Araftasınız: Hiç aklınıza gelmese de ölmüşsünüz işte!
Betül Memiş, Marquez'in 'Yüzyıllık Yalnızlık' romanından esinlenerek yazılmış olan '100' isimli tiyatro oyununu değerlendirdi
Betül Memiş / memisbetul@gmail.com
Marquez’in, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanından esinlenerek yazılmış trajikomik bir sorgulama ‘100’; genç ekip Şaft’ın kadrajında tiyatro sahnesinde...
Yağmur dökülüyor, en histeriklisinden… Vakti zamanında, yağmur sesiyle iyileştirilen hastaları/insanları düşünüyorum. Hâlâ iyileşebilen insanlar var mıdır acaba?! Ki o vakitlerde, bu yüzyılda olduğu kadar hoyratça, riyaya düşüyor muydu ki insanlar ya da yüzleşemeyince yüzsüzleşen bizlere dönüşüyor muydu?!
Yağmur, şimdilere merhem olur mu bilmem ama ‘insan’ı dinginleştirdiği kesin! Tüm bunların yamacında, sokaklarda veyahut pencere pervazlarında ıslanmak zorunda kalanlar dökülüyor us’uma. ‘En son ne zaman ıslanmıştın?’ diye soruyor masadaki ela, gözlerini, ekrandaki usta yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin filmlerinden alamayan kahverengi’ye…
İNSAN ÖLME ZAMANI GELDİĞİNDE…
(İç ses: Bahardan bu yana İstanbul ve yurdumun çeşitli adreslerinde, az gibi görünen ama gittikçe çoğalan kitlelerin/kabilelerin en tazyiklisinden ıslatıldığını/ıslandığını düşünüyorum da; ıslanıyorlar, ıslanıyoruz, ıslanıyorsun ve ıslanıyorum şiarından demle, o vakit daha da ıslanalım diye nidalanasım geliyor!) Yağmur sesini daha da bereketlendiren melodilerden bir tanesiyle beyin loblarını havalandırıyoruz gecede; Polonyalı besteci, kompozitör Zbigniew Preisner’in, Dante’den alıntılanarak yarattığı melodiler kulaklarda zuhur ediyor. (Malumunuz bir Kieslowski klasiği; filmlerinde, yakın dostu Preisner’in besteleri.)
Yağmur, keman, piyano ve kadın sesleriyle deviniyor; gece, ben, ela ve kahverengi. Sanırım Kieslowski ve Preisner’e eşlik edebilecek en şükela isim ‘İnsan ölme zamanı geldiğinde değil ölebildiği zaman ölür’ diyen Gabriel Garcia Marquez’dir. Ki bugünün başkahramanı da Marquez, birazdan dalacağız mevzumuza ama önce sakin, melodilerin tadını çıkarın!
ŞAFT İLE ‘100’DEN GERİYE DOĞRU SAYMAYA HAZIR MISINIZ?
Celladınız yahut meleğiniz sizden, bilmem kaç yıllık ömrünüzden bir anı/hatıra seçmenizi istiyor; fakat sadece bir tane. Ve o seçtiğiniz kıymetli hatıralarınızdan bir tanesinden geriye kalan tüm yaşadıklarınız silinecek diyor. Peki, siz hangi yaşanmışlığınızı seçer de diğerlerinin silinmesine izin verirdiniz?! Siz yavaştan ömrünüze düşen yakadan bir hatırayı seçmek için düşünedururken, ben de algılarınızı, bu sorunun çemberinde keşfe çıkartacak bir ekibin/Şaft Tiyatro’nun oyunu ‘100’e götüreyim; ‘100’den geriye doğru sayarak yüzleşmeye hazırsanız, başlıyoruz!
MARQUEZ ‘ARTIK ÖLEBİLİR MİYİM?’ DİYOR YA SİZ?!
“Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?”
İstek ve soru cümlesiyle biten aslında daha da uzun bu mektubun sahibi ise ‘Benim Hüzünlü Orospularım’, ‘Kolera Günlerinde Aşk’, ‘Başkan Babamızın Sonbaharı’ ve ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ gibi kitaplarıyla algı dehlizlerinde, en âlâsından her şeyin olabilirliği/mümkünlüğü üzerine, şiddetli anlamalara göçerten 1927 doğumlu Gabriel Garcia Marquez. Birazdan seyrine ilişeceğimiz oyun da Maquez’in, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanından esinlenerek yazılmış trajikomik bir sorgulama. Adı 100… O yüzden de bu sorgulama, ne yazık ki sonsuzluk sandığımız / aldandığımız ömür sayacında, sadece 100’den geriye doğru sayma kadar sürüyor. Neil Monaghan, Diene Petterle ve Christopher Heimann’ın yazdığı, Aslıhan Evrensel’in dilimize çevirdiği, Şenol Önder’in yönettiği, Müge Çakır’ın yönetmen yardımcılığını üstlendiği, Başak Parlak, Cansu Diktaş, Giray Altınok, Kemal Uçar, Müge Çakır, Nihat Dirik ve Şenol Önder’in rol aldığı 100’ü bizimle paylaşan/tanıştıransa ismiyle müstesna bir ekip Şaft. Cansu Diktaş ve Şenol Önder’in kuruculuğunu yaptığı, 2012’nin Aralık ayında temelleri atılan Şaft’ın ilk oyunu ‘100’. İlk oyun, tiyatro tutkunu bünyelerle ilk kelam olduğundan daha bir kıymetli ve zordur.
Bence; genç seslerin konuşlandığı bir ekip olan Şaft, yaslandığı Marquez hissiyatının fonunda, hikayesi ve oyunculuklarıyla bu zor sürecin üstesinden gelmiş, hem de pürüzsüz; tebrikler. (Erken içimden geldi notu: Oyunculukların birbiriyle hemhali, sahneye düşen performanslarının ince esprili limitini, dramaturgisini, sahne tasarımının ışık ve gölge oyunlarıyla endamını sevdim.)
HAYATINIZDAN TEK BİR ANI SEÇMEK ZORUNDA KALSANIZ!?
“İnsanlara keyifli vakit geçirtirken, aynı zamanda kendilerine, yaşadığımız dünyaya, gündeme dair farkındalıklarını arttırmayı amaçlıyoruz. İlk oyunumuz ‘100’, amacımıza yönelik bir oyundu. Marquez, hepimizin etkilendiği bir yazar ve onun felsefesiyle yazılan bu oyunu oynamak hissi, bizi çok heyecanlandırdı. Oyun, insanlara tek bir şey sorduruyor: ‘Hayatınızdan tek bir anı seçmek zorunda olsanız, Ne seçerdiniz?’ Bunu insanlara düşündürmek ve hayatlarıyla yüzleşmelerini sağlamak oyundaki asıl amacımız. Bundan sonraki projelerimizde de, bu sorgulatma sürecine devam etmek en büyük isteğimiz” diyen Şaft, yaşamlarını kaybetmiş dört insanın sonsuza kadar tek sahip olacakları şey olan o anı bulma hikayelerini anlatıyor bizlere.
Hayat ve ölüm arasındaki büyülü yerde, varoluşlarının zirvesi olan bu anıları seçmek onlar için hiçte kolay olmuyor. Yok olabilmek için savaşan bu kişilerin hikayesinde, sorulardan çok cevapların can yaktığı bir mücadele başlıyor. Seçecekleri, o an bundan böyle yaşayacakları tek an oluyor. Peki ya seçemezlerse? İşte, 100’ün kilidi de bu sorunun cevabından bize kalanlarla açılıyor, tabii açmaya gücünüz ve cesaretiniz varsa! Oyunun müziklerini Kemal Eren, Yasin Aydın, görsel tasarımını R. Onur Duru ve resim tasarımını ise Fırat Dövencioğlu üstleniyor.
Bugünün kelamına veda ederken mevzuyu yine Marquez üstatla kapatalım istiyorum: “Evet, de ona. Korkudan ölsen bile, sonradan üzülecek olsan bile, çünkü her ne yaparsan yap, hayır diyecek olursan eğer, tüm hayatın boyunca pişman olacaksın… İnsanların yaşadığı değildir hayat. Aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Değişik bir deneyimleme olsun diyorsanız işte size fırsat; ekip, 27 Şubat’ta, saat 20.00’de, Beyoğlu Hayal Perdesi’nde.