Bizi hep kimlik üzerinden tarif ettiler...
Betül Memiş'in Nilüfer Akbal söyleşisi
Betül Memiş / memisbetul@gmail.com
“Hiçbir zaman sırf sanat yapan bir insan olarak görülmedim, görülmedik. Bunlardan dolayı yaşamımda ertelenenler, ertelediklerim var. Orada duruyorlar, dilerim ben ölmeden bunları sizlerle paylaşabilirim” diyen Nilüfer Akbal bugün yazının kahramanı…
1987 yılında, ‘Arzuhal Eyledim’ adlı türküler albümüyle hayatımıza giren ve söylediği Kürtçe, Zazaca ağıtlarla yaşadığımız bu coğrafyanın, en renkli ama aslında en hüzünlü insanlarının hikayesini, en temizinden melodilere döken Nilüfer Akbal, bugün köşenin konuğu… Benim, Akbal’la tanışıklığım, Özgür Radyo’daki mesaimden dolayı 2000’lerin başına denk geliyor, hafızayı yoklayınca sıralananlar: Miro, Rewingi ve Şewa…
Malum bir vakitler, yasaklı kitaplarımız, şarkılarımız ve insanlarımız vardı, bu sınırları yine bi vakitler çizilmiş memleketim dediğimiz coğrafyada. Nasıl es geçilebilir ki; zira bu toprakların batısı, doğusunu her daim geriden bir uğultuyla ve gölgelerin aralığında görür veya işitirdi ya, işte o minvalde! Öyle ya da böyle bu coğrafyanın, en verimli topraklarından olan ‘doğu’yu, en içten anlatanlardan bir tanesi Nilüfer Akbal. Ve uzun bir aradan sonra Klasikten Kürdi adlı yeni bir albüm çıkardı. İstedim ki biraz albüme, biraz da müziğin fon yaptığı hayata dair kelam edelim.
KAFALARDAKİ ÖNYARGI VE YASAKLAR KALKMIŞ DEĞİL
Klasikten Kürdi’nin oluşum sürecinde neler yaşadınız?
Bu albüm öncelikle içsel başladı. Derler ya insan; yaş aldıkça başlangıç noktasına bakar ve orada yeniden varolmaya ve içindeki ustaya ulaşmaya çalışır. Uzun yıllardır hep kafamda dinleyicilerimin benden beklentisi olan ‘Miro’ tadındaki albüme geçişi sağlamak için içsel bir yolculuk yaşıyordum. Ve çok sevdiğim değerli dostlarımla, sazımı alıp, çalıp söylüyordum. Onların da onayı ile repertuvarımı oluşturdum. Daha önce okunmuş, yanlış telaffuz ve aranje edilmiş, orijinalleri Kürtçe olup da Türkçe’ye çevrilmiş şarkıları yeniden düzenleyerek arşiv tadında bir albüm hazırladık. Ve böylece ‘Klasiken Qurdi’ ortaya çıktı. Kalan ve Nam Müzik etiketiyle çıkan albümde, Engin Arslan ve Kemal Sahir Gürel aranjör olarak destek verdiler.
‘Herire’den sonra bir albüm çalışmanız yok! Bu kadar süre beklemeniz; piyasa şartlarından mı, yoksa albümün demlenme hali bugündür dediğiniz için mi?
Her ne kadar Türkiye’de, barış süreci tartışılıyor olsa da kafalardaki önyargılar ve yasaklar kalkmış değil! Her albüm, ciddi emek isteyen, uzun yıllara yayılan bir süreçtir. Maddi ve manevi çok ciddi emek veriyorsun. Bu albümleri dinleyicilere ulaştırmakta sorun yaşarsan ya da duyurusunu yapamazsan geri dönüşü olmuyor. Kendi imkanlarımızla albüm yapmak zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da araya uzun zaman giriyor. Gönül isterdi ki 6 ayda bir albüm yapayım.
KÜRT MÜZİĞİ SEKTÖRÜ OLMAYAN BİR ALAN…
Hüzünlü bir hazırlık süreciydi. Bir nevi yaşanılan o acılar, yeniden canlandı ve dile geldi. Albüm de bu duygusal hali yansıtıyor. Çok acılar yaşadık birlikte bu coğrafyada. Mutluluk tek kişilik değildir. Tek başına hiç mutlu olamadım. Toplumsal mutluluğu görmedikçe mutlu da olmayacağım.
Genel anlamda müzik sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt Müziği’nin bulunduğu/geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz; bu müziği icra edenlerin es geçtikleri neler?
Kürt Müziği, sektörü olmayan bir müzik alanı. Başıboş ve sahipsiz… Ayrıca siyasetin gölgesinde kalmış. Siyaset, ne yazık ki Kürt Müziği’ni yedek güç olarak gördü ve değerlendirdi. Kendinden olanın veya kendi partisinden olanın albümünü, işini ya da müziğini duyurdu. Geri kalanlar ise gölgede bırakıldı. Gelinen aşamada, Kürt Müziği kendi başına, kendi imkanlarıyla yapabilenlerin omzunda. Acımasız bir rekabet alanı. Birçok müzisyenle aynı gemide olduğumuz halde, her bir müzisyen, sanki kendi başına, her şeyi kendisi var etmiş gibi davranıyor. Gemisini kurtaran kaptan misali, her biri ayrı bir telden söylüyor. Bu ortak acıları, birlikte çözmek ve üretimde olma yaklaşımından uzaklar. Bu nedenle bu sorun, uzun yıllar devam eder. Gemisini kurtaran kaptan olur, kurtaramayan da kapana kapılır.
RUHUMUN YAŞIMDAN DAHA YAŞLI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM
Yaklaşık 30 yıldır müziği, hayatına fon yapan bir kadının, müzik ve hayatla hemhallik tanımı nasıl?
Başlangıcından bu yana, müzik benim için bir aşk ve o aşk hiç eksilmeden büyüdü. Ve ben müziğe âşık bir kadınım. Bu nedenle hayatımda, her şey hep müziğin ardında kaldı. Bizim coğrafyada, hep acılar yaşandığı için hep bir hüzün var. Tüm bunlardan dolayı ruhumun, yaşımdan daha yaşlı olduğunu düşünüyorum.
Her albüm, ayrı bir hatıra ve farklı bir hikayedir, fakat size dokunan albüm hangisi?
Dinleyicilerimin en çok beğendiği albüm ‘Miro’. Bıkmadan, usanmadan dinleyip, her yerde dillendirdikleri bu albümdür. Benim açımdan da çok özel bir albümdür. Hayatımın mihenk taşıdır ‘Miro’. Ayrıca müzik yolculuğumda, yol arkadaşım Kadir Karakoç’un (2001’de konsere giderken trafik kazasında kaybettiğim yol arkadaşımdı.) ve yine Hasret Gültekin’in adını anmak isterim. İkisi de erkenden beni, yarı yolda bıraktı. Bu anlamda, anıları ve ilk olması itibarıyla hepimiz için mihenk taşıdır. Ayrıca Türkiye’de, Türk dinleyicilerin de çok severek dinlediği ilk albümdür. ‘Miro’dan sonra yaptığım deneysel albümler oldu. Bunların başında ‘Raye’ gelir. ‘Revingi’ ise ünlü bir Fransız aranjör olan Jean Michel Canner ile yaptığımız pop caz bir albümdür. Devamında bu yolculuğu; ‘Şewa’, ‘Herire’ ve ‘Klasiken Kurdi’ ile taçlandırdım.
SİYASETİN KİRLİ OYUNLARININ KURBANI OLDUM
“Ben bir müzisyen olarak Varto'dan çıkarken, dünya sahnelerinde şarkı söylemeyi hayal ederdim. Bu hayalimi gerçekleştirdim… Ama kendi ülkemde konser verememek bana gerçekten dert olmuş durumda…” şeklinde, bundan 4 yıl kadar önce bir isteğiniz vardı, peki aradan bunca zaman geçti, şimdi?
Bu isteğimi hâlâ gerçekleştiremedim. Her seferinde, siyasetin kirli oyunlarının kurbanı oldum. TRT 6’ya çıktım diye kendi dinleyicim ve bizi gönüllü destekleyen diğer kesimlerden insanlar ciddi bir ambargo uyguladı. Dolayısıyla konser yapamadım. Ama yapmak istiyorum. İçimde biriktirdiklerimi sevgi ile paylaşmak istiyorum. Ayrıca ben, Türkiye’nin Kürt kimlikli kadın ozanıyım. Ülkemin bütün acılarını ve renklerini içimde taşıyorum.
Muş, Varto’dan İstanbul ve dünyaya açılan pencerede; hayatla/insanla/müzikle olan algınızda daha da çoğalan yahut eksilenler? Türkiye şartlarında 30 yıl, sesli sessizlikte Kürtçe olarak nidalanmak; bu kadar incinmişken bir dil ve bir ırk, tamiri nasıl yapılmalı?
Buna belki sitem diyebilirsiniz ama çok defalar kimliğimin ve inancımın dayanılmaz ağırlığını, yaşamın her alanında hissettim. Hiçbir zaman sırf sanat yapan bir insan olarak görülmedim, görülmedik. Hep kimlik üzerinden bizi tarif ettiler. Üretimlerimizi görmezlikten geldiler ve bu önyargıların kurbanı olduk. Oysaki müzikle ilgilenen her insan der ki: “Müzik evrenseldir, müziğin dili yoktur.” (Gülümsüyor.) Bunlardan dolayı yaşamımda ertelenenler, ertelediklerim var. Zamanında yapılmamış konserler, çıkmamış albümler, söylenmemiş şarkılar var. Orada duruyorlar, dilerim ben ölmeden bunları sizlerle paylaşabilirim.
ARTIK BÜTÜNLEŞELİM DEDİM
Müzikal deneyimleme algınız, Madımak’ta kaybettiğimiz üstat Hasret Gültekin’den sonra değişiyor, bu süreçten ve öncesinden bahsedebilir misiniz?
Müzik benim profesyonel işim. Varto’dan çıkıp, gelirken sesim vardı, müzik kulağım iyiydi ve en önemlisi müzik aşkı vardı içimde. Bunu beslemem gerekiyordu. Dolayısıyla uzun süreçli bir müzik eğitiminden geçtim. Enstrüman olarak saz, gitar ayrıca şan eğitimi, gerek yurtiçinde ve yurt dışında özel hocalarla çalıştım. Uzun vadede bu eğitimle işimi iyi yapabilmem için altyapımı sağlamlaştırdım. Yurtdışında bir grup kurdum. Yabancılardan oluşan bu grupla konserler verdim. Ayrıca solo konserler, radyo programları, televizyon programlarıyla dolu, yoğun bir ortamda sanatımı icra ettim. Hasret’i en son Sivas olaylarından 2 gün önce Köln’de gördüm. Sohbet edip, plan yaptık, o Sivas’tan İstanbul’a dönecekti, ben de Fransa’daki konserimden İstanbul’a dönecektim. Birlikte Hasret’in Enel Hak ismini vermek istediği albümünde çalışıp, ona vokal yapacaktım. Ve Newroz 1 ve 2 albümlerinin devamı olan 3.’sünü yapacaktık. Hasret’i, Sivas’ta kaybedince bu çalışmalarımız yarım kaldı. Bende de derin bir acı kaldı.
Tüm albümlerinize bir kadın adı verme mevzusu, bu albümde neyle yer değiştirmiş oluyor?
Artık bütünleşelim dedim.
HİÇBİR ZAMAN BİR YERE AİT OLMADIM…
Bir de TRT Şeş mevzusu var: Bazı dinleyenleriniz, çoğunluğu politik Kürtler, kanalı protestosuna rağmen, orada program yapmanıza içerledi, oradaki yanlış anlaşılma ya da bunca yıl, sizi takip eden dinleyicilerinizin es geçtikleri neydi?
TRT Şeş’de program yapmamın tek amacı; kendi dilime ve kültürüme hizmet etmekti. Oysa dinleyici, bunu iktidara hizmet olarak algıladı. Bu ciddi bir yanılgıdır. Çünkü ben, hiçbir zaman bir yere ait olmadım, sadece müzisyenim ve işimi yapmak istiyorum.
Bugünkü siyasi konjonktürü ve süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ne yazık ki halimiz paramparça. Birey yok; her birey mutlaka bir siyasi partiye ait olacakmış gibi bir algı ve zorlama var. Örneğin, benim TRT Şeş’te kendi dilimde şarkılar söylemem, benim bir partiye ait olduğum olarak anlaşılıyor ama böyle bir durum yok. Ben, sanatın bağımsız olarak gelişeceğine ve ilerleyebileceğine inananlardanım. Çünkü sanat, ortak paydalarda buluşturur insanları; o da duygudur.
Gerçekleştirmeyi hedeflediğiniz konser ve projeleriniz var mı?
Yeni albümle ilgili lansman konserleri yapmak istiyorum. Ve tabii ki TRT Şeş ile başlayan bir televizyonculuk maceram var. Çalıştığım tüm yönetmenler, iyi bir programcı olduğumu ifade ettiler. Ulusal bir kanalda, bir programda dinleyicilerimle Türkiye’nin bütünü ile buluşmayı istiyorum.
Son olarak bu albümde, Türkçe herhangi bir çeviri yok, bir sebebi var mı?
Kürtçe’den Türkçe’ye çeviri yapıldığı zaman çok derin manası olan sözler, birdenbire manasızlaşıyor. Asla Türkçe karşılığı olmayan sözler var. Buna yol açmamak için çevirilerini yapmadım. Her dil kendi rengiyle, kendi özüyle güzeldir…