Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÜMRAN AVCI / HT GAZETE

        Kitap–lık dergisini yöneten Murat Yalçın, öykü dünyasının önemli yazarlarından. Bugüne dek biri roman olmak üzere beş kitabı ve yazınsal notları e-kitap biçiminde yayımlanan Yalçın, “Karga Zarif” kitabındaki öyküleriyle buluştu okurla. “Yazı üstüne konuşmak beni gevezeleştiriyor” diyen Yalçın, “Hayat bir dağsa yazı o dağın dibinden fışkıran bir deli çaydır. Dağların büyüklüğünün bir önemi yok, vadide akan sudur önemli olan” diyor. Murat Yalçın, Hasan Bülent Kahraman’ın geçtiğimiz günlerde “Günümüz genç yazarları Servet- i Fünun ve Tanzimat kuşağı yazarları gibi entelektüel değil” şeklindeki yazısı için de, “Sait Faik, Orhan Veli aydın mıydı? Bir yazar illa aydın mı olmalı? Hiç sanmıyorum” diye konuştu.

        “Jorjet ile Jarse” adlı öykünüzün girişinde, “Hani, nasıl demeli, vezir olmaya giden piyon kararlılığıyla koyuldun yazmaya. Unutma, açlığını bastıracak bir şeyler atıştıracak yerde, ardından atlı kovalıyormuşçasına, oturup bunu yazdın” deniyor. Yazı sizin için ne demek?

        O öykü, tanık olduğu bir konuşma sahnesini “olduğu gibi” yazmaya karar veren bir yazarın, yazmaya koyulunca büsbütün uydurduğu, uydurmak zorunda kaldığı diyaloglardan oluşuyor. Yaşam ile yazı, gerçek ile uydurma, konuşulanlar ile yazılanlar arasındaki mesafeye; hatta daha da ileri gidersek, yaşananlarla hatırlananlar, hayat ile onun dile gelişi üstüne düşünmeye davet eden bir öykü. Sorunuza gelince, yazı üstüne konuşmak beni gevezeleştiriyor. Sevimsiz buluyorum söylediklerimi ama gene de şöyle diyebilirim: Hayat bir dağsa yazı o dağın dibinden fışkıran bir deli çaydır. Dağların büyüklüğünün bir önemi yok, vadide akan sudur önemli olan. Yazı, böyle biteviye akan, taştan taşa çalınan bir sudur; kitaptan kitaba içilir. Her gerçek yazarın kaynağı ve taşıdığı mineraller başkadır. Okurlar kiminden bir yudum alıp bırakır, kimini kana kana içerler.

        Aynı hikâyede annenin kızına söylediği bir ironi var: “Ben sana roman yazamazsın demedim kızım, yazar olamazsın dedim!”

        Evet, Topuklu’nun (Jorjet) halası, Spor’un (Jarse) annesi Nemika Hanım’ın etkisi belli ki ölümünden sonra da sürmekte. Dirayetli, eskilerin “hükümet gibi kadın” dediklerinden… Yalnız, bu cümleyi kurabilecek biri mi, yoksa onun adına kızı mı dillendiriyor? Yani kendi kendine itiraf edemediğini ölmüş anasının ağzından mı dile getiriyor? Türlü sorular üreten bir cümle. Gene de bir öykü cümlesi olmanın ötesinde, direkt bugüne yönelmiş bir eleştiri oku olup olmadığına okur karar versin. Yazarın niyeti okurun niyetini bozmasın isterseniz.

        Hasan Bülent Kahraman, geçtiğimiz günlerde “Kültüre küs edebiyat” başlığıyla bir yazı yazdı. Katılır mısınız buna?

        O yazıyı okudum. Doğrusu farklı dönemleri, farklı kuşakları dolayısıyla farklı zihniyetleri karşılaştırmayı ve oradan bir eleştiri üretmeyi doğru bulmam. Bugünü bugünün gözüyle eleştirmeli. Ayrıca kıstasların geçerliliğine, değerlendirmenin ölçeğine de bakmalı. Yoksa gençlerin gözünde geçen yüzyılda kalmış bir “dinozor” ağzı kullanmaktan öte bir anlam ifade etmez. Alakasız yumurtaları tokuşturup “seninki kırıldı işte” demek de bize özgü bir aydın tavrı.

        ARTIK BÜYÜK YAZARLAR DÖNEMİ KAPANDI

        “Günümüz genç yazarları Servet- i Fünun ve Tanzimat kuşağı yazarları gibi entelektüel değil” diye yazdı…” Ne dersiniz?

        O dönemlerde bir yazar aynı zamanda aydın, düşünür, devlet adamı, dava adamı, şair, gazeteci, dilci, ideolog, sosyolog şu bu, hepsi birden olabilirdi. Ama artık “büyük yazar”lar dönemi kapandı. Biri çıkıp da Tolstoy gibi, Ahmet Mithat gibi yaşayıp yazsa hep birlikte güleriz ona. Açık söyleyeyim, bir yazar, bir şair entelektüel, aydın, şu bu olmadan bir dilin edebiyatında çığır da açabilir. Hepsi lime lime olmuş kavramlar artık. Sait Faik, Orhan Veli aydın mıydı? Bir yazar illa aydın mı olmalı? Hiç sanmıyorum. Özgün bir dil, yeni bir dünya ortaya koyabilme meselesidir edebiyat, eninde sonunda. Başka bir yükümlülüğü yoktur yazarın. Hemen aklıma gelen isimlerle örneklendireyim; Metin Kaçan ile Yakup Kadri, küçük İskender ile Yahya Kemal profilini karşılaştırarak ne elde ederiz? Bir önyargıyı beslemekten ya da bir romantizmi sürdürmekten öte… Kusura bakmasınlar ama geçmiş zaman popülizmiyle “genç yazar”ı töhmet altında bırakma kolaycılığı da bir başka Tanzimat geleneği. Maalesef, hata devam ediyor…

        Kahraman böyle bir iğnelemede bulunurken siz de bazı hikâyelerinizde yazarlara göndermelerde bulunmuşsunuz… Bazı işe yaramaz yazarların dağarcıklarının yoksunluğundan dem vuruyorsunuz Bana Hikâye Anlatma’da mesela.

        O öyküde alttan alta işleyen eleştirel söylemin kaynakları bambaşka tabii… Bir öyküyle bir gazete yazısının, ikisinin de “yazı” olmasından öte, ortaklığı yoktur. Bir öykü kahramanı ile Hasan Bülent Kahraman’ı karşılaştırmak doğru olmaz sanırım... Şaka bir yana, gerçek kişiyle kurmaca yazarını karşı karşıya getiren bir edebiyat metni, gene bir kurmaca metin yazılabilir ama.

        “Hem, duymadın mı, büyük yazarlar kimselerin gönül indirmediği mevzulara kalem sokarlar da öyle kotarırlar, kalemlerinin mürekkebini sağan o zifiri karanlıklardan üreme yaratılarını.” Bu cümleniz üzerine de konuşmak isterim…

        “Büyük yazar” meselesini kendi içinde tartışan bir öykü kişisinin cümlesi sonuçta. O öyküdeki parodi, pastiş, boş söz, beylik söz ve başka birçok anlatım ve dil oyunlarının bir parçası o da. Edebiyatın bünyesi her şeyi kaldırır, kâğıtta kaleme ya da klavyede tuşa getirebildikten sonra.

        “Yazı’ya saygısını yitirmemiş bir neslin çocuklarıyız” diyor öykü kahramanınız. Buna inanıyor musunuz siz de?

        Vaaz verircesine konuşan, karşısındakine ders vermeye çalışan bir kişinin mektup cümlesi. O cümlede saygının da ötesinde bir yazıyı kutsama, baş tacı etme var… Kendi düşüncelerime gelirsek, az önce konuştuğumuz meseleye yakın bir tartışma bu da… “Edebiyatın ayağa düştüğü”ne inananlar her dönemde çok olmuştur. Her kuşaktan ve her kesimden karşımıza çıkıyor. Sadece yazarlar değil, belki en çok da okurlar dillendiriyor. Bu tür yargılar kitlelerin ağzında bir teraneye dönüşüyorlar; herkesin olur olmaz tekrarladığı ve artık duymaktan usandığımız bir önyargı hüviyeti kazanıyorlar. Yazarlar yazdıklarının, okurlar okuduklarının hakkını versinler yeter; iri lakırdılarla saygınlık olmaz.

        Deliliğe Övgü’den yola çıkarak “konuşma delilik ve dişilik, yazı bilgelik ve erillik” alıntısı üzerine konuşmak isterim…

        “Konuşma delilik ve dişilik, yazı bilgelik ve erillikse Mektup bunun en güzel karışımı işte” diyor öyküdeki mektup yazarı. Ben de sevdim onun bu cümlesini, özellikle şimdi siz tekrarlayınca. Tabii bu saptamanın altında yalnız Deliliğe Övgü değil, başka birçok kaynak, birçok sanat, bilim ve kültürel öğe var. Bir konuşma yazısı olarak mektubu, o türün içindeki değerleri anlatan bir cümle. Tabii her parlak cümle gibi bazı zehirli tartışmaları da barındırıyor. Burada ben deşmeyeyim ama deşilirse epeyi cerahat çıkar gibime geliyor.

        Her konuda konuşan, her soruyu yanıtlayanları iğneleyip duran bir kahramanı var mektuplu öykünün.

        Evet, ama çuvaldızı kendine batırmayı da seven biri… Öyle değil mi? Kitabı elime alır almaz okudum o öyküyü. Bugünün dünyasına ters düşmüş, acı acı ekşimiş biri gibi geldi bana da… Katıldığım görüşleri olmakla birlikte, düştüğü gülünç duruma da acıdım doğrusu, saf bir okur olarak.

        Kıbrıs, Balkan, Orta Anadolu ağızları da var bazı öykülerde…

        Öykü ve romanlarda yerel dil ya da şive kullanma vaktiyle tartışmalara yol açmış bir konu. Yazı dili – konuşma dili sorunu boyut değiştirerek sürüyor. Bu tartışmaların ya da görüşlerin tarafı olmadan, yazmaya uğraştığım öykü benden ne istiyorsa ona uydum bu kitapta. Geçmişte sözünden çıkmadığım yazarlar vardı, böyle ağızlarla yazamazdım belki, oysa şimdi üstelik eğlenerek yazıyorum. Gene de beni bu konuda yargılayacakların yargısından öğreneceğim yeni şeyler olursa sevinirim.

        Kadın sorunları ve kaza sonucu sakat kalmış kişiler var öykülerde.

        Özellikle üstüne gitmeyi tasarladığım bir konu olmamıştır hiçbir zaman. Ancak dönüp baktığımda öykülerimde odaklandığım konular, takılı kaldığım durumlar olduğunu görüyorum ben de. Ama dediğim gibi, “dönüp baktığımda” ya da biri gösterdiğinde fark ediyorum ve yazdıklarımı o yönden de kavramaya çalışıyorum. Yaşadıkça, yazdıkça ve en önemlisi okudukça kendimizi tanıyabiliyorsak her şey yolunda demektir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ