Liderim ne derse o olur!
SORUN kavga değildir.
Kimin kime ne fırlattığı veya kimin kimi yumrukladığı da değildir. Bugün kavga edenler yarın el ele, kol kola dolaşırlar. Çiğköfte partilerinde bir araya gelirler.
Sorun, Milli Eğitim Komisyonu'nda, milyonlarca çocuğumuzun hayatını derinden etkileyecek bir yasa teklifinin (4+4+4) onca maddesinin 30 dakika içinde kabul edilmesidir.
Mevcut duruma baktığımızda doğruya doğru, yanlışa yanlış diyecek yürekten yoksun milletvekillerinin oluşturduğu bir sistem oluşmuş durumda.
Ve bir kez daha gördük ki, Türkiye'nin asıl sorunu Anayasa değil seçim sistemidir. Partiler yasasıdır. Yüksek seçim barajıdır.
Parti başkanları veya yönetimi ne derse onu yapan milletvekillerinin oluşturduğu parlamentonun, halkın her kesiminin taleplerini dikkate alacak bir Anayasa hazırlayacağına inanabilir miyiz? Gerçekleşecek bir Anayasa ne kadar milli iradeyi temsil edecektir?
*
Halbuki, milletvekilinin dar bölgeli iki turlu seçim sistemiyle Meclis'e geldiğini düşünün. Parti başkanlarına veya parti disiplinine elbette dikkat ederler ama "Parti beni aday göstermezse siyasi hayatım biter" noktasında olmazlar. Güçlerini kendilerini seçen halktan alırlar. Ve gerekirse o halkın kendisini bağımsız olarak Meclis'e göndereceğini bilirler.
Şimdi ise bir aday, kültürel özellikleri, yaşam tarzları, gelir seviyeleri neredeyse birbirinden farklı yüz binlerce seçmenin oy kullandığı yerden milletvekili olmaya çalışıyor. Böyle bir yerden bağımsız aday çıkmak neredeyse imkânsızdır. Mutlaka bir siyasal akım tarafından desteklenmelisiniz.
Parti desteği olmadan seçilmenin imkânsız olduğu bir sistem var ve milletvekillerinin kişiliklerini ortaya koyamamalarının nedeni budur. Ya da kişiliğini ortaya koyma cesareti olmayanların seçilmesinin nedeni budur!
*
Bir seçim bölgesinden, İstanbul 2. seçim bölgesinden örnek vereyim: 4 milyon 136 bin seçmeni var. 12 semti kapsayan bir bölge. Milyonlarca insan sandığa gidiyor ve tercih ettiği partiyi yazıyor. Seçilenin kim olduğunu önemseyenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bir milletvekili adayının, bu bölgeden seçilen 27 milletvekilinin arasına girebilmesi, listeye konmasına ve partisinin de yeterli oy almasına bağlıdır. Kendi varlığının hiçbir önemi yoktur. Partiler aday seçerken elbette doğruyu seçtiklerine inanırlar ama kimin doğru olduğuna halk değil, parti liderliği karar verir.
Aynı sistemin bir de şöyle olduğunu varsayalım: 12 semtin (Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Esenler, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kâğıthane, Sarıyer, Sultangazi, Şişli, Zeytinburnu) yer aldığı seçim bölgesini 27 seçim bölgesine ayırın. Ve adaylardan yüzde 50'den bir fazlasını alanın milletvekili olacağı bir sistem yaratın. Seçimler partiler arasında değil, partilerin o dar bölgede halkın tercih ettiğini seçmek zorunda kalacağı adaylar arasında geçmeye başlayacaktır. Halkın sevdiği Meclis'e gider. Liderin değil, seçmenin tercihleri öne çıkar.
Seçmenin gücünü arkasında hisseden, komisyonda doğruya doğru, yanlışa yanlış der. Hangi partiden seçildiğinin önemi kalmaz. İkna edilmeyen milletvekili yasama görevinde partisine kulluk etmez. Ama bu sistem, liderlerin kâbusudur. Onlar bu kâbusu kendileri yerine bize yaşatıyorlar!