Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ümran Avcı/ HT Gazete

        Mario Levi’nin “Size Pandispanya Yaptım” romanı bitip de kitabı kapattıktan sonra hikâyenin akışını elbette düşünüyorsunuz ama romanın sizde bıraktığı ayrı bir his fırtınası da var: Bir; yaşanması gereken her şey yaşanır. İki, sofralar ve o yemek sofralarındaki hikâyeler önemlidir. Üç, zamanla o sofralardaki insan sayısı azalır. Ve en önemlisi, sabahları mutfaktan gelen yemek kokusuna uyanmak bir ayrıcalık hatta kimileri için lükstür. Kıymetini bilmek gerekir... Kemik bir okur kitlesi olan Mario Levi ile o sofraları, yemek sofralarını “zamanı geldiği için” zorunlu terk edenleri, yemek lezzetindeki edebiyatı konuşup biraz da “hayatı” çekiştirdik...

        Yahudi mutfağından sizin aklınızda kalan en derin hatıra nedir?

        Yazarken o sofralara dair en çok neyi hatırladınız? Çocukken özellikle ergenlik çağında bu bayramsofralarında olmaktan ya da olmak zorunda kalmaktan hiç haz etmezdim. Çok sıkılırdım. Ama yaşandı gitti. Ardından, birçok insanın o sofralardan gittiğini gördüm. Zamanla anladımki bu birliktelik, bu ruh ve o insanların o sofralara getirmiş olduğu hikâyeler, meğerse çok değerli ve anlamlıymış. Genelde Hamursuz Bayramı olarak bilinen Pesah Bayramı’nda, ailenin bütün bireyleri neredeyse bir araya gelirdi dedemin evinde. 12-14 kişilik sofralar hatırlarım. Şimdi düşünüyorumda adeta bir romanın hazırlığı yapılmış. Çünkü herkesin kendine göre bir hikâyesi vardı. Bu aile bireylerinin hepsi öldü. Bundan iki yıl önce kalan ne kaldı; ben, eşim, ilk evliliğimden kızlarım, annem ve babam. Yani sofrada altı kişiydik. Annemde çok yaşlandığı için bana geliyorlar. Pesah yemeklerini ben yapıyorum. Babama dedimki, “Bak ne kadar azaldık, farkında mısın? Bu anların kıymetini bilelim” Onun da gözleri doldu. Kimbilir neleri hatırladı. En değerli anı buymuş, birliktelikler, o sofralarda yaşananlar. O sıkılgan çocuğun, o öfkeli ve isyankâr ergenin bulunmaktan hoşlanmadığı sofralar meğerse çok değerliymiş ve bir romanın hazırlığıymış.

        Bu roman özelinde öyle hikâyelere tanıklık ediyoruz ki, “Yalnız değilim” diyor okur.

        Paylaşmak istediğimaynen bu. Bunu bana birçok kitap farklı duygularla ve farklı zamanlarda yaşattı. “Bak böyle hayatlar da var” derimkendi kendime. Aynen dediğiniz gibi bir tahammül gücü veriyor ve hayatınızı anlamlı kılıyor. Benimgibi yaşayanlar var, bunları yazdılar, o kadar da yalnız değilimdiyorsunuz.

        Romanda şehrin anlattıklarına kulak vermekten bahsediliyor. İstanbul ne anlatıyor?

        İstanbul anlatıyor ama dinletebiliyor mu onu bilmiyorum. Ben dinleyebilenlerdenim. İstanbul bence eski bir şehir değil, yaşlı bir şehir. Bu anlamda çok anlatacağı var. Bu açıdan da kendime şunu söylüyorum, ne mutlu bana ki İstanbul’da yaşıyorum. Çünkü hikâyeler gerçekten bitmiyor. İstanbul’un anlattıkları eğer siz kulak vermeyi bilirseniz onun da ötesinde hissedebilirseniz duyacağınız, dinleyeceğiniz çok hikâye var. Ve ben hâlâ bitirmediğime inanıyorum. İstanbul benim esin kaynağım. Beni var eden coğrafya...

        Tok karnına yapılan sohbetlerin daha sağlıklı olduğunu söylüyor anlatıcı.

        Üniversitede çok çok sevdiğim üniversite hocası bir arkadaşım var. Kitabı yayınevine verdiğimde romanın metnini okumak istedi. Akademik makale yazacaktı. Bu arkadaşımız da mütedeyyin bir insandı ve ramazanda okudu bu romanı. “Bana bunu nasıl yaparsın?” dedi. Ben de “İftardan sonra okusaydın” dedim. Herkese tavsiyem şudur; bir şeyler yiyip kitabı okuyun ya da aç karnına okuyacaksanız yemek yapabileceğinize güvenin de okuyun. Gecenin bir vakti okuyacaksanız ve buzdolabınız da boşsa, bunu kendinize yapmayın...

        Bu kitap bana bazı şeyleri hatırlattı. Aile sofraları çok önemlidir ve siz uyurken annenizin yemek yaparken çıkardığı seslere,mutfaktan gelen yemek kokularına uyanmak büyük bir lükstür.

        Ne güzel bir duygu bu hissettiğiniz. Ben sizi bu yüzden seviyorum çok duygulandırıyorumçünkü. Bu çok güzel bir şey. Bu bir bağlantı işte. Yazarlığın en anlamlı olduğu taraf da budur. Bir insanın iç dünyasına girebilmek ve orada yer edinebilmek. Yazarlar bunun farkında olmayabilir. Bunu hayal edebilmek bile bir yazar için çok önemlidir Yazarken çünkü bu ihtimal hiç aklınızdan çıkmaz. Roman bittikten sonra kim, nerede, nasıl okuyacak romanımı? Varlık sebebi...

        ‘Ancak hayatımın bu döneminde yazabilirdim’

        Bu roman nasıl bir ruh haliyle yazıldı?

        Bu kitabı ancak hayatımın bu döneminde yazabilirdim. 56 yaşındayım. Bu benim onuncu kitabım. Bugüne kadar kitap yazmakla kalmadım bir de hayatı tanımaya çalıştım. Bu kitabı daha önce yazmaya yeltenseydim, duygum herhalde farklı olacak ve muhtemelen çok daha fazla acı çekecektim. Değindiğiniz o özlem, insanlardan ayrı kalma, onun beraberinde getirdiği eksiklik tabii çok iç burkucuydu.

        Zaman zaman gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Ancak ben artık gülümsemeyi öğrendim. Bu gülümseme öyle şeklen bir gülümseme değil, İçten gelen bir gülümseme. Hayatın çok mizahi bir tarafı olduğunu, hatta komik bir tarafı olduğunu bile söyletiyor bana. Haliyle bu romanı yazarken bir yandan zaman zaman gözyaşı dökerken, bir yandan da çok eğlendim. Zaman zaman kahramanlarımla kendi içimde tartıştım, kavga ettim. Hayatın böyle güzel bir tarafı olduğunu biliyorum artık. Ne mutlu bana ki hâlâ yazabiliyorum.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ