Taksim olaylarının anlamı
Taksim Gezi'deki eylemi başlatanlar biber gazı değil ılıman bir iklim istiyorlardı. Sanatçılar vardı, halk vardı, solcu gençler ve antikapitalist Müslümanlar, anneler, amcalar vardı. Eylemin ilk günlerindeki düşük yoğunluklu polis müdahaleleri cuma günü gerilimi tırmandırdı. Maalesef durum bu. O kadar yoğun bir "gazlama" faaliyeti vardı ki, eylemci olmayan insanlar bile kendilerini eyleme çağrılmış hissettiler. Orantısız gaz, mıknatıs tesiri yaptı.
Cuma gecesi saat 24.00 ve 01.00 sularında ise Kabataş'tan Üsküdar'a gelen motorların içindeki kalabalıkların ağaçtan, yeşilden bahsetmedikleri, o eşiğin çoktan geçildiğini ve "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye slogan atanların hadiseyi tahkim etmeye başladığını da bir vesile Üsküdar'da olduğum için bizzat gördüm. Aynı duruma Beşiktaş'a geçtikten sonra Dolmabahçe ve Kabataş boyunca rastlamak da mümkündü.
Şiddetsiz, sopasız, silahsız eylemcilere binlerce metreküp biber gazı sıkılmasının sonucu yüzlerce yaralı, son verilemeyen ve bitirilemeyen bir kaos oldu. Bu sonucun sorumlusu kimse hesap vermeli.
Başbakan Erdoğan "el insaf" mealinde, "Bu şehre en çok ağacı biz diktik, yeşili en çok biz koruduk" diyor. Haklı olabilir. Başbakan Erdoğan belediye başkanlığı döneminde de, hükümeti döneminde de yeşil alan konusunda gayet nasipsiz olan yerlere yaptığı park ve bahçeleri, dikilen ağaçları saymaya kalksa çoğumuzu utandırabilir. Fakat uçak yolculuğu yapan hemen herkesin az çok görebildiği gibi, yeşil alanlar kentin dışına çekiliyor, kentin göbeği ise giderek betonlaşıyor. Ayrıca mesele Başbakan'ı aşacak mahiyette. "Müteahhidizm" il, yerel ve onlarla birlikte çalışan teşebbüslerin kanına girmiş vaziyette. Yeşil alan gördüğünde "Niye boş kalmış ki burası, hemen bina dikelim, arsası da ucuz" mantığıyla hareket eden bir tutum yürürlükte. Yeşil alan gayet pahalı yeni uydu kentlerin bir imtiyaz olarak "sattıkları" bir ürün artık. Tabiattan yararlanmak ancak pahalı konut projelerine güç yetirenlerin sahip olduğu bir hak mı olmalı?
İşte Gezi Parkı'nın ilk eylemcileri bu mantığa itiraz ediyorlardı. Ve bu "sağlıklı" talebin biber gazına boğularak enfeksiyon kapmasının nedeni abartılı müdahaleler sayesinde oldu.
Ondan sonra geldi 28 Şubat öncesinde neye hizmet ettiği sonradan anlaşılan tava tencere çalma eylemlerinin sahne alması. Ondan sonra oldu siyasi olarak "vatandaş adına halka karşı yürütülen bir savaşın" mottosu olarak neşvü nema bulmuş o "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganlarının alıp yürümesi.
Güzel ülkemde hep böyle oluyor. Meşru bir talep antidemokratik uygulamalarla bastırılmaya çalışılıyor ve hızla suiistimale uğrayarak kirleniyor. Nitekim, Tahrir benzetmeleriyle, Arap Baharı'ndan mülhem devrim çağrıları yapanlar, renkli devrim dilenenler de zemini mazeret bilerek fırsata dönüştürdüler.
Hangi sebeple olursa olsun, bir şekilde harekete geçme ihtiyacı hisseden bu kalabalıkların devlet tarafından asla görmezden gelinmemesi, iyi analiz edilmesi gerekiyor.
Hükümet üyelerinin yaptıkları düzenlemeleri, işleri, attıkları adımları halka samimi ve dolaysız bir biçimde anlatmak yerine, siyasi partileri hedef alan açıklamalar yapmayı tercih etmeleri tansiyonu yükselten amillerin en önemlisidir.
Halkla CHP ya da MHP üzerinden konuşmak, kâğıt üzerinde savunulabilir olan uygulamaları ve düzenlemeleri bile polemikçi, ağzının payını verici, gerilim tırmandırıcı , ötekileştirici siyasetin konusu haline getirmekte.
Cumhurbaşkanlığı tartışmaları, başkanlık sistemi tartışması, TC ibarelerinin kaldırılması tartışması siyasetin halk için yapılıp yapılmadığının sorgulanmasına neden olurken, hayat tarzına yönelik müdahaleler rahatsızlıkların tutuşturucu kıvılcımı haline gelmekte.
Sadece hükümetin değil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun da fırsat devşirmek yerine sorumluluk sahibi bir lider gibi davranması gerekiyor. Bir Başbakan'a "teröristbaşı", "katil" gibi akla insafa sığmayan ifadelerle seslenmenin kitleleri mobilize etmekle kalmayıp daha fena sonuçlar doğurabileceğini idrak etmesi lazım. Unutulmamalıdır ki, Suriye'deki muhaliflere terörist muamelesi yapıp işkence ve eziyet altında inleyen Suriye halkına "Sabrediverselerdi canım" muamelesi çektikten sonra Taksim'e inerek devrim üretmeye çalışmanın samimiyeti de sonsuza dek sorgulanabilir.