"Artur Miller'in sözünün üstüne söyleyecek sözüm yok"
Tiyatro Tatavla şu sıralar Artur Miller'in ödüllü oyunu Cadı Kazanı'na ev sahipliği yapıyor. 45 yıl önce Cüneyt Gökçer'in rejisi ile izlenen oyun şimdi Gökçer'in öğrencisi Eraslan Sağlam'ın gözünden seyirci ile buluşuyor. Oyunun yönetmeni ve aynı zamanda Tiyatro Tatavla'nın kurucusu Eraslan Sağlam ile konuştuk
Selin ÇALIŞKAN/HABERTURK.COM
scaliskan@haberturk.com
İstanbul'daki tiyatro mekanlarına geçtiğimiz yaz yeni bir mekân katıldı: Tatavla Sahne. Kurtuluş'ta Atölye Tatavla olarak serüvenine başlasa da hayata karşı söyleyecek sözlerinin çok oluşu, onları tiyatro kurmaya, oradan da Cihangir'de kendilerine ait bir sahne yaratmaya götürmüş. Tiyatro Tatavla'nın kurucusu Eraslan Sağlam; 'derdini anlatma yöntemi' olarak açıklıyor bu durumu. Eraslan'a göre; “sanatçının esas misyonu derdi olması ve bunu seyirciye de bulaştırması...” Nasıl ve hangi yöntemle yapacağıysa kendi arzu- hâline kalmış.
Sahne Tatavla'da şu sıralar Amerika'nın ünlü oyun yazarlarından Artur Miller'in sözleri yükseliyor. Miller'in bol ödüllü oyunu Cadı Kazanı, cumartesi akşamları seyirciyi 1600'lü yıllara, Salem kasabasına yolculuğa çıkarıyor. Ama serbest çağrışım yapmak sizin elinizde! Bakın bakalım yaşadıkları 1600'lü yıllarla sınırlı kalmış mı?
Cadı Kazanı'nı izlenmek üzere aklınızın bir köşesine not aldıysanız, sizi oyunun yönetmeni ve Tiyatro Tatavla'nın kurucusu Eraslan Sağlam ile Cadı Kazanı'ndan Artur Miller'e, Türkiye'de sanatın geldiği noktadan yeni projelerine kadar uzanan sohbet bekliyor, buyurun!
Tatavla Sahne'nin kuruluş serüveninden başlamak isterim; yola çıkış hikayeniz nedir?
Ben, Şehir Tiyatroları sanatçıyım, açıkçası orada keyfim de yerindeydi. Çünkü Şehir Tiyatroları'nın şanslı sanatçıları arasındayım; iyi yönetmenlerle, iyi metinlerle ve iyi kadrolarla çalışmıştım. Fakat çeşitli ekollerden almış olduğum eğitimim sonucunda hocalık yapmaya başladım. Hocalık işini çok yoğun yaptığımı gören dostlarım: “Neden kendi yerini açmıyorsun?” dediler. Ben paradan anlayan bir adam değilim, ‘başkaları kurs, okul açsınlar, ben de orada hocalık yapayım’ diye düşünüyordum. Fakat ne vakit ki ülkede radikal değişiklikler olmaya başladı ve ne vakit ki bu değişiklikler ödenekli kurumlara yansımaya başladı; ben de birçok sanatçı arkadaşım gibi nefes alamama, yaşama gücü gibi sorunar yaşamaya başladım. 'Canımın attığı, aşık olduğum tiyatroda ben bir rutine doğru mu gidiyorum, heyecanımı mı kaybediyorum?' düşüncesi beni çok korkuttu. Nefes alamadığım ve farklı çıkışlar aradığım bu zamanda mütevazi bir bina ile karşılaştım. Binayı tuttuk ve eğitimlerimizi orada yapmaya başladık. Atölye Tatavla böyle kuruldu. Eğitimler devam ederken, yine çevremdeki insanların cesaretlendirmesi ile Tiyatro Tatavla'yı kurduk ve ilk oyunumuz Aktör Kean'la seyircileri buluşturduk.
Tatavla, Kurtuluş'un eski ismi... Bu isim aklınıza nereden geldi?
Tatavla, Kurtuluş'un Rumca adı. Bu ismi vermemizin temel nedeni; Tiyatro Tatavla'nın Kurtuluş'ta kurulmuş olması. Diğer sebebi ise; Tatavla, etimolojik olarak 'at ahırı' anlamına geliyor. Bizim logomuz stencil şeklinde yapılmış göz kırpan Shakespeare. Shakespeare'in tiyatroya başlangıcı da, tiyatroya gelen insanların atlarını ahıra bağlamakla olmuş. Bütün bunlar denk geldi ve birleşti ve tiyatronun adını Tatavla koyduk. Şimdi mekânımız Cihangir'de ama Tatavla adını koruyoruz. Tüm bunların yanında dipten gelen şu neden de var: Ülkede kimliklerin, isimlerin değiştirilme çabasına da karşı olduğumuz için Tatavla ismini seçtik.
Tiyatro Tatavla derdi olan bir tiyatro mu?
Benim hocalarımdan öğrendiğim temel şey; tiyatronun bir günlük tüketim malzemesi olmadığı, büyük bir dönüştürücü gücü olduğu, dünyanın ve hayatın gidişatına müdahil bir yapısı olması gerektiği... Ben de dünyanın gidişatıyla yakından ilgilenen bir sanatçıyım. Küresel iklim sorunu, gelir adaletsizliği, bir karikatür çizildi diye bir derginin çalışanlarının, sanatçılarının öldürülüyor olması, Afrika'daki aç insanlar, Türkiye'deki kadın cinayetleri gibi konular beni çok etkiliyor. Ben dertli olduğum için Tiyatro Tatavla da dertli. Tiyatro Tatavla olarak sanatın gücünü kullanarak dünyadaki kötü gidişata müdahil olmanın, tüm antidemokratik olaylara dur demenin ve kainattaki tüm yaratıklar için eşit yaşam hakkının derdindeyiz.
Söylediklerinizin yansımasını oyunlarınızda da görüyoruz. Trans oyuncu Esmeray'ın sahnelediği 'Kestirmeden Hikayeler' oyunu örneğin...
LGBTİ bireylerin, tutuklunun, 12 yaşında tecavüze uğramış bir kızın, dokuz yaşında evlendirilen bir kızın, vicdani retçinin... Bütün ötekileştirilenlerin derdi, benim derdim. Ben tiyatro yapıyorsam, bu derde tanıklık ediyorsam bunu seyirciye de bulaştırmak zorundayım. Yoksa tiyatro yapmanın mânası yok ki! Evden sabah çıkıyoruz, akşam 04.00'da dönüyoruz, üstelik 2,5 yaşında bir evladımız var. Eğer bu zorlukları göze alıyorsak, tiyatroyu da sadece kendi egomuz için yapamayız, daha derin bir manası olmak zorunda! Açıkçası ben artık o derin mananın peşindeyim.
Tatavla Sahne'de yönetmenliğini yaptığınız Cadı Kazanı oyununa gelelim; Artur Miller'in yazdığı önemli bir eser. Sizi bu oyunu sahnelemeye iten sebepleri merak ediyorum.
Ben Shakespeare'e, Çehov'a, Molière'e, dolayısıyla Miller'e, Sabahattin Ali'ye, Haldun Taner'e... Yani tiyatronun ağa babalarına ve ağa analarına meftun bir adamım. Çünkü bu isimler müthiş edebi nitelikler, edebi değerlerdir. Cadı Kazanı da hep gözümün ucuyla baktığım ama hiç cesaret edemediğim bir eserdi. Ben alternatif tiyatro yapıyorum. Alternatif tiyatrolarda 15 kişiyi aynı anda bir sahneye toplamak ve bir klasik eseri seyirci ile buluşturmak büyük risk taşıyordu. Fakat dünya öyle bir noktaya geldi ve bu noktayı Artur Miller 1950'lerde o kadar güzel tahlil etmiş ki; Artur Miller'in sözünün üzerine söyleyebilecek bir sözüm yoktu. Çok korkmama rağmen geçen yaz “Yapıyorum, vaktidir.” dedim.
Cadı Kazanı daha önce Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş. Sizin sahnelediğiniz Cadı Kazanı ile Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği arasında nasıl farklılıklar var ya da var mı?
Cadı Kazanı, Devlet Tiyatroları'nda iki dönem, kısa süreliğine oynandı. Ama asıl, İstanbullu seyircinin Cadı Kazanı ile buluşması, benim de hocam olan Cüneyt Gökçer rejisi ile bundan 45 yıl önce AKM'de sahnelenmesiyle olmuştu. O dönem oynanan ile bizim oynadığımız Cadı Kazanı arasındaysa mutlaka farklılıklar var. Yarım asır önce tiyatro seyircisi çok daha tahammüllüydü; üç perdelik, dörter saatlik oyunlar oynanabiliyordu. Ama reklam çağı dediğimiz şu dönemde, seyircinin buna tahammülü kalmadı. Dolayısıyla biz metnin özüne dokunmadan bir kısaltmaya gitmek durumunda kaldık. Onun dışında çok minik, çevirmenin muradını seyirciye daha net ulaştıracak bir iki değişiklikle Miller'in metninin orijinalini oynuyoruz.
Cadı Kazanı'nın konusundan bahsedebilir misiniz?
Amerika'da, McCarthy Dönemi'nde çok büyük bir soruşturma, kavuşturma, tutuklama dönemi başladı. Bundan en çok etkilenenler de edebiyatçılar, ressamlar, müzisyenler gibi sanatçılardı. Artur Miller de bu sanatçılar arasında; McCarthy Dönemi'nde hapis cezası alıyor. Hapis cezasına çarptırıldıktan sonra Cadı Kazanı'nı yazıyor. Fakat o kadar olağanüstü bir yazar ki; Cadı Kazanı'nın herhangi bir yerinde ne Amerika'nın, ne de McCarthy'nin lafı geçiyor. 1600'lü yıllarda Salem kasabasında cadılıkla suçlanan kadınların yaşadıkları gerçek bir hikayeyi alıp, McCarthy Dönemi'ni bu olay üzerine oturtuyor. Bu yöntem benim için müthiş bir şey. Emin olun ki; 2015 yılında İstanbul'un yaşadığı siyasi olayları anlatan bir oyun yazsaydık, bundan daha etkili olamazdı.
Oyunu sahnelerken öne çıkardığınız bir tema var mı?
Ben hayatım boyunca manipülasyona uyuz oldum. Buna bağlı olarak Miller'in metninde şunu görüyoruz: Dinin manipülatif kullanımı... 'Dinin manipülatif kullanımının ateiste de, müdeyyine de zararı var' düşüncesi Artur Miller'i diğer yazarlardan ayırıyor. Ben de oyunu kurgularken bu düşüncenin üzerine gittim. Miller'in tırnak içinde tarafsızlığını koruma derdine düştüm. Derdim ne inançlı, ne de inançsız insanlar... Benim derdim; inancın manipüle şekilde kullanılması! Din günümüzde tüm dünya sistemleri ve liderleri tarafından manipüle ediliyor. Metin tam da bunu yazıyor.
Cadı Kazanı'nın finalinde Fazıl Say'ın 'İnsan İnsan' parçasını kullanmışsınız. Bu süreç nasıl gelişti?
Oyunun müzik direktörlüğünü Aytuğ Kutlu yaptı. Bu oyun için yeni müzikler yapıldı. Fakat finalde kullanılacak müzikle ilgili bir sıkıntımız vardı. Bir gün evde Fazıl'ın son yaptığı işleri dinlerken 'İnsan İnsan' parçası ile karşılaştım, çok etkilendim. Fazıl, bir halk ozanının sözlerini alıp, Güvenç Dağüstün'ün ve diğer önemli sanatçıların desteğiyle çok güzel, sımsıcak bir parçaya dönüştürmüş. 'İnsan İnsan'ın sözleri, Miller'in anlattıklarıyla çok özdeşleşti. Ne mutlu bana ki; Fazıl Say ile Artur Miller'in bir araya gelmesine aracılık ediyorum. Şunu da eklemek isterim: Fazıl Say bestesini bize bedelsiz olarak verdi, bu müthiş bir şeydir. Ne kadar teşekkür etsem azdır.
İzleyicinin tahammülsüz hale geldiğinden söz ettiniz. Popüler kültüre yönelik üretilen eserlerde çabuk tüketim doğası itibari ile hep vardı. Fakat insanlar artık klasik eserleri de mi çabuk tüketiyor?
Fast food alışkanlığı hayatımızın her alanına girmiş durumda. Aşklarımızı bile çabucak tüketip, bir yenisine baktığımız bir dönem yaşıyoruz. Akılcı olan yol klasikleri kaderine ya da kütüphanelerin tozlu raflarına terk etmek değil. Çünkü klasik dediğimiz eserlerin, klasik olmasını sağlayan çok önemli nedenleri var; bu eserlerin sözleri hala geçerli ve çok güçlü. William Shakespeare'e baktığımızda; Shakespeare'in dünyada ve insan bünyesinde olan bitenle ilgili söylemediği hiçbir söz yok. Uyanık bir tavırla klasik eserlerin sözlerini çok iyi kavrayıp, bugünün izleyicisiyle buluşturmanın yollarını, yöntemlerini dillendirmemiz gerekiyor.
Tiyatro izleyicisi, Eraslan Sağlam'ı hem sahnede, hem de sahne arkasında görüyor. Tiyatro disiplininde skalanız oyunculuktan yönetmenliğe kadar çok geniş bir alana yayılıyor. Sizin için bu alanların anlamı farklılık gösteriyor mu?
Kuşkusuz hepsi ayrı disiplinler; hepsinin farklı anlamları, yöntemleri vardır. Ama hepsinin birleştiği bir nokta var ki, o da dert anlatmak. Dert anlatmanın biçimi, derdin kendisi ile bağlantılı bir şey. Öyle bir derdiniz vardır ki, bu dert en iyi şiir yazılarak anlatılır. Öyle bir derdiniz vardır ki, ancak oyun yönetilerek anlatılır. Öyle bir derdiniz vardır ki, oyunda oynayarak anlatılır. Öyle bir derdiniz vardır ki, gidip bir yerde hocalık yaparak anlatılır. Dolayısı ile tüm bu disiplinler birbirinden ayrı değildir. Günümüzde beni en çok sevindiren şey edebi ve sanatsal disiplinlerin birbirine iyice yakınlaşmış olması. Çünkü günümüz sanatçılarının temel formasyonu “Derdim var, derdimi hangi disiplin ile anlatmalıyım?” sorusu üzerine olmalı.
Türkiye'de son dönemde tiyatro üzerinden birçok tartışma yürüdü; sahnelerin kapatılması, TÜSAK yasası, bazı tiyatrolara ödenek verilmemesi gibi... Siz bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tiyatro yapısı itibariyle muhalif bir sanattır. Muhalif olduğunda çeşitli modalar hep çıkacak karşımıza; TÜSAK, mekan kapatma, ödenek verilmemesi, oyun yasaklamak gibi... Adı üzerinde bunlar modadır, gelip geçer. Çünkü tiyaro bütün devletlerden ve sistemlerden eskidir. Onların hepsi geçti gitti ama tiyatro kaldı ve kalmaya da devam edecek. Resme bir de tersinden bakalım. TÜRSAK, ödenek gibi konularla korkutuluyoruz. Peki, ben de şu soruyu sormak istiyorum: Bu kötü tabloya rağmen hiç bu kadar alternatif tiyatro var mıydı? Sahne Tatavla'nın olduğu Çukurcuma'da size yedi tane alternatif tiyatro sayabilirim. Bu tiyatrolar seyirci ile buluşuyor ve hayatını devam ettiriyor. Akan suyun önüne hiçbir şey geçemez, önünde hiçbir şey duramaz.
Sizin söylediğiniz gibi alternatif tiyatrolarda bir yükseliş var. Alternatif tiyatrolara seyirci ne oranda sahip çıkıyor peki?
Çok fazla tiyatro var, çok fazla iyi oyun var ve bu oyunları takip eden çok fazla seyirci var. İstanbul'da 100'e yakın oyun oynanıyor. Biz, Cadı Kazanı'nı sahnelemekle çok zor bir iş yapıyoruz aslında. 2 Aralık'ta oynamaya başladık ve başladığımız günden beri kapalı gişe oynuyoruz. Seyirci, tiyatrosuna sahip çıkıyor. Bundan daha olağanüstü ne olabilir? Seyirci “Sen iyisini, doğrusunu yap, ben geleceğim.” diyor.
Hem sanata hem de gündelik yaşantıya yapılan baskılarda sanatçılar yeteri kadar tepki gösterdiler mi sizce?
Sanatçı artık ülke gündemine dahil oluyor; bu çok umut verici bir şey. Sanatçı, Türkiye tarihinde genel olarak aydın sorumluluğunu üstlenen bir yerde durdu hep. Bu ülkede, ülkenin siyasi gündemine damga vuran işler yapıldı. Vasıf Öngören gibi dünya çapında bir yazar yetişti. Ama 1980 darbesi ile birçok alanda olduğu gibi tiyatro da bıçak gibi kesildi. Ödenekli kurumdaki birçok sanatçının işine 1402 sayılı yasayla son verildi. 1980 sonrası, sanatçılar açlıkla burun buruna geldiler. Haklı olarak da kendilerini seslendirme stüdyolarına, televizyon dizilerine atarak, oralarda ekmek derdine düştüler. Ama geldiğimiz noktada sanatçılardaki büyük değişimin farkında mıyız? Televizyon dizilerinde oynuyorlar belki ama derdi olan, prestijli bir tiyatroda da var olmak istiyorlar. Gezi'ye tiyatrocuların, sanatçıların katılımını düşünüyor musunuz? Sanatçı artık kimlik değiştirdi ve bu kimlikten dönüş olacağını sanmıyorum.
İzleyiciyi Tiyatro Tatavla'da hangi gün hangi oyunlar bekliyor?
Tiyatro Tatavla, bu sene kendine başını sokacak bir yuva buldu, o da Tatavla Sahne. Biz bu sahneyi sadece kendimiz kullanmak istemiyoruz, farklı tiyatro gruplarına da kapımız açık. Bundan dolayı izleyici haftanın her günü Tatavla Sahne'de bir oyun izleyebilir. Fakat Tiyatro Tatavla'nın kendi repertuvarında üç oyun var; 3 Kadın Bin Turna, Aktör Kean ve Cadı Kazanı.
Siz Aktör Kean'da tek kişilik performans sergiliyorsunuz. Tek kişilik oyunun şüphesiz zorlukları vardır...
Çok fazla zorlukları var. 90 kişilik bir maça çıkıyorsunuz, karşınızda 100 çift göz var ama siz teksiniz. Yeterince korkutucu bir durum… Ama galiba biz o korkutucu kısmı çok çabuk atlattık, zevk alma aşamasındayız. Ben her bir izleyiciye oyuncu muamelesi yapıyorum, bu yüzden de sahnede yalnız olmadığımı hissediyorum. Yalnızlık duygusu kalkınca korku da kalkıyor.
Yeni projelerinizden söz edelim. Bizi yakın zamanda neler bekliyor?
Komedi ile ilgili bir projemiz var, onunla ilgili dramaturjik çalışma yapıyorum. Henüz çok net şeyler söyleyemiyorum proje ile ilgili, ama bu sene bitmeden seyirci ile buluşturmayı hedefliyoruz. Tiyatro Tatavla'nın temel politikası şu şekilde: Sezonu Cadı Kazanı gibi bir büyük işle açmak, sezon ortasında da bir butik iş yapmak. Dolayısıyla Sezonun ikinci yarısını söz ettiğim komedi oyunu ile açtıktan sonra kolları sıvayıp, belki bir Shakespeare ya da Molière gibi bir klasikle izleyici karşına çıkacağız.
Son olarak sizin söylemek, buna da değinilsin dediğiniz bir şey varsa, dinlemek isteriz.
Sizin nezdinizde bütün basına ve seyirciye yürekten teşekkür etmek istiyorum. Biz Cadı Kazan'nı yaparken çok büyük bir risk aldık. Fakat şimdi şaşkınlık içinde görüyoruz ki, neredeyse haber olmadığımız tek bir gün yok. Usta eleştirmenler yazılarında bize yer verdi; Seçkin Selvi, Dikmen Gürün gibi.. Seyircilerimizden çok yoğun ilgi görüyoruz, Cadı Kazanı'nda oturacak tek bir koltuk kalmıyor. Bir tiyatrocu daha ne ister!