Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Animasyon parşömeninde sulu boya estetiği

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        13 MART FİLMLERİ

        Ustalıklı anime “Prenses Kaguya Masalı”, Studio Ghibli’nin ürettiği en özgün işlerden… Miyazaki’yle aynı dönemde çıkan Isao Takahata yıllar boyu çalışmanın nelere kadir olabileceğini kanıtlıyor burada. Bambu prensesi öyküsünü bir çeşit sulu boya estetiğiyle sarıp, el çizimi karakterlerle zarif bir yapıya transfer ediyor.

        10. yüzyıldan bilinen ve kulaktan kulağa bugünlere kadar gelen bir Japon halk masalının anime temsilinde çok farklı, pek alışık olmadığımız bir estetik devreye giriyor. 1968’de çektiği ilk animasyonuyla Hayao Miyazaki’ye esin kaynaklığı yapmış bir kimlik karşımızdaki… Daha ziyade 1988’de çektiği “Ateşböceklerinin Mezarı”yla (“Hatoru No Kaka”) ile bilinen Isao Takahata, Studio Ghibli’nin kurucuları arasındadır. Kendi çizgileri ve realist tarafıyla ürettiği sekiz animeyle sürekli bir evrensel ün beklemiştir.

        TAKAHATA İÇİN EVRENSEL ÜN ZAMANI

        Miyazaki’nin “Ruhların Kaçışı” (“Sen To Chihiro No Kamikakushi”, 2001) ile yakaladığını, Takahata “Prenses Kaguya Masalı” (“Kaguyahime No Monogatari”, 2013) ile gerçekleştiriyor. Tomurcuk veren bambu filizinden çıkan avuç içi büyüklüğündeki kraliçenin büyümesi ana mesele… ‘Jack ve Fasulye Sırığı’, ‘Uyuyan Güzel’, ‘Parmak Çocuk’ gibi popüler kültürden bildiğimiz masallarla akrabalık kuruyor Kaguya efsanesi. Yönetmen bu malzemeyi narin bir estetikle canlandırıyor, Disney’in yakınına bile yanaşmıyor.

        Efsane estetikleri, masal dünyaları görmüşüzdür. Ama sanki anime bir parşömen olarak kullanılıyor burada. Resim tuvalinin üzerinde yapılan işlem, fırça izlerini tüm canlılığıyla seyirciye hissettiriyor. Bu çizimlerin yer yer atlayan karelere dönüştüğü görülebiliyor. Anime geleneğindeki el çizimi karakterler ise en ciddi halleriyle bu arka planın önünden geçiyor. Onların işlenişi, detaycılığı öne çıkıyor.

        MIYAZAKI, OZU, RESİM, REALİZM, JIDAIGEKI

        Animasyon tarihinden bu özgün hamleye bir akrabalık bulmak çok kolay değil. Yağlıboya ya da sulu boyanın bir tezahürü olarak narin, zarif ve güzel bir prensesin efsanesine bakıyor “Prenses Kaguya Masalı”. Kırlardan ev içlerine uzanan tabloda sanki jidaigeki (Japonya’da 1868’dan önce geçen dönem filmleri) furyasından bir Ozu ağır temposu, hard sanat filmine açılıyor. Bir başka seçenek, Miyazaki’nin çizimlerinin kurmaca resim estetiğiyle ya da iki renkli Jean Cocteau geleneğiyle çarpıştığı olabilir. Bu çözüm süreçleri fazlasıyla manidar…

        Kızın ayla ilişkisinin, lanetlerinin ve peşine düşen erkeklerin kattığı ayrı bir tat, tahta oturmadan kraliçe olan bu ‘orman lideri’ni bir iktidar, direniş temsiline dönüştürüyor. Onu izlerken de aslında etkileyici müzik girişiyle zaman zaman duygusallaşabiliyoruz.

        ZARİF BİR ESTETİK

        Belki “Princess from the Moon” (“Taketori Monogatari”, 1987) ile Kon Ichikawa B sınıfı bir kurmaca filme uyarladı bu masalı. Hatta bu kaynak bale resitallerine de malzeme verdi. Ancak buradaki temsil bambaşka bir duyarlılık, zarafet içeriyor. Kareleri ve tempoyu takip ederken resim tablolarına hayran kalıyorsunuz.

        Neredeyse sessizlik sizi alıp götürürken güçlü tema müziği de dikkat çekiyor. Karaktere odaklanmak ise ‘masal filmi’ alanında beklenmedik bir güzellikle buluşturuyor bizleri. Sanki zamanında “Pirosmani”nin (1969), “Andrei Rublev”in (“Andrey Rublyov”, 1966) yaptığı gibi bir mucize canlanıyor. Shengelaia’nın, Tarkovsky’nin resim estetiği özeni, “Prenses Mononoke”nin (“Mononoke Hime”, 1997) modeli ile buluşuyor.

        ÜSTAT SONUNDA KABUL GÖRDÜ

        “Prenses Kaguya Masalı”, nevi şahsına münhasır animasyoncu Takahata’nın yoğun uğraşının ürünü. Orman ve evler üzerine kurulan sahneleriyle, diyaloglarıyla, tanıdık gelen bir masala bakış atmasına karşın vizyonuyla akılda kalacaktır, orası kesin. Uzun süre alkışlama arzusuyla izlediğimiz bir öte dünya tasviri sanki…

        Özellikle çıkış noktası kuvvetli bir iş. Doğanın diktaya, imparatorluğa karşı ‘zarafet’le verdiği mücadele, manalı alt metinlere yol açıyor. Mucizevi kız, boyutuna rağmen narinliğiyle tek başlı düzenlere karşı çıkıyor. Studio Ghibli’yi Miyazaki ile birlikte kuran, 1935’li yaşındaki üstadın Oscar ve Altın Küre adaylığıyla yakaladığı uluslararası şöhret şaşırtmıyor. Takahata, miras filmiyle sinemaseverleri en üst noktada uğurluyor.

        FİLMİN NOTU: 7.8

        Künye:

        Prenses Kaguya Masalı (Kaguyahime No Monogatari)

        Yönetmen: Isao Takahata

        Süre: 138 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ‘ACI AŞK’I KLASİKLEŞTİRECEK HAMLELER

        Etraftaki tekdüze aşk filmlerinin alay konusu olan formüllerine karşı çıkmakla kalmayıp, bunların motiflerini lime lime ederek kendine kar sağlayan uçarı bir yapıt… “Acı Aşk”ın Yeşilçam kolaycılığını ti’ye alıp pespayelikten anlam yaratan, Godard etkili modelini benimsiyor “Bana Adını Sor”. Kimi eksiklerine rağmen farklı bir kafanın ürünü olarak anılmayı hak ediyor.

        Bir piyanist, ilk aşkı ve sarışın metresi arasındaki aşk üçgeni… “Bana Adını Sor”, imalı isminden başlayarak Yeşilçam’ın tekdüze kalıplarıyla dertlerini bir bir önümüze döküyor. Ahmet Can Çakırca’nın kurgusu, Cem Erman imzalı tanıdık şarkılar ile Ümit Cihan Canpolat’ın sanat yönetimi farklı bir kafanın garantisini veriyor.

        1.85:1 oranında aceleci bir girişle başlıyor film. Basit bir TV dizisine dönüşmek için ilk adımı atıyor. Ama birbirleriyle kavgaya tutuşan Yasemin ile Hakan’ın hızlı bir kurguyla kocaman ‘Mahzen’s Productions’ logosunun arkasına takılması çok normal değil aslında. Zira filmin tamamında sanki bilerek yanlış bağlanmış karelerin, görüntülerle uyuşmazken inadına kafa şişiren şarkıların, abartının cılkını çıkaran oyuncuların ve bilinçli mantık boşluklarının devreye girdiği planlı bir süreç var.

        ONUR ÜNLÜ’NÜN ‘ACI AŞK’I ANLAM KAZANIYOR

        “Acı Aşk”ın (2009) Yeşilçam’daki ağlak aşk filmlerini ti’ye alırken, Godardiyen bir estetik inşa ettiği, Onur Ünlü’nün mizahı öne çıkaran sistem karşıtlığından beslendiği çok açıktı. A. Taner Elhan’ın biçimci rejisi, fotoğrafçılık mesleğine ve burjuvazinin gösterişçiliğine anlam katmıştı. Steril bir tiyatro sahnesinde çekilmiş izlenimi bırakan, 2000’lerin “Sevmek Zamanı” (1963) olarak anılabilecek eser, camp (bilinçli bayağılık estetiği) dokusuyla halen akıllarda…

        Orada yükselen damar arabesk şarkıların yerine burada pop ve rock parçalar geçiyor. Görme engelliymiş gibi yapıp belki beş kere ölen Oya’nın koltuğunda ise işitme engelli Merve var. Cansu Dere ve Başak Parlak’ın yetenek olarak fazla farkı yok. Üstelik bunun farkında olmadan dolaşan Merve, sanat yönetiminin boyutsuzluğuna da anlam yüklüyor.

        TEKDÜZE DRAMATİK YAPI TERSYÜZ EDİLİYOR

        Hakan-Yasemin diyaloğuna Merve’nin, Hakan-Merve konuşmasına Yasemin’in kural tanımadan dahil olabilmesi, filme ‘tamamı mekanda mı geçiyor?’ sorusuyla yaklaşmamızı sağlıyor. “Acı Aşk”ta Orhan’ın (Halit Ergenç) Seda, Ayşe ve Oya’yı bir arada görerek ‘sınır tanımayan jön’ klişesini yıkması gibi… Burada da birbirlerini olmayacak yerlerden gözetlemeye başlıyor üç karakter. Film evreninin geleneksel çatısı, tekdüze dramatik yapı yıkılıyor.

        Sanki bir Takashi Miike, bir Seijun Suzuki’den ziyade olmamış bir Peter Greenaway, Derel Jarman kafası canlanıyor. Bu uçukluk Onur Ünlü kıvamında abartılı bir absürd mizahla sarılmıyor. Komedi törpüleniyor.

        SİNEMATOGRAFİ NE KADAR YETKİN?

        “Bana Adını Sor”, o modeli kullanırken Vedat Özdemir gibi detaycı bir görüntü yönetmeninin eksikliğini hissetmiş. Yapay-gösterişli duran mavi, kırmızı ışıkların sakilliği bile çok üstünkörü halledilmiş duruyor. Buradan gelen pespayeliğe uğraşıldığına pek inanamıyoruz. Oysa ki filmin ruh haline uzun isimli hastalık teşhisinden itibaren daha da uyum sağlayan Engin Hepileri’nin kendisi…

        Çocukluk aşkı, ölüm, acı haber, ölümcül hastalık, aşk, aile gibi kavramlar bir çırpıda lime lime ediliyor. Hüzünlü olayların üzerimize bilinçli olarak atıldığı sağanak yağıştan kurtulmak zor... Öte yandan birkaç final ekleme, montaj sekanslarla amatör durabilen bir bir kurgu oturtma derdi de var. Sanki yapma-bozma uğraşında bir Eisenstein hamlesi bu…

        KAFASI FARKLI İŞLEYEN BİR YÖNETMEN

        “Bana Adını Sor”, M. Taner Gündöner gibi kafası farklı işleyen, zeki bir sinemacıyı beyaz perdeye armağan ediyor. “Adab-ı Muaşeret”te (2008) gençlik komedisine Godardiyen üslup yerleştirip filmi batıran Emre Akay’ın sistem karşıtlığına benzer bir anlayışla karşımıza çıkıyor.

        Film, ‘Ağlatan Kafe’ melodisinden beslenen kitsch dans sahnesinden dar alana sıkışan sanat yönetimine, hastalık rekoru kıran Hepileri’den işitme engeline yorumuna kadar bir yerden sonra ‘eğlence’ yoluna sapıyor. Oben Aras’ın senaryosu bir tarafa sinematografi ve Başak Parlak bu duruma uyum sağlayamıyor. “Acı Aşk”taki Halit Ergenç’in jön olma şişkinliği, Engin Hepileri ile daha kırılgan hale geliyor. İyi olarak mı, kötü olarak mı, kült olarak mı bilinmez. Ama parlak renklerle sarılı tekrarlanan yatak sahnesinden piyanoyla yürünen ana kadar her kare akılda kalıyor!

        FİLMİN NOTU: 5.3

        Künye:

        Bana Adını Sor

        Yönetmen: M. Taner Gündöner

        Oyuncular: Engin Hepileri, Özge Borak, Başak Parlak, Bahar Akça, Cihat Tamer

        Süre: 104 dk.

        Yapım yılı: 2015

        DEJA VU REKORTMENİ

        Hollywood’da “Alis Harikalar Diyarında” ile masallara yeni şekil verme arzusu arttı. Ama “Sindirella”, ne “Pamuk Prenses ve Avcı”, ne “Dev Avcısı Jack”, ne de “Hansel ve Gretel: Cadı Avcıları” gibi özgün bir damar yakalıyor. Aksine 1998 tarihli modern ‘Külkedisi’ uyarlaması “Sonsuza Dek”i tekrar izleme arzusu yaratıyor.

        Shakespeare uyarlamalarıyla bilinen Kenneth Branagh, “Ölümcül Oyun”da (“Sleuth”, 2007) tiyatro sahnesini üç boyutlu hale getirme dahiliğiyle dikkat çekmişti. Ama ne hikmetse o günden bugüne bir stüdyo memuruna dönüştü. 20. yüzyılda sinemaya fazlaca malzeme veren ‘Külkedisi’ onun eline geçiyor burada. Ama “Thor” (2011) ve “Jack Ryan: Gölge Ajan”ın (“Jack Ryan: Shadow Recruit”, 2014) ‘aman her köşesi muntazam olsun’ ruhsuzluğu buraya da yansıyor.

        ‘SONSUZA DEK’ UYARLAMALARA VİZYON GETİRDİ

        ‘Külkedisi’ masalı, Disney’in ‘masal filmi’ kurallarıyla 1950’lerde adamakıllı bir çizgi film çıkarmıştı. Ama esasen 1998’deki Susannah Grant-Andy Tennant-Rick Parks üçlüsünün kaleminden gelen “Sonsuza Dek” (“Ever After”, 1998), ‘büyülü’ ve ‘fantastik’ öğeleri bir kenara bırakmasıyla dikkat çekmişti. Karakterlerin ismini değiştirmek gerçekçi bir statü farkları mevzusunu ve üvey anne-kız çatışmasını, 23 yaşındaki Drew Barrymore’un ‘aşk’ malzemesi vermesiyle yorumlamıştı. Hikayenin kıvrımlarının farklılaşması da dikkat çekici bir ‘dramatik’ değişime yol açmıştı.

        Önceleri müzikalde de karşımıza çıkan bu kaynak için “Ella” (“Ella Enchanted”, 2004), “Bir Külkedisi Masalı” (“A Cinderella Story”, 2004), “Sdyney White” (2007) gibi tutmamış ama saygı duyulası gençlik filmi hamleleri oldu. Yeni milenyum bu furyaya işaret etti.

        ZARİF AMA TEKDÜZE

        Branagh ise fazlasıyla zarif gözüken, sanat yönetiminin gösterişine bel bağlayan bir İngiliz miras filmi geleneğiyle yoğurmak istiyor bu masalı. Harris Zambarloukos ve Dante Ferretti temiz iş çıkarıyor. Başroldeki Lily James’e Hayley Atwell (anne), Cate Blanchett (üvey anne) ve Helena Bonham Carter (peri anne) eşlik ediyor. Aslında görsel efektler açısından bakınca atlı arabayı süren bireylerin melezliği, bir özene dikkat çekiyor.

        Ama film fazla klasik durmanın mağduru oluyor. 16 sene önce gördüğümüz Anjelica Huston’ın Radmina’sı kadar korkutucu bir üvey anne karşımıza çıkmıyor. Blanchett’in yeteneğine karşın role uymadığı, kötücüllüğün aksine iyimserlik ve zarafet aşıladığı söylenebilir. 25 yaşındaki James de, kendisinden iki yaş küçük Drew Barrymore’un yerini tutamıyor.

        Baştan sona déjà vu hissiyle tüketilen “Sindirella”, “Alis Harikalar Diyarında” (“Alice in Wonderland”, 2010) ile melezleşen masal uyarlamalarının ‘epik’ dünyasından biraz olsun etkilenmiyor bile. Böylece Branagh çabuk unutulma riskinin tanımını yaparken, ancak 70’lerde çekilse saygı duyulabilecek bir esere imza atıyor.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Sindirella (Cinderella)

        Yönetmen: Kenneth Branagh

        Oyuncular: Lily James, Cate Blanchett, Richard Madden, Helena Bonham Carter, Derek Jacobi, Hayley Atwell, Ben Chaplin

        Süre: 112 dk.

        Yapım yılı: 2015

        ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR

        “Mandıra Filozofu”, diyalogları, yan karakterleri ve kapitalizm karşıtı öyküsüyle 2014’ün en oturaklı yerli komedi filmlerinden birine dönüşmüştü. Ama aceleye getirilen “Mandıra Filozofu: İstanbul”, seri üretim eyleminde yakın zamanın başarısız işleriyle yan yana anılacak gibi. ‘Temel’ ve ‘Eyyvah Eyvah’tan sonra yine yangından mal kaçırırmış gibi tamamlanan devam filmi senaryosu, mizansen, ışıklandırma ve karakter boyutsuzluğuyla seyir sürecini ‘ucuz’ hale getiriyor.

        Doğa-kültür ilişkisinden beslenen, “Hanzo”nun (1975) tersine çevrilmiş versiyonu olarak nam salabilecek “Mandıra Filozofu” (2013) aslında belli bir seviyeyi yakalamıştı. Birol Güven’in senaryosunun katkısıyla durumları iyi yakalarken, gündüz geçmeyen sahnelerin ışıklandırma zayıflığından darbe yemişti. Sanki sahil ve teknenin dışına çıkınca programlanan çekim günlerini aşan ekip, hazırlıksız yakalanmış gibiydi.

        TAM ZAMANLI BAŞIBOŞLUK

        “Mandıra Filozofu: İstanbul” (2014) hem hikayeyi özünden koparması, hem yönetmenini zafiyetleriyle yüzleştirmesi, hem de aceleye getirilmesi ile çok tatmin edemiyor. Dizilerden bildiğimiz Kemal Kuruçay ve Gülnihal Demir, bir Ayda Aksel, bir Rasim Öztekin olamıyor. Başıboşluk kaza sahnesinden itibaren devreye giriyor. İstanbul’da ise hasta yatağındaki baba ile buluşma çok eğreti duruyor…

        Elizabeth hanımın ‘rekabet komedisi’ne ufak bir katkı yapması derken, o tekdüze dramatik kaynak dışında Mandıra Filozofu’nun girdiği platformlar eğlendiriyor. Cep telefonuna, yalıya, paraya karşı çıkan çaycı tiplemesi gülümsetiyor. Birol Güven’le atışmalar da eğlenceli.

        ‘RECEP İVEDİK 2’ GİBİ DEVAM FİLMLERİ ÖNERİLİR

        Ama sanki filmin amatör bir ekiple çekildiğini ima eden görsel yapı, her mekanda sadece ana ışıkla halledilen planlarla boyutsuzluğu garantiliyor. Bu acemi hamle sonucunda ışıkların gölgeleri, kabak gibi gözükmeyi alışkanlık haline getiriyor. Her şey alelacele halletmek, ilk filmde Kalender Hasan’ın hip hop kurguya da meyleden numaralarından destek alamıyor. Tiplemelere yüklenme arzusu ise yan karakterlerin gösterişsizliğiyle seyir sürecini baltalıyor.

        ‘Temel’ ile ‘Eyyvah Eyvah’ gibi eğlenceli yerli komedi filmlerinden sonra bir başka seri üretim daha duvara çarpıyor. Üstelik onlarda olduğu gibi ‘zayıf taraf’ın üzerine gitmek ana omurgaya dönüşünce en dip noktayı görmek kaçınılmaz hale geliyor. Bu konuda “Recep İvedik 2”nin (2009) becerisi uzun yıllar akıllarda kalacak gibi gözüküyor. ‘Çakallarla Dans’ın bu sezon seyrettiğimiz üçüncü filmindeki gelişme dahi MinT Prodüksiyon için derslik bir görüntü oluşturuyor. “Mandıra Filozofu: İstanbul”, ‘acele işe şeytan karışır’ atasözünü haklı çıkarmak için üretilmiş gibi duruyor.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Mandıra Filozofu: İstanbul

        Yönetmen: Müfit Can Saçıntı

        Oyuncular: Müfit Can Saçıntı, Kemal Kuruçay, Gülnihal Demir, Birol Güven, Alper Düzen

        Süre: 109 dk.

        Yapım yılı: 2015

        GECEKONDUDA MÜZİSYENLİK ZOR

        İstanbul’un kenar mahallelerinden çıkan bir arabesk rap başarı hikayesi… Başarılı belgeselleriyle bilinen Ayşim Türkmen, belgesel-kurmaca kırması bir işe imza atıyor bu kez. Ama “Çekmeköy Underground”, samimiyeti ve akılda kalan şarkılarına karşın ‘ekip ruhu’nun ötesine geçemiyor.

        Kapitalizm ve kentsel dönüşümle ilgilenen “Kapital-İstanbul” (2004), “Galata Kulesi Sokak No: 23” (2007) ve “Selahattin’in İstanbul’u” (2010) gibi zeki belgeselleriyle dikkat çeken bir isim… Şehir antropoloğu Ayşim Türkmen, bu alanda becerikli olduğunu çoktan ispatladı. “Çekmeköy Underground”da (2014) ise Çekmeköy’den bir alt kültür portresi çıkarıyor. Gecekonduları gözlemleme arzusuyla yine ‘belgeselci’ tarafını öne çıkarıyor.

        MÜZİK BELGESELİ Mİ OLMALIYDI?

        Araya Kerem Can’ı, Can Sipahi’yi yerleştirmek, sinematografiyi Vedat Özdemir’e, kurguyu Ayhan Ergürsel’e emanet etmek doğru. Ama kısa vadede filmin kurmaca senaryosu kullanmadan kurmaca gibi yaptığı ortaya çıkıyor. Bütün dramatik dönüşler ve karakterler bu iki arada bir derede kalmışlıktan mustarip.

        Snorricam’le çekilmiş dinamik disko sahnesi ile dikiz aynasından çekilen plan sekans gibi sinemasal anlar bütüne yayılsa ihtiyacımız olan alt kültür portresi çarpıcı olabilirdi. Ama bu haliyle hafif grenli ve inatla video klip estetiğine kaymayan durağan yaklaşım bir yere kadar dedirtiyor.

        Üstelik Kerem Can, “Zenne”de (2012) olduğu gibi bir sahicilik sorunuyla boğuşuyor. Natüralizmin ve belgesel parçalarının mağduru olan eserin, Pelin Esmer gibi belgeselden kurmacaya geçmekte hata yapan sanatçı ruhlu bir yaratıcıyı tanıttığı muhakkak… Bir arabesk rap belgeseline dönüşmemek “Çekmeköy Underground”dı yarı yolda bırakıyor. Bu sayede ‘docufiction’ alanında özgün şarkılarıyla anılacak olmamış bir ilk film beliriyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Çekmeköy Underground

        Yönetmen: Ayşim Türkmen

        Oyuncular: Kerem Can, Can Sipahi

        Süre: 96 dk.

        Yapım Yılı: 2014

        KINGSMAN’İ DÜN YAZMIŞTIM

        Biraz Pygmalion öyküsü, biraz ajan aksiyonu, biraz James Bond-Harry Palmer parodisi, biraz oyunlu eğitim süreci, biraz güncel siyasete uygun siber terör... "Kingsman: Gizli Servis", ajan aksiyonu filmleri arasında zirveye çıkma adına ciddi bir tehdit... 'Bond'un açtığı yolda 2000'lerde en üst sıraya yerleşen 'Bourne' serisinden bu yana bu alanın en başarılı ürünü. “Kingsman: Gizli Servis”, Uzun vadede bir "Doktor No"ya ("Dr. No", 1962), bir "Geçmişi Olmayan Adam"a ("The Bourne Identity", 2002) dönüşebilir, önlemli davranıp önceden izleyin derim!

        “Prenses Kaguya Masalı” ile birlikte haftanın en iyisi “Kingsman: Gizli Servis”i dün yazmıştım.

        FİLMİN NOTU: 7.6

        Künye:

        Kingsman: Gizli Servis (Kingsman: The Secret Service)

        Yönetmen: Matthew Vaughn

        Oyuncular: Colin Firth, Taron Egerton, Mark Strong, Michael Caine, Samuel L. Jackson, Sofia Boutella, Mark Hamill

        Süre: 129 dk.

        Yapım yılı: 2015

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        8 Saniye: 4

        Ali Kundilli: 1.6

        Asabiyim Ben (Relatos Salvajes): 5.5

        Aşk Sana Benzer: 3.2

        Bana Masal Anlatma: 2.3

        Bay Turner (Mr. Turner): 5.2

        Beni Sen Anlat: 1.9

        Benim Komşum Bir Melek (St. Vincent): 4.5

        Bir Gece: 3.5

        Bir Varmış Bir Yokmuş: 5.2

        Birdman: 5.9

        Boyun Eğmez (Unbroken): 3.5

        Büyük Gözler (Big Eyes): 5.4

        Chappie: 6.5

        Çarşı Pazar: 3.8

        Çekmeceler: 6

        Foxcatcher Takımı (Foxcatcher): 6.3

        Grinin Elli Tonu (Fifty Shades of Grey): 5.7

        Havana’ya Dönüş (Retour à Ithaque): 3

        Hayatın Kendisi (Life Itself): 6.5

        Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything): 3.9

        İçimdeki Ses: 3.3

        Jüpiter Yükseliyor (Jupiter Ascending): 4

        Keskin Nişancı (American Sniper): 3.5

        Köstebekgiller: Perili Orman: 1.9

        Lazarus Etkisi (Lazarus Effect): 3.8

        Leviathan (Leviafan): 6.5

        Manda Yuvası: 2.7

        Mommy: 7.5

        Mucize: 5.6

        Netekim Karakolu: 1

        Özgürlük Yürüyüşü (Selma): 4.2

        Seni Seviyorum Rio: 4

        Sihirli Orman (Into the Woods): 6.5

        SüngerBob Kare Pantolon: 3.2

        The Imitation Game: 5.3

        Timbuktu: 3.9

        Turist (Force Majeure): 7.3

        Unutma Beni (Still Alice): 5.2

        Yedinci Oğul (Seventh Son): 3.5

        Whiplash: 4.9

        Yaban (Wild): 5.3

        Yapışık Kardeşler: 1.5

        Yav He He: 0.6

        Yeni Dünya: 2.2

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ