'Suç işleme özgürlüğü'nü tepe tepe kullanmak...
Çarşamba günü uzun süredir uzak durduğum şehiriçi ulaşım araçlarından bir minibüs dolmuşa bindim.
Hareket ettikten sonra birinci viteste, saatte en fazla 10 km. hızla ilerlemeye başladı.
Yani yayaların bile sollayacağı bir hızda...
İçindeki yolcuların hiç işi gücü yokmuş, vakit geçirmek için binmişler gibi.
Yolcu sayısı çoğalınca hız da artmaya başladı.
Cep telefonunu kapıp, “Ahmet abi“ dediği birine yocu sayısı ve yolla ilgili bir şeyler anlattıktan sonra “Bir durum olursa beni ara abi” deyip kapattı. Anlayabildiğim kadarıyla, aldığı yolculardan ayakta kalanlar konusunda, güzergahta trafik polisi olmasından, yiyeceği muhtemel cezadan endişe duyuyordu. Arkasından telefonu çaldı, başka biriyle yine “meslek içi” bir şeyler konuştu.
Sürekli sol eli direksiyonda, sağ eli kulağında telefon tutuyor.
Sık sık da minicik telefonu omuzuna kıstırmaya çalışıp vites değiştiriyor.
Vakit buldukça da korna çalmayı ihmal etmiyor. Kornaya niçin basma gereği duyduğunu ise sadece kendisi biliyor.
Kırmızı ışığın “Yol sana kapalı, dur” olan anlamını çoktan “kolla geç”e çevirmiş.
Aynı hatta çalışan bir başka minibüs az mı yaklaşmış, çok mu yaklaşmış çözemedim; bir süre bir şeyler anlattıktan sonra “ben basıp gidiyorum” dedi ama, bu kararından rahatsız olmalı ki 50 metre kadar ileride yanan yeşil ışık kırmızıya dönünceye kadar yavaşladı, sarı yanar yanmaz da durarak beni şaşırttı.
Ne kadar trafik suçu
varsa işledi de...
Tam “kırmızıyı hatırladı” derken, ondan sonraki tüm kırmızıları es geçti.
Kentin göbeğinde onlarca trafik ışığı, bir o kadar kavşak geçip, bir o kadar “durulmaz” işaretinin önünde durup yolcu alan şoförümüz, tek trafik polisine rastlamadan bizi hedefe ulaştırdı.
Yalnız bir konuda şoför gencimizin hakkını yememem lazım; Kırmızı ışıkta bekleyen önündeki araç sürücüsünü, “geç be kardeşim” gibisinden hiç rahatsız etmedi.
Ama, yeşil yanınca hareket etmede birkaç saniye geç kalanı da zaten elinin altında hiç susmayan kornası ile “nazikçe” uyardı; Yürü be kardeşim... Hay sana ehliyet verenin!
Bu noktada, “memleket ilerliyor” diyen kesime katıldığım bazı noktalar var;
Kuralsızlık, saygısızlık konusunda gerçekten ilerledik.
“Suç işleme özgürlüğü” ve “suç işleyeni görmezden gelme konusunda” bir hayli mesafe katettik.
Kırmızı ışıkta gaza basma, “yeşil yandı” diye adımını atan “gafil” yayayı öldürüp, sakat bırakıp kaçma konusunda bir hayli marifet sahibi olduk.
“Korna çalma hakkımızı” sonuna kadar kullanma konusunda kimse elimize su dökemez hale geldik.
Trafikte bizi kurala davet edenin ağzını burnunu kırma, gücümüzün yetmeyeceğini anladığımız anda, olay yerine silahlı arkadaş çağırma, kurşunlatma olayında çok ilerledik.
Hakkımızda şikayetçi olmaya kalkışanı, köşede kıstırıp hesabını sormayı, bizim kadar hiçbir ülkenin vatandaşı beceremez.
Bir zamanlar bu ülke, bu kent...
Eskiden bu memlekette adım başı trafik polisi varmış, taksi dolmuş, minibüs ve benzeri özel toplu taşım araçları, cadde üzerinde kendilerine ayrılan ve işaretlenen yerler dışında hiçbir yerde duramaz, yolcu alamazmış; yolcu indiremezmiş, eli kornaya gitmezmiş. Kırmızı trafik ışığına, “kırmızı görmüş boğa” gibi saldırılmazmış, trafik suçu işleyene karşı bırakın trafik polisini, yolcu ya da yaya vatandaşlar bile uyarı görevini yerine getirirmiş.
Sürücüler aklına estiği yerde, flaşörleri yakıp trafiği aksatmazmış falan filan...
Geç bunları geç... Onlar, çoğu gençlerin bile hatırlayamayacağı kadar gerilerde kaldı.
Şimdi, tepe tepe kullandığımız özgürlük var... Daha olmadı, ileri demokrasi var...
Hele şu “sis lambası” denen aksesuarı icad eden geri zekalılar, “bunlar sadece sisli havalarda farketmek ve farkedilmek için kullanılır” gibi bir kural koymuş. Araçta varsa, her ortamda kullanılır kardeşim...
............................
Sayın kent yöneticileri, ister alının ister “abartı” deyip kızın...
Belki siz makam araçlarınızda farketmemiş olabilirsiniz ama, vallahi de billahi de İzmir’de durum bu...