Halka çakmak!
Umur Talu yazdı...
Hani bazen nasıl oluyor da böyle oluyor, diyoruz ya... Oluyor işte. Herkes bir ötekine, karşıtına filan da benziyor. O yüzden, özünde hakikaten kökler aynı!
“Beyazlar”, en azından Refah Partisi’nin yerel seçimlerde başlattığı yükselişten itibaren “onlara” oy veren “zenciler”i küçümsedi.
Pardon, hafif kaldı: Aşağılamayı, demeliydim. Küçümsemenin dersi, 28 Şubat fasılasından sonra, 2002’den beri her sandıkta alınıyor.
Aşağılama edebiyatı ise, göbeğini kaşıyan adam, beton kafa, onun oyu neden benimkiyle bir gibi büyük eserler verdi.
Ne hikmetse, “çok okunan” bu eserler, herkesin yazlıktan gelip “aşağılık oy verenler”i süpüreceği gibi gazlara rağmen, hikâye çıktı.
O zamanın mağdurları vardı. Alttakiydi, ötekiydi; aşağılanıyordu; siyasi tercihi, kimliği hor görülüyordu. Giyim kuşamından kafasının içine kadar örümcek aranıyordu. Gel zaman git zaman... İnsanoğlunun en kadim hikâyesidir ya...
Tek harflik bir değişiklik altüst eder vicdanı ve ne hikmetse, neysen, biraz da o çıkar, turnusol misali! Mağdur aldı d’yi; altta ve aşağıda gördüğü başkalarının kafasına fırlattı; kendisi de, “beyazlar”dan kaptığı r’yi koyup mağrur oldu.
Oysa, padişaha mı denirdi ne; çok mağrur olma, aşırı gururlanma, senden büyük Allah var, diye.
Şimdi, dünün oyu, kimliği aşağılananı; başkasının oyunu aşağılıyor.
Onları değersiz saymakla kalmıyor; bir de katil yardakçısı sayıyor. Öyle ise, neden “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” diyorsunuz ki?
Neden kapıları, açılımları açmaya çalışmıştınız ki? Neden MİT filan öyle görüştü ki? Kimlikler, inançlar var; sizinkiler gibi. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz.
Başınıza geldiği gibi. Ama aşağılayamazsınız. Oylarını hor göremezsiniz.
Verdiği oyla gösterdiği tepkiyi yahut edindiği umudu yok sayamazsınız. Nasıl sizi de mürteci, Hizbullahçı, El Kaideci filan aynı kaba koymaya uğraşmıştı başkaları...
Siz de, öyle ya da şöyle oy verdi diye herkesi terörist sayamazsınız!
30 yıldır kanayan bir yara var. 30 yıl önce açılmadı elbet. Sadece çok kanlı bir mecraya aktı. Özellikle darbenin Diyarbakır işkencehanesinden de ivmeyle. Yoksa tarihte, bu birlik ve kardeşlikte hep sorun da vardı; hakikaten birliktelik de.
Ama, devlet olsam, hükümet, MGK filan olsam; sadece “teröre terör demek”le kalmaz; “9 yıldır iktidarız. Son yıllar tam muktediriz. Ortadoğu’ya barış, demokrasi tavsiyesi koşturuyoruz. Peki burada ne hata yaptık; neyi eksik, neyi gedik bıraktık” diye özeleştiri yapardım.
Ve sırf oy verdiler diye; kendileri de kanayıp duran, binlerce çocuğunu kaybetmiş insanları toptan yerin dibine batırmazdım. O zaman zaten böl gitsin!
Çünkü, bilirsiniz... Size de yapmışlardı!
SANSÜR...
Haklı gibi görünen bir eleştiri mevcut: Güneydoğu’da halk, korkudan, sinmişlikten; ölüsünde bile örgütü kınayamıyor, diye.
Elbet doğru. Korkudan yıllarca kendi dilini, kendi kalbini konuşamadığı, kendini göçlere, evladını dağlara kaptırdığı gibi.
Olabilir de, olmayabilir de.
Ama, rahat evler, ofisler, araçlarda mukim gazetecilerin; korku, endişe ve bir otorite gölgesinden ötürü her şeyi yazıp konuşmadığı ve sadece bugün değil, geçmiştede böyle davrandığı ülkede...
Bırakın da, güçsüz, sıkışmış, güvencesiz insanların da korkusu olsun. Delik deşik yatan evlatları başında bile! Belki tam o anda, orada!
EMEKÇİ...
PKK çok sayıda öğretmen (teknisyen de) kaçırdı. Öğretmen işsizlik, kölelik baskısı arasında, ölüm tehdidini yok sayarak her köşeye koşmuş silahsız bir emekçi.
On binlerce öğretmenin işsizliğe mahkûmiyete isyan ettiği, birleşerek mücadeleye çabaladığı yerde; isterdim ki, “sosyalist kimlikleri”yle BDP’den “bağımsız” seçilmiş milletvekilleri emekçiler adına ciddi dert edinsin!
Çocuklar vurulurken, çocuklara koşmuş emekçileri!