Acı ve ağıt
"Şimdi yine protest müziğin iyileştirici, arka çıkan gücünden yararlanma zamanı"
Sırma KARASU / HT CUMARTESİ
Bu hafta yine kelimelerle tarifi mümkün olmayan bir acıyla tüm ülke donakaldık. Geçen mart ayında “Protest müzik susar mı?” diye yazmıştım hani. Şimdi yine protest müziğin iyileştirici, arka çıkan gücünden yararlanma zamanı. Sözleri şair Kemal Özer’e ait Grup Yorum şarkısı “Madenciden”de dediği gibi: “Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda... Çocuklarım gülsün diye dost... Oysa bizim evde gülen yok”
Soma’daki maden kazası öyle çok boyutlu toplumsal bir olay ki, mevcut üzüntü ve felaketin üstüne hepimizin şahsına münhasır bir acısına dokundu. Ben babamı 9 yaşımda kaybettim. Bana en çok dokunan, henüz resmi rakam verilmedi ama ne fark eder ha 1 ha 100 çocuğun babasız ve içlerinde asla dinmeyecek bir ateşle büyüyecek olması. Okul çağında olanlar, ilk kez bu yaz babalarına karnelerini gösteremeyecek. Kazadan 2 gün sonra eşi doğum yapan bir madenci var. Bazılarının çocuğu hâlâ ana karnında. Böylesi büyük keder, acı insanın içini burkuyor, boğazını düğümlüyor. Bu çocuklar, hayatları boyunca babaları yerine anılarını sevecek; her köşede onlardan izler arayacak ve hep biraz kırgın olacaklar.
“Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda... Çocuklarım gülsün diye dost... Oysa bizim evde gülen yok.” Şair Kemal Özer’in sözleri üzerine, Grup Yorum’un bestelediği “Madenciden” şarkısında sözlere yayılmış, isyandan beslenen umudun ve geleceğe yönelik beklentilerin hepsini anlamsızlaştıran Soma... Felaketin gölgesinde parça, protest müzik alanından çıkıyor, ağıt niteliği kazanıyor.
BU ÜLKEYE YENİ AĞITLAR YAZILMALI
Penderecki’nin Hiroşima için bestelediği “Thredon”yi, Takemitsu’nun yaylı orkestra için bestelediği “Requiem”i ve Benjamin Britten’ın meşhur “Savaş Ağıt”ı gibi klasik müzik formundaki ağıtlar, kalıcı formlarda yapılandırılarak toplumsal yaralar açan olayların kuşaklar boyunca hatırlanmasını sağlıyor. İşitsel bir eser, adeta bir heykel niteliğinde somut bir anıta dönüşüyor. Bizdeyse ağıtlar, genellikle halk sanatının bir parçası. Daha içten ve samimi... İçgüdüsel bir dışavurum, neredeyse bir çığlık; öte yandan uçucu... Bir yapıt olarak çoğunlukla kalıcı biçimlere dönüşemiyorlar. Kolektif hafızada yazı ve sanatın işlevi bu noktada önemli. “Acılarımızı yeterince hatırlamadığımız için mi acaba yeni acılara mahkûmuz?” sorusu geliyor aklıma tam da burada...
Ağıt bestelemek ortaya bir veya iki kez sahnelenecek, çalınacak bir eser çıkarmaktan daha önemli ve büyük bir sorumluluk aslında. Derinlemesine hissetmeden, özümsenmemiş acılar üzerine bir yapıt kurmak da kalıcılık konusunda sınıfta kalıyor. Bu konuda en çarpıcı örnek Britten’ın “Şavaş Ağıt”ı. İlk kez II. Dünya Savaşı esnasında bombalanıp yeniden inşa edilen Coventry Katedrali’nde sahnelenen eser, 1893’te İngiliz şair Wilfred Owen’ın yazdığı şiirden esinlenerek bestelenmiş. Tarihi savaşını, II. Dünya Savaşı’nın yıkımı ve barış umuduyla harmanlayan eser, en son geçen haziran Simon Rattle yönetimindeki Berlin Filarmoni tarafından seslendirildi...
Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca yüzlerce acı ve felaket yaşanan bu ülkede müziğin birleştirici gücünden beslenen, tekrar tekrar seslendirilecek ve sanat diliyle kurgulanmış bir ağıt gerekli. Bu ağıt felaketin bizzat mağdurlarını unutup, salt büyük konser salonlarında seslendirilmek üzere yazılmamalı. Soma’da yetim ve dul kalanların gözyaşlarından beslenmeli ve gelecek kuşağa bu acıyı anlatır nitelikte olmalı.