilgi çekici olduğunu düşünüyorum. Filmdeki kötülüğün kaynağı sadece eril bakış ve maddi güç değil. Mükemmeliyetçi olmak, ikiyüzlülük, yetişkin insanları cezayla terbiye etmeye inanmak gibi başka sorunlu yaklaşımlar da çıkıyor karşımıza. Parayla gelen gücün, sapkınlığı ve zorbalığı ne kadar iyi maskeleyebileceği de anlatılıyor filmde. “Hizmetçi” bir insanın imajı ve dış görünümünün yarattığı illüzyonla ilgili aynı zamanda…

        Filmin beğenmediğim yanı ise galiba öngörülebilirliği oldu. Hikâyesi nasıl ilerlerse ilerlesin, “Hizmetçi”nin eninde sonunda bir MeToo çağı filmine dönüşeceğini hissediyorsunuz. Özellikle anaakım Hollywood sinemasının, içinde bulunduğumuz çağ itibarıyla erkek kadın ilişkileri konusunda herkes tarafından kabul görecek, uç noktalara savrulmayacak garantili alt metinlere yöneldiğini biliyoruz. O yüzden, filmin ilk yarısında olup bitenlere kuşkuyla yaklaşıyor; seyirciden saklanan bir şeyler olduğunu seziyorsunuz. Çünkü olayların gelişimi, günümüz sinemasının konvansiyonlarından giderek uzaklaşıyor. Açıkçası, birebir neler olacağını tahmin ettiğimi söyleyemem. Ama baştan sunulan bazı ipuçları var ki onlar pek akıldan çıkmıyor. Mesela, Nina’nın Millie’den sakladığı bir şeyler olduğu besbelli…

        Son yarım saatteki bazı gelişmeler zorlama duruyor. Gerilimi yükseltmek için romandan kopma pahasına bazı değişiklikler yapılıyor. Devam filmine kapı açan final de hikâyeyi hafifletiyor biraz. “Hizmetçi”, 1980’lerin sonundan itibaren çok moda olan psikolojik gerilimlerini andırıyor. Onlar gibi ahlakçı ve muhafazakâr değil ama en az onlar kadar abartılı…

        Bu arada, henüz kimsenin söz ettiğini görmedim ama “Hizmetçi” ile Chan-Woon Park’ın 2016 yapımı “Hizmetçi”si (Ah-ga-ssi / The Handmaiden) arasında sadece isim benzerliği yok. Olayların gelişimi, geçmişini saklayan hizmetçinin eve gelişi, sürpriz unsuru, çoklu bakış açısı, ev sahibi erkek karakterin kadınlara yaklaşımı ve iki kadın karakter arasındaki ilişkinin duygusal seyri açısından “kardeş filmler” olduğunu düşünüyorum. İlkinin 2003’te yayımlanmış Sarah Waters adlı bir yazardan uyarlandığını belirtelim. Herhangi bir intihal vakasından söz etmiyorum. Kaldı ki, çalıntı iddialarının çoğu zorlama geliyor bana. Ayrıca, hikâye örgüleri çok farklı. Belki sadece esinlenme veya tesadüf… Kesin olan, Chan-Woon Park’ın filminin yanında 2025 yapımı “Hizmetçi”nin çok mütevazı kalması…

        Paul Feig, kadın karakterlerin merkezde olduğu filmlerle tanınan bir yönetmen… “Nedimeler” (Bridesmaids - 2011), “Ateşli Aynasızlar” (The Heat – 2013), “Ajan” (Spy – 2015), “Hayalet Avcıları” (Ghostbusters – 2016) gibi filmlerini düşündüğümde, bana göre komedi türünde daha başarılı bir yönetmen... Feig’in “Küçük Bir Rica”sına (A Simple Favor - 2018) daha yakın bir iş olan “Hizmetçiler”, sonuna kadar olayların nereye varacağını merak ettiğiniz bir film. Bu da en önemli avantajı… Amanda Seyfried’in performansı da çok iyi…

        6/10