'Yazarlar eskiden ana-avrat dümdüz giderlerdi'
Murat Bardakçı yazdı
HTGAZETE - Murat BARDAKÇI
Ezgi Başaran medyamızın “Şamil Tayyar ile Emin Çölaşan’ın dili arasında sıkıştığını” yazdı ve bu görüş birçok yazarımız tarafından hemen destek buldu ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Zira şimdi yazılanlar, bundan elli sene önceki köşe sahiplerinin birbirlerine ettikleri sözlerin yanında kompliman gibi kalır. İşte, bazı örnekler...
Ezgi Başaran geçen gün Türk basını ile ilgili bir tesbit yaptı ve “Medyamızın okuyucusu ile kurduğu ilişki Şamil Tayyar ile Emin Çölaşan arasında sıkışmış bir dil ve metodla ilerlemektedir” dedi.
Söylediği, yazarların üslûbunun “lümpen” bir hal aldığı yahut daha âmiyane tâbiri ile “kabalaştığı” idi. Ezgi Başaran’ın bu yorumunu sonraki günlerde birçok yazar alıp yorumladı...
KOMPLİMAN GİBİ KALIR
Bana “Köşe yazarlarımızın üslûbu hakikaten kabalaştı mı?” diye soracak olsanız, vereceğim cevap “Hayır, eskisine göre çok daha nazikleştiler, kibarlaştılar ve artık örneği şimdiye kadar görülmemiş bir nezaket çizgisinde seyretmekteler” olur... Bugün bazı yazarlarımızın hakikaten sivri çıkışları vardır, arada bir hakaret sınırına girdikleri de görülür ama şimdi yazılanlar çok değil, bundan elli sene önceki köşe sahiplerinin birbirlerine ettikleri sözlerin yanında kompliman gibi kalır.
1962’de yaşanmış ve çok bilinen böyle bir kavgadan isim vermeden birkaç hakaret numunesi nakledeyim:
KÜFÜRÜN BİNİ BİR PARA
Zamanın çok meşhur iki yazarı, birbirlerine girmişlerdir, biri diğerine şu cümlelerle seslenir: “Babıâlinin Bab-ı âdî cephesinde ‘.....’ isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı ....’tir. Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulviliklere karşı olur....”
YENİLİR-YUTULUR GİBİ DEĞİL
Bu hakaretlere muhatap olan diğerinin birkaç gün sonra verdiği cevap da öyle yenilir-yutulur cinsinden değildir: “Babası, belki krizleri hafifler diye evlendirildiği beslemeye daha zifaf gecesinin sabahında iman tahtasına çökerek, ‘Hani çocuk! Çocuğumu isterim’ diye uluyan bir deli. Ve deli olmasaydı, değil ilk gününde istemek, binlerce dokuz ayı dahi pek kısa bulacağı muhakkak olan o acele beklediği çocuk da kim biliyor musunuz? ‘....’ denen deccal yamağı! Soyuna has pişkinlik içinde cinayetini tevile kalkmış!” Bu sayfada basın tarihimizin siyasî konulardan bahseden ama baştan aşağı hakaretlerle dolu olan iki önemli örneğini günümüzün Türkçesi’ne naklederek yer veriyorum.
Böyle hakaretler şimdi edilecek olsa ne biçim tazminat ödenir!
Türk basın ve edebiyat tarihinde hakaretlerle ve küfürlerle en fazla dolu olan eserlerin başında 1910’da yayınlanmış ve iki baskı yapmış olan, yazarının kim olduğu tam bilinmeyen ama Süleyman Nazif olduğu tahmin edilen “Boş Herif” risalesi gelir. 1865’te İstanbul’da doğan Şerif Paşa, imparatorlukta önemli vazifeler almış olan Süleymaniyeli bir Kürt ailesine mensuptu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi, sonra Fransa’daki Saint-Cyr Akademisi’nden mezun oldu. 1898’de Stockholm’a büyükelçi tayin edildi ve on sene boyunca İsveç’te kaldı.
Karısının serveti sayesinde Stockholm’de refah içerisinde, şatafatlı bir hayat sürüyordu. Stockholm kadınları tarafından çok yakışıklı bulunuyordu ve Paşa’ya Fransızca “Beau Şerif” (okunuşu: Bo Şerif), yani “Güzel Şerif” lâkabı takılmıştı. Bu lâkap, Paşa’nın ileriki senelerde Türkiye aleyhine çalışmaya başlamasından sonra “Boş Herif”e dönecek, hatta bu isimle bir kitapçık bile yayınlanacaktı. Paşa bir ara İttihadçılar ile yakınlaştı, sonra sıkı Kürtçü kesildi, Sevr Andlaşması öncesinde “Kürt delegesi” oldu ve İngiltere ve Fransa ile bağımsız Kürdistan’ın nasıl kurulacağını tartışmaya başladı. Başarısız olunca Monte Carlo’ya yerleşti ve hayatını 1951’de, İtalya’da noktaladı. Aşağıda, Süleyman Nazif tarafından kaleme alındığı tahmin edilen “Boş Herif” risalesinin Şerif Paşa’ya hakaretlerle dolu bazı bölümleri yeralıyor: “...Bazı çehre ve mâhiyetler vardır ki ne kadar istitâr etmek (gizlenmek) istese yine en çirkin hutût ve eşkaliyle nümâyân olur (hatları ve şekli ile belirir). Koca Avrupa’nın aksâ-yı şimâlinde (kuzey kısmında) on sene Kızıl Sultan’ı temsil etmiş olan Şerif Paşa bunlardan ve bunların en alçak ve iğrençlerindendir.
Kendi namus ve vicdânı gibi satılmış birtakım müsteâr kalemlerle Paris’ten masum vatanımıza mütevâliyyen (devamlı olarak) çirkâb-ı tezvîr isâle etmek (yalan çirkefleri akıtmak) isteyen bu vatanperver maskeli hafiye, devr-i sâbık enkaz-ı müdevvere ve mülevvesesinin (eski devrin pis enkazının) en utanmazını teşkil eder. Bu bir acîbedir. ‘Namus ve hamiyyet’ gibi elfâz-ı mukaddeseyi (kutsal sözleri) sık sık lisan ve kaleme almak sureti ile maâlî-i beşeriyyeye (insanlığın yüceliğine) mütevâliyen (ardarda) işkenceler etmekte olan bu ucûbe-i ahlâk ve hilkatin (ahlâk ve yaratılış ucûbesinin) redâet-i cibilliyetini (huyunun fenalığını) eşkâl ve derecâtiyle (örnekleri ve dereceleri ile) tanımak için menşe’-i meş’umuyle (uğursuz kökeni ile) hayât-ı rezîlesinin suver-i güzârişini (rezil hayatının geçen safhalarını) birer birer tedkik etmek icab eder. Bu mahlûkun Süleymaniyeli Said Paşa nâmında bir peder-i ma’rûf ve müsecceli (tecilli şekilde bilinen bir babası) vardır. Fakat bu denî (alçak), dünyaya kimin sulbünden geldiğini hattâ anası ve nerede doğduğunu belki babası bile bilmez.
...Riyâ ve tabasbus, Said Paşa’nın şiâr-ı mahsûsu (özel şöhreti) idi. Heryerde etekler öpe öpe ve bazı mahâfilde (mahfillerde) meçhûlâtını mâlûmat suretinde (bilmediklerini bilgi gibi) sata sata Tırnova Mutasarrıflığı’na kadar irtika eyledi (yükseldi).
..Şerif Paşa bunun üzerine kızdı, coştu, köpürdü, kudurdu ve... kaçtı. 31 Mart hâdise-i irticâiyyesinde (irtica hadisesinde) Şerif’in fiilen ve nakden çalışmış olduğu muhakkaktır. Basılmamak ve asılmamak için İstanbul’a gelemiyor, fakat emîn olsun ki ufk-ı istikbâlinde (geleceğinin ufkunda) daima bir darağacının zıll-i mürtesîmi (resmedilmiş gölgesi) duracaktır.
...Bu iki yüzlü hafiyenin aklı varsa bir nisyân-ı müebbedin ka’r-ı siyâhına iltica etmeye (sonsuz bir unutulmanın karanlık çukuruna sığınmaya) çalışsın. Yoksa, muhakkak bilsin ki ensâl-i âtiyye evlâdının (gelecek nesillerin çocuklarının) efvâh-ı lâ’netinde (lânet etmeye yarayan ağızlarında) tükürükten başka birşey olamaz.”