'Bilseydim Metin Erksan'ı mahkemeye verirdim'
Kerem Akça, "Şeytan"ın efsanevi yönetmeni William Friedkin ile konuştu
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Geçtiğimiz altı yılda “Böcek”ten sonra ikinci tiyatro uyarlaması “Katil Joe” ile karşımıza çıkan William Friedkin, aslında “Şeytan”, “Kanunun Kuvveti” ve “Devriye” gibi eserlerle sinemada iz bırakmış emektar bir yönetmen. 77 yaşındaki Oscarlı yönetmenle bu yeni filminin 2011 Eylül’ünde 36. Toronto Film Festivali’nde yapılan dünya prömiyeri vesilesiyle sohbet ettik. Kendisi, “Şeytan”ın yerli yeniden çevriminden aksiyonun ‘bilgisayar’ kaynaklı hale gelmesine, stüdyoların durumundan “Devriye”nin Altın Ahududu almasına kadar uzanan söyleşide ‘samimi’ tavrıyla dikkat çekti. Matthew McConaughey, Emile Hirsch, Juno Temple ile Thomas Haden Church katkılı oyuncu kadrosundan insan ruhunun derinliklerindeki kötücüllük üzerine bir ‘şiddet nereden doğar?’ hikayesi çıkaran “Katil Joe”, bizde 9 Kasım’da vizyona giriyor.
1967’den beri film çeken ve Yeni Hollywood döneminin çok öne çıkarılmasa da münferit filmleriyle anılan figürlerinden olan William Friedkin, “Şeytan” (“The Exorcist”, 1973), “Kanunun Kuvveti” (“The French Connection”, 1971) ve “Devriye” (“Cruising”, 1980) ile sinema tarihi yapraklarına konu olmuş bir isim. 32 yaşında Oscar heykelciğine uzanan yönetmen, fazlasıyla mütevazı ve ‘gerçek sinema’ yanlısı bir beyefendi. Ancak aynı zamanda filmlerinden bildiğimiz muhalif ve sistem karşıtı tutumundan da geri kalmayan bir ‘tecrübe’ kaynağı.
8-18 Eylül 2011 tarihleri arasında düzenlenen 36. Toronto Film Festivali’nde “Katil Joe”nun (“Killer Joe”, 2011) dünya prömiyeri vesilesiyle bir araya geldiğim William Friedkin’e kariyerinden İstanbul’a, 2003’ten beri stüdyolarla çalışmama sebebinden bizde yeniden çevrime malzeme olan “Şeytan”a uzanan derin bir sohbet gerçekleştirdim. Film, hazır 9 Kasım’da vizyona girecekken, “Şeytan”ın seri üretimleri için ‘saçmalık’ laflarını da içeren bu samimi ve yer yer iddialı röportajı incelemekte fayda var derim.
“BİLSEYDİM METİN ERKSAN’I MAHKEMEYE VERİRDİM”
Kariyerinizle başlayacak olursak, bunu biliyor musunuz ondan emin değilim ama “Şeytan”ın Türkiye’de bir yeniden çevrimi var. Üstelik 1974’te, yani o çekildikten tam olarak bir yıl sonra üretilmişti. Filmin yapımcısı Saner Film’di. Yönetmeni de Türk sinemasının ilk kuşağının önemli figürlerinden Metin Erksan idi.
Ne yapmış?
Film, bizde İngilizcede ‘evil’a denk gelen ‘Şeytan’ adıyla vizyona girmişti. Sizinkinin birebir Türkçe çevirisi olan ‘şeytan çıkaran’la (‘The Exorcist’) bu konuda ayrılıyordu. Sahnesi sahnesine özüne sadık bir yeniden çevrimdi.
Hayır duymadım. Çalmış demek ki!
Türkiye’de 70’ler ve 80’ler “E.T.”, “Yıldız Savaşları” gibi filmlerin yeniden çevrimlerinin üretildiği bir dönemdi. Sektör çok geniş ve üretime açık olduğu için böylesi bir süreç vardı. Zaman zaman yabancı filmler vizyona girmeden onları birebir kopyalayan yerli örnekler seyirciyle buluşuyordu. “Şeytan”da ise tek fark din farkıydı. Hıristiyanlık motifleri Müslümanlık motiflerine çevrilmişti.
Çok kötü! Hiç duymadım. Eğer duymuş olsaydım mahkemeye verirdim yaratıcılarını! Filmi görmediğime sevindim!
Ama zaten Türkiye’de kült bir film olarak kabul ediliyor.
“Şeytan”ın ABD’de üretilen dört devam filmini bile izlemedim.
Onların ikisi önbölüm.
Kelimenin tam anlamıyla saçmalıktı onlar. Devam filmi veya önbölüm farketmez!
Aslında siz daha çok “Şeytan” ile bilinmenize karşın bir korku yönetmeni değilsiniz.
Hayır değilim.
Bu durumu kendi kariyeriniz için nasıl görüyorsunuz?
“Şeytan”, inancın gizemi üzerine bir filmdi. Korku filmi olmak için uğraşmıyordu. Bu onu tanımlamak için kolay bir yoldu. Ama insanlar öyle gördü nedense. Bunu anlamıyorum çünkü böyle olmasını istemiyordum. Ruhsal bir hikayeyle ilgilenen bir film üretmek için yola çıkmıştım halbuki ben.
“ŞİDDET VE KÖTÜCÜLLÜK SANATIN TEMELİNDE VAR”
Filmografinize bakınca ‘korku filmi’ olarak konumlandırılabilecek “Böcek” de var sanki. Ama o bile tam olarak değil elbette.
Onu da insan doğası ile ilgili bir film olarak görebiliyorum.
Son filmleriniz sanki daha çok insan ruhundaki kötücüllük ile ilgili.
Evet kesinlikle doğru!
“Katil Joe” da öyle. “Kanunun Kuvveti”nde “Başkaldırış”a, “Devriye”den “Jade”e kadar bütün filmlerinizde öylesi bir temasal bütünlük var sanki. Bunun nedeni ne?
Yoksa “Katil Joe”yu da çalıp yeniden çekerler mi?
Sanmıyorum. Artık Türkiye’de sinema sektörü kendi ayakları üzerinde duruyor, belli bir para yatırımıyla maddi denge de tutturuluyor. Hatta yeri geldiğinde yaratıcı fikirler bile çıkabiliyor. O devrin kapanmasının üzerinden 20 sene geçti. Şu anda o tanıma uygun tek tük örnekler var tabii o ayrı mesele.
Kötücüllüğün açığa çıkması meselesi tamamen dramatik. Komedi yerine drama çekmeyi sevmemle alakalı. Dramada mizahı bulmayı seviyorum. Bazı yollardan insanoğlunun durumuna da Shakespeare’in yaptığı gibi odaklanmayı öne çıkarıyorum. 3. Richard ve Coriolanus gibi çoğu şiddet hikayesinde onun imzası var. Hamlet’e temelindeki Ofelia’ya uygulanan şiddet açısından bakmaz kimse. Hamlet’in sonda düelloda öldürülmesi vs vs... Bana insanlar ‘niye filmlerinde çok şiddet var?’ diye sorunca şaşırıyorum. Julius Caesar da öyledir. Ölürken bütün işbirlikçileriyle birlikte bıçaklanmıştı. Bütün dillerin, ülke tarihlerinin başlangıcında, Yunanistan’daki dramatik sanatların eteklerinde herkes şiddetle uğraşırdı, çünkü ‘yüksek drama’yı esas ayakta tutan tam olarak bu aslında.
“ARTIK BİLGİSAYAR AKSİYONU VAR”
Eskiden filmlerinizde tiyatroya uygun dışa dönük (external) oyunculuklar olmazdı. Belki en son izlediğimiz “Böcek”te de öyleydi. Ama “Katil Joe”da bu durum başta Matthew McConaughey olmak üzere fazlaca açığa çıkmış. Siz mi değişiyorsunuz sinema mı?
Sanmıyorum, ben hala lisedeki benim! Aynı karakter, aynı ruh, aynı hatalarla ben aynı haldeyim. Değiştiğimi veya herhangi bir şeyi değiştirdiğimi düşünmüyorum. “Katil Joe” da benim yapmak istediğim filmlerin tabanına uyuyor.
Son yıllarda “Vur Emri” ve “Başkaldırış”ın ardından stüdyolardan uzaklaşıp bağımsız filmler çekmenizin sebebi ne?
Çeşitli paradigmalar ve seyirci kitlesi değişti. Artık gençler için yapılıyor filmler. Çizgi romanlar, oyuncaklar, TV ve tuvalet komedisi... Ben bunlarla ilgilenmek istemiyorum. Eskiden benim çekmek istediğim filmler yapılıyordu stüdyolarda. Artık öylesi projelerin adedi azaldı. Stüdyoları çalıştıranlar farklılaştı. Devasa kurumlar kontrolü ele aldı ve yanlış politik söylemlerle kendi ürünlerinin satışına odaklanmaya başladı. Yani stüdyolar seyircinin değişimiyle birlikte stratejilerini farklılaştırdı.
Ama sizin gibi stüdyoların içinde kendini kabul ettiren isimler halen var.
Evet. Değişik felsefeler, bakış açıları, seyirciler var. Ama bir şekilde kendinizi ayarlayıp seyircinin görmek istediği şeylere odaklanmak ya da benim yolumu tercih etmek zorundasınız.
O zaman demek ki “Kanunun Kuvveti”, aksiyon türünün mihenk taşlarından olduğuna göre ‘aksiyon’un ‘safkan gelenek’inden çıkması sebebiyle stüdyolardan uzak duruyorsunuz. Bunu böyle yorumlayabilir miyiz?
Elbette, doğru. Sinema konusunda bir hayli bilgilisin! Artık bu aksiyonun tamamı bilgisayarlarla yapılıyor. Ben genç bir yönetmen olarak çıkmış olsam bilgisayar yapımı efektleri kullanırdım. Onlar müthiş ve uzak durulamayacak bir araç. Ama benim yapmak istediğim film bu değil. Teknoloji bütün yönetmenlerin hayalini gerçekleştirebiliyor. Örneğin artık mavi bir maskeyi üretmekle kalmıyorsunuz. Onun içine girip Taj Mahal’i veya Vatikan’ı baştan yaratabiliyorsunuz. Aksesuarlar hayalleri gerçekleştirmek için kapıları sonuna kadar açıyor. Ama ben böyle filmler çektiğimde sette her şeyi kendimiz yapmak zorundaydık. Özellikle ‘araba takip sahnesi’ gibi emek isteyen sahneleri çekerken öyleydi. Her şeyi kendi başına üretmekten başka çaremiz yoktu o zamanlar.
70’lerin sizin jenerasyonunuzdan kayda değer yönetmenleri, Sidney Lumet, Mike Nichols gibi isimler 2000’lerde stüdyolardan yavaş yavaş uzaklaşarak sizinle aynı şeyi yapmış gibiler.
Francis Ford Coppola. O da stüdyo filmi yapmak istiyordu. Gençken beraberdik. Stüdyo için film üretmek eskiden hırstı. Farklı bir sahiplenme ve seyirci kitlesi vardı. Artık bunların hepsi değişti.
“EŞCİNSELLİKLE İLGİLİ FİLMLERE KARŞI TAVIR DEĞİŞTİ”
George Clooney, dünkü “Senden Bana Kalan”ın basın toplantısında, kendisinin ve Steven Soderbergh’in 70’lerin Hollywood’undaki bu filmleri yeniden canlandırdığını söyledi. Buna katılıyor musunuz?
Evet düşünüyorum aynı şeyi. Bunu deniyorlar.
O zaman Clooney ile Soderbergh’i seviyorsunuz. Gerçi Soderbergh stüdyoların içinde kalıyor çoğu zaman.
Onun fazla filmini izlemedim. Ama sevdiklerim var bir hayat kadınıyla ilgili filmi vardı neydi o?
“Kiralık Sevgili” mi?
Evet en iyi filmiydi. İlk filmi “Seks Yalanları “da öyle. O da en iyilerindendi. O zamanlar stüdyoların içinde değildi ama tamı tamına bir yönetmendi. Müthişti!
“Devriye” ile Altın Ahududu (Razzie) Ödülleri’ne aday gösterildiniz. Ama şimdi geriye bakınca o filmin, polisiye filmleri tarihinde önemli bir yere oturduğunu gözlemlemek mümkün. Bunun sebebi sizce ne idi? Konu mu, yoksa o zamanki muhafazakar bakış açısı mı? Bunun için Hollywood’a kırıldınız mı?
O zamanlar “Devriye”yi 1979’un eşcinsel yaşam biçimi ile yorumlama durumu daha önce olmamıştı. Belki ‘savaş’ ortamında yapılabilirdi bu. Ama eşcinsel sinema yazarları, filmi eşcinsel özgürlüğüne karşıt buldukları için beğenmemişlerdi. Tamam “Devriye”, eşcinsel hürriyetinin çok doğru bir temsili değildi. Ama bugünün genç sinema yazarları kendi ideolojilerini değiştirdiler ve 30 senelik bir çerçevede nostaljik bakmaya başladılar. Yaş ve AIDS meselesi de önemli tabii. O zamanlar AIDS eşcinsel hastalığı olarak görülürdü. Şimdi ise böylesi bir gerçeklik yok. “Devriye” değişmedi, sinema yazarlarının tavırları değişti. Çok mutluyum bu durumdan, çünkü ilginç bir film.
Bu filminizde ilk kez HD ile çalıştınız. Yeni jenerasyonun metodu bu. O zaman Hollywood’a, stüdyolara karşı olan tavrınıza ne oldu?
Bu, bütün makinelerin üzerinde. HD ile post-prodüksiyon döneminde her şeyi yapabiliyorsunuz. 35 mm üç sene içinde ortadan kalkacak. Bunu kabullenip öğrenmek şart, yoksa başkasının ekipmanını kullanmak zorunda kalırsınız. Bu aletin en büyük özelliği de kirli pelikül parçalarına izin vermeden ‘saf imaj’ı öne çıkarması.
Hala bir ‘nostalji’ aşılıyor ama.
Ben plak dinlemem, CD dinlerim. Plak sesi duymayı sever misin?
Evet. Kimse mükemmel değil!
Müthişti seninle konuşmak! Teşekkür ederim.