New Orleans & caz
New Orleans'tayız. "Mississippi İklimi" yüzümüzde. Anafikir şu: Nem ve sıcak! Alelacele merkeze geçiyoruz. Neden mi? Çünkü bu şehrin efsanelerinde "kırmızı çizgi" yok!
Ali Esad GÖKSEL / HT CUMARTESİ
İstanbul-Houston uçuşundayız. Başarılı bir belgesel seyrediyorum “Woody Allen” üzerine. Allen malumunuz, yaşayan mizah dâhisi. Neredeyse yarım asırdır Hollywood’u elinde tutuyor. Öğrenciyken, Woody’nin biteviye uzun ve teatral diyaloglarla örülmüş filmlerini seyrettiğimi hatırlıyorum. Hele bir tanesi var ki... Ne yazık ki filmin adını unuttum. Ve ne yazık ki, nerede seyrettiğimi de... Batı Berlin’de. Seneyi anlayın artık... Ama çok net hatırladıklarım da var. Küçücük bir sinema, içeride 5 seyirci, film başlıyor. İlk zayiat beşinci dakikada. Artık 4 kişiyiz. Ve dakika 10. Bir seyirci daha pes etti. İlk yarım saate ulaştığımızda “kızlı erkekli” çift de salonu terk ediyor. Ve artık sinemada tek başına bendeniz inattayım. Bu arada itiraf da etmiş olayım: Elbette yaşım icabı! Bugün olsa anında çıkarım...
Ansızın salonun kapısı açılıyor, içeriye yaşlıca bir adam giriyor. Sessiz ve saygılı bir ifade ile bana yaklaşıp soruyor: “Özür dilerim, sonuna kadar seyredecek misiniz?” Makinistmiş. Öğle yemeğine çıkacakmış... Olay mahalli için bir kez daha geri saralım: Hür Berlin Üniversitesi’ne yakın bir sinema salonu olmalı... Bakın, bu benzersiz an bile “Woody” üzerine hissiyatımı ipoteğe kâfi.
Derken bizim belgeselin sonuna yakın, “Çok çirkin ve fevkalade karizmatik Allen” boy gösteriyor... “Biliyor musunuz” diye başlıyor. “Hayatta her ne istediysem oldu. Aktör olmak istedim, oldu. Film yönetmek istedim, o da oldu.” Bir an duruyor. Belli ki onun için özel olanı en sona saklamış: “New Orleans Sokakları’nda caz yapmak istedim. O dahi oldu...”
Belgeseli az geri alıp yavaş çekimde izliyorum: “Tarihi sokakta caz yapmak isteyen çocuk...” O büyülü laf var ya, biz ölümlülerle Woody Allen gibi dâhilerin buluştukları an. “Çocuksu ve el değmemiş heves”.
KÖPEKBALIĞI SOKAKTA
Ve dâhiliğin benzersiz eşiği de o hissi ne yoğunlukta yaşadığınızda. Bir şey daha: Az kaldı, hele bir piste tekerlek koyalım Houston’dan New Orleans’a geçeceğim! “Bourbon Sokağı Woody Caz Performansı” için... Ey “Orleans Cazcıları” az eğlenin, ben de geldim!
Houston sonrası kolay. Tez zamanda New Orleans’tayız. “Mississippi İklimi” yüzümüzde. Anafikir şu: Nem ve sıcak! Alelacele merkeze geçiyoruz. Neden mi? Bu şehrin efsanelerinde “kırmızı çizgi” yok. Her zaman her şey olurmuş, olmuşmuş... Üstelik bir de Katrina var. Hani New Orleans’ın sular altında kaldığı kasırga... Sakın ha su bastı diye öyle 40-50 santim sanmayın. Bazı “cadde ve sokaklarda köpekbalıklarının turladığı” bir afetten söz ediyoruz. Yani şehrin hayatında gerçek bir kırılma noktası. Kiminle konuşsanız, nereye gitseniz, ikinci cümle “Katrina” ile başlıyor. Size duvardaki izler gösteriliyor. “Sular nereye kadar yükseldi idi” diye... Doğa ile bilek güreşinin maliyeti Birleşik Devletler gibi organize bir coğrafyada bile çok can acıtıcı.
Fransız Mahallesi’nin göbeğindeyiz. Burası Birleşik Devletler’in en aykırı hayatlarından birisini sunuyor: Avrupa var, Afrika var ve elbette MissisippiLouisiana var. Hepsi sokakta, hepsi kol kola. Bir şey daha: Bunların hiçbiri artık yola çıktıkları yerde değiller. Dönüşmüş ve değişmişler... Ve çok güzeller. Baştan çıkarıcı... Woody haklı. Dinlemesi, izlemesi bile başlıbaşına bir fasıl. Ya icrası: Sokakta klarnet çalmak, caz yapmak...
CAZ VE CENAZE
Jetlag ile hafif uyku sersemi oyalanıyorum. Yatmalı mı yoksa direneyim mi? Odada aşağı yukarı voltalarken uzaktan “tuhaf bir müzik” geliyor. Evet caz, ama hüzünlü. Ritmik ve ağırbaşlı... Ve yaklaşmakta. Hemen tülü sıyırıp sokağa sarkıyorum. O da ne? Bu bir cenaze! Önde bir orkestra. Caz grubu yürüyor. Belli ki mutat ritimlerinin dışında duruyorlar. Nereden mi belli? Arada bu “şart şurta” sığamayan bir dörtlük kaçıyor. Herkes “faile” dönüp bakıyor...
Kaldıkları yerden devam. Arkada rahmetliyi taşıyorlar. Onun da arkasında heyet var. Aile ve sevenler olmalı. Ciddi, hüzünlü, saygılı ve de rengârenkler. Ne tuhaf ve sinematografik bir kortej... “Allah rahmet eylesin!” Acaba nasıl bir caz severdi? Hangi parçaları? Meraktayım. Yoksa çalınan onlar mı? Ve gözümün önüne “sulu bir resim” düşüyor...
Sizden utanıyorum. Ama anlatacağım. Cenaze kortejinin önünde Woody Allen’i hayal ediyorum. “Caz bandosunun yöneticisi olarak! Kıvrıla kıvrıla çalıyor. Arada bir durarak solo yapıyor. Dönüp arkayı süzüp, tekrar yola revan oluyor...” Allahım, biliyorum, çok ayıp, saygısızca... Fakat elimde değil “beyond of my control!” Ve nihayet, hem kortej hem de densiz hayallerim uzaklaşıyor, çekip gidiyorlar... Aynen bizdeki gibi hayat yeniden başlıyor. Merak ve saygı ile sessizce seyredenler tekrar gürültülerine dönüveriyorlar. Sanki bir “oyun arası, ihtiram seansı” yaşandı... İstikamet tekrar lokanta, bar ve kahveler. Dahası da var: Kavşağa yerleşmiş sokak çalgıcıları kaldıkları yerden devam ediyorlar. Hatta biraz daha neşeli bir hava ile. Bunlar adeta “Bremen Mızıkacıları”. Oldukları mevziyi tutmayıp sağa sola ataktalar...
Meraklısı olduğum “Caz Zamanı”nın ziyaretgâhındayım. Fransız Mahallesi, sanki mistik bir yer. Eski Mahalle’yi hafızama kazımak istiyorum. Sokak sokak, bina bina... Buranın Mardi Gras’ı var ya... Hani “atış serbest karnavalı”... Varsa yoksa o. Herkes onu görmenin derdinde. Ama ben başka bir şey istiyorum. Mahalli muhteremler, turistler çekilince nasıl yaşarlar? O kendi oldukları hallerin içine karışma emelindeyim. Zor bir iştir biliyorum... Ama “azim” diye bir şey var hayatta...
Ve nihayet sihirli maymuncuk: Bir antikacının kızı. 5 nesildir French Quarter’de yaşıyorlar. “Nene ve dedesinin favori lokantasını” bilmek istiyorum. Kahkahalarla gülüyor. Akşama birlikte Antoine’s Restaurant’dayız. Burası tam tamına 175 yaşında. İçerideki herkes herkesi tanıyor. İsmen hatta hikâyesi ile... Sanki tek yabancı benim. Ölü sezonun nimeti de bu olmalı.
Kuşkonmaz var ya. Mönünün üstlerde, ilk çeyreğine yerleşmiş. Kuşkonmaz onlar için ana yemeğin önünde yahut da yanında gelen bir şey... Ama durun bir dakika. Bunu kabullenemem. Mümkün değil. O istisnai kuşkonmazlar! Dişlerime direnen ve “bearnaise sos”a hafiften dokunmuş asparagus. O “yeşil ve beyazlar” önümdeki tabağa uzanmışlar. Sıra sıra, yan yana...
Buna değişilebilecek başka bir şey var mı hayatta? Misafirime de soruyorum. Galiba emin değil... Önce düşünürmüş gibi tavanı tarıyor. Ardından beni süzüyor ve cevap: Fettan kahkahalar!
‘CAZ BİZİM TENİMİZDE’
Dışarısı cazla dolmuş. Hatta içeri salona taşıyor. Adını bildiğiniz her kim var ise tüm şöhretlerin yolu bu sokaktan geçmiş. Louis Armstrong’un çaldığı mekânlar var. Elbette tavaf ediyoruz. Bakın o “şeytan çekici tonton” hâlâ çalıyor olsa şahane olurdu. Ama geriye kalan da nefes kesici...
Bu müzik bu şehre sinmiş. Yaşlılara, gençlere, çocuklara, herkese ve her şeye. Hayatın kendisi oluvermiş. Ara veren şarkıcı kadın ile konuşuyoruz: “Herkes bize öykünüyor” diyor. “Amerikalılar ‘güney gibi yaşamak’ istiyor. İçkisi, biberi, mutfağı ve elbette müziği ile bizler gibi yaşamak istiyorlar!” Orta yaşlı güzel siyah kadın hız kesmiyor: “Üstüne, biz güneyli kadınlar onlardan daha cazibiz.” Soruyor: “Neden biliyor musun?” Sonra pes bir kahkaha ile bağlıyor: “Caz bizim tenimizde!”