İki Fransız yönetmenle özel söyleşi
Kerem Akça, François Ozon ve Cédric Jimenez ile röportaj yaptı…
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Yaklaşık 20 senedir filmleriyle fark yaratan eşcinsel yönetmen François Ozon ile ikinci yapıtıyla Hollywood’a göz kırpan Cédric Jimenez… 34. İstanbul Film Festivali’nde bu ikilinin son filmleri “Yeni Kız Arkadaşım” ve “Kanunun Kuvveti” görücüye çıkacak. Ozon ve Jimenez ile birkaç ay önce Paris’te yaptığım röportajları bu vesileyle gözden geçirmekte fayda var.
“Sitcom” (1998), “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları” (“Gouttes d'eau Sur Pierres Brûlantes”, 2000), “Havuz” (“Swimming Pool”, 2002), “Ricky” (2009), “Evde” (“Dans La Maison”, 2012) gibi filmleriyle bilinen François Ozon, son 15 yılın en üretken sinemacılarından. 1998-2015 arasında 15. uzun metrajına imza atması da bu durumu ortaya koyuyor. 1967’li yönetmen, kısa sürede eşcinsel sinemada kendine özel bir yer edindi. Plastik yapılarıyla da, yalın dünyalarıyla da, alışkanlık yaratan temalarıyla da kısa sürede ilgi odağı oldu. Mizah da dram da onun elinden geçince genelde sırıtmıyor.
Cédric Jimenez ise bizde 17 Nisan’da vizyona girecek “Kanunun Kuvveti” (“La French”, 2014) ile dikkat çekti. Hollywood suç/polisiye filmlerini akla getiren eserde Jean Dujardin, Gilles Lellouche, Benoît Magimel gibi oyuncular rol alıyor. Genç yönetmenin ikinci uzun metrajında yüksek bir bütçeyle ağırlığını hissettirmesi ise gözden kaçmadı…
FRANÇOIS OZON
‘UYARLAMA YAPMAK İHANET ETMEKTİR’
“Yeni Kız Arkadaşım” (“Une Nouvelle Amie”, 2014) bir Ruth Rendell uyarlaması olarak hangi aşamalardan geçti?
15 sayfalık bir hikaye. Gelişmeleri çok farklı. Bastırılmış lezbiyen tutku ile ilgili bir eser normalde. 20 sene önce okumuştum ben. Kısa film çekecektim, doğru oyuncuları bulamadım. O zamanlar kısa filmim “Yazlık Elbise”ye (“Une Robe d’été”, 1996) yakındı. Sonunu ve başını değiştirdim. Benimki özgürlükle ilgili bir film. Kimliğin, arzunun ne demek olduğu, kaçışın şemasıyla ilgili bir sinema ürünü. İlerleyen dönemde toplumun geleceği aşamaları ele aldım. O yüzden insanlar nefret ediyor filmden. Bir edebi eseri sinemaya uyarlamak ihanet etmektir.
Sinemada Rendell uyarlamalarını son 20 yılda çok gördük. Chabrol’ün “Seremoni” (“La Cérémonie”) ve “Nedime”si (“Le Demoiselle d’Honneur”, 2004), Miller’ın “Betty Fisher ve Diğer Öyküler”i (“Betty Fisher ve Diğer Öyküler”), Almodovar’ın “Çıplak Ten”i (“Carné Tremula”)… Genelde bir gerilim var. Bunu da karamsar bir bakış açısı izliyor. Özgürlükçülük bu temelden ayrılmıyor. “Yeni Kız Arkadaşım”da sanki Ozon’un eli değmiş bir uyarlama görüyoruz. Karamsarlık umutla yer değiştirirken, cinsel kimlik bunalımı teması devreye giriyor. Daha plastik öğelerle de olağandışı ve camp (bilinçli bayağılık estetiği) bir dünya yaratılıyor. Bu dönüşüm çok çekici… Size göre diğer Rendell uyarlamaları nasıldı?
“Seremoni”nin çıkış noktası olan ‘A Judgment of Stone’u okudum. Güzeldi… Bir adaptasyon yapınca, özüne sadık kalamazsınız. Hikaye olsun, yan öğeler olsun… Benim elimde kısa bir hikaye olduğundan uzun metraj çekmek için sahneler eklemek gerekiyordu. Yapmak istediklerimi gerçekleştirmek zaman aldı.
Filmdeki karakterin yaşadığı dönüşümü siz de yaşadınız mı?
Küçükken yapmıştım. Travesti gibi kıyafet giyerdim. Ama şimdi hayır. Oyuncu fetişine inanıyorum. Film çektiğinizde, bir oyuncuyla çalıştığınızda, onun göz alıcı olmasını, yapay şeylerle oynamasını, çekici durmasını isterseniz. Bu filmlerle ilgili bir şeydir aslında. Burada da karşı cinsin giydiği kıyafetleri giymeyi olağan bir olaya dönüştürdüm. Oyuncu ile Pygmalion olmak, çok eğlenceli. Romain Duris bir aktris gibiydi.
Duris aktris olarak nasıldı?
Fazlasıyla girişken ve tutkulu… Bu da beni şaşırttı. Ama komikti, çünkü o benim ilk tercihim değildi bu rol için. Matthias Schoenaerts vardı birinci sıramda. Fransız oyuncularla buluştuk, test yaptık, makyajlı denemelere baktık. O ise heyecanlıydı. Gözlerinin içinden mükemmel olacağı anlaşılıyordu. Bir aktör bir rolü çok arzu ederse ‘tamam’ diyebilirsiniz. Kadın kılığına girdiğinde güzel bir kadın olamadı. Ama önemli birinci hedefimiz değildi…
‘ROCKY HORROR GÖSTERİMİNDE SAHNEYE ÇIKMIŞTIM’
Kariyerinize bakınca daha camp bir dünyanın öne çıkarıldığı, tiyatro etkili filmler bir tarafta dururken, diğer tarafta da daha gerçekçi, yalın ve gerilim yüklü işler var. “Sitcom” ve “Havuz” bu iki geleneğin başyapıtları. “Ricky” ise sanki her ikisini iç içe geçiren bir döneme dikkat çekti. Ama 2009’dan beri temelden kopuk eserlere de imza atıyorsunuz. Sanki olgunlaşmanın getirdiği temalar veya ahlaki eğilim sizi değiştirdi. Bu süreçten memnun musunuz?
Aslında hangi hikaye aklımda varsa onu yapıyorum. “Yazlık Elbise” kız kıyafetiyle giyen bir adamla ilgiliydi. “Yeni Kız Arkadaşım” da trans bireyin varoluşu üzerine gidiyor. Aynı temasal dünyanın etrafında dönüyorum.
Fransız sinemasının son durumu hakkında ne dersiniz?
Fransız sineması bu yıl çok başarılı oldu deniyor. Ama insanların söylediğini korkutucu buluyorum. Kötü filmler çekildiği için değil. Kriz döneminde olduğumuz için seyirci, rahatsız etmeyen filmler görmek istiyorlar. Soru sormak istemiyorlar. “Yeni Kız Arkadaşım” da gişede başarı elde etti.
Peki ya Luc Besson?
Taşra ile ilişkisi olan bir yönetmen. O kitleyle bağlantı kurabiliyor. Çok popüler bir isim. “Lucy” iş yapabilir, doğal.
Transseksüellik temasının sinema tarihindeki izdüşümleri bizi 70’lere kadar götürüyor. “Pembe Flamingolar” ve “The Rocky Horror Picture Show” gibi kült filmler var. Karşıt kültür için önemlilerdi. Almanya’da 70’lerde önemsenmeyen Rosa Von Praunheim gibi bir transseksüel yönetmen bugünlerde saygı görebiliyor. Xavier Dolan “Laurence Anyways”i çekebiliyor, siz “Yeni Kız Arkadaşım”ı projelendirebiliyorsunuz. Daha özgür bir dönemden geçiyoruz. 70’lerle bugün arasında nasıl farklar var?
Değişik zamanlar… 70’lerde şoke etme arzusu vardı. Bir şeyleri paylaşmak, geniş kitleye hitap etmek şarttı. Ben de sadece Sinematek için, sinefiller için, benle ilgilenen kitleye film yapmak istemiyordum. Evet ticari bir filme imza atabilirim. Ama bir sanat sineması durumu mevcut. “Pembe Flamingolar”ı öğrenciyken izlemiştim. Bugün “The Rocky Horror Picture Show” vizyona girse ne olur bilmem… Ama Fransa’daki bir geceyarısı gösteriminde ben de sahneye çıkmıştım. Filmde ise hayal kırıklığına uğramıştım. Sanatçı olarak sansüre karşı her şey mümkün demiştim. Çok fanatiği değilim. “Pembe Flamingolar” daha iyi.
Yönetmenlik konusunda esin kaynaklarınız neydi?
50’lerin Hollywood filmlerini seviyorum. Avrupa’dan gelen yönetmenler var. Oradaki kültürü benimsiyorlar. Billy Wilder, Ernst Lubitsch ve Douglas Sirk… İyi filmler üretmek istiyorlar. Bir gişe şampiyonuna imza atmak için uğraşmıyorlar. “Zehirli Hayat” (“The Imitation of Life”, 1959), “All That Heaven Allows” (1955) en sevdiğim eserler.
CEDRIC JIMENEZ
‘FRIEDKIN’İN YENİDEN ÇEVRİMİNİ YAPAN YAPSIN’
Ben tam olarak katılmasam da filminiz William Friedkin’in polisiye-aksiyon klasiği “Kanunun Kuvveti”nin (“The French Connection”) Fransız versiyonu olarak anılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ve eğiliminiz nasıl?
Yeniden çevrim değil. Ama ben Marsilyalıyım. Aynı hikaye diyemeyiz. Sadece geçtiği periyod aynı. Küçük yaşlardan itibaren bildiğim bir öyküydü. Babamla film çekmeye karar verdiğimden beri bunu gerçekleştirmek istiyordum. Büyük bir film, beklemem gerekiyordu. Yapmadan önce 12 yaşında “Kanunun Kuvveti”ni (“The French Connection”, 1971) izlemiştim. “La French” ismi biraz anlatıyor bunu. Bu uyuşturucu karteli üzerine fazlaca film üretildi. William Friedkin’in yeniden çevrimini yapan yapsın, ben yapmam…
Fransız tür sinemasında geçmişten bu yana bir polisiye, kara film ya da suç filmi geleneği var. Henri-Georges Clouzot, Jules Dassin, Jean-Pierre Melville gibileriyle başlamıştı bu. Bugünlerde ise bazı filmlerin gangster filmlerinin retro temsillerini dikkat çektiğini biliyoruz. Olivier Marchal’ın “36 Adaletin Merkezi”, Corneau’nun “İkinci Nefes”i en baskın örnekler. Yine Marchal imzalı, sizin filminizin dönemini yakalamak isteyen “Bir Mafya Hikayesi” de var. Bunların arasında filminizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
70’ler önemli değil. Hakim karakterini sevdiğim için bunu seçtim. Dönem sadece ‘French Connection’ için önemli. Bu karakter o zamanlar ‘Je Suis Charlie’yle her gün yüzleşiyordu. Mafya herkesi öldürebilir, onlarla savaşmak lazım... O yüzden sevdim ben filmi. 90’larda da olsa yine çekerdim bu eseri... Dönemin önemi çekim için çok karizmatik durması idi. Motivasyon olmadı ama. Corneau, Marchal ve geçmişte Clouzot, Melville… Onların filmleri evet. Ama benim Amerikan bakışım var. Onlardan etkilendim. Bilmiyorum, bir şey yaparken düşünmeden yaparsınız. Filmimizi insanların görmesini istedim. Polisiye/suç filminin ötesinde bir trajedi var burada. Yakın hissetsem de o aileye ait değilim.
“36 Adaletin Merkezi” ve “İkinci Nefes” eski dönemle nostaljik ilişkiye girmeleriyle başarılı filmler. Sizin filminizde arka planda bu gözükse de Hollywood’la bağlantılı bir anlatı oturtmaya çalışıyorsunuz bana göre de…
Kesinlikle… Zaten Corneau’yu anlayamıyorum. Melville’e yeniden çevrim yapılır mı? Mantıklı bir insan nasıl böyle bir şey düşünebilir ki?
O zaman “Kiralık Katil”in (“Le Samourai”) yeniden çevrimine imza atarsınız… (gülerek)
Hayır! Neden ki? Film çok güzel. Onunla ilgili motivasyonu bile anlayamıyorum. Melville bu tarz filmlerin en iyi yönetmeni. Film de çok iyi.
Ama başarılı bir yeniden çevrim idi. Öyle düşünmüyor musunuz?
Hayır! (gülüyor)
İkinci filminizde her şeyinden mutlu musunuz?
Yani vardır bir şeyler…
Ama bazı yönetmenler ilk filminde başyapıt seviyesine ulaşabiliyordu.
“Kanunun Kuvveti”nde yapmak istediklerimi büyük oranda yaptım. Ama daha iyileri olabilirdi elbette…
Hollywood’dan teklif aldınız mı?
Aslında aldım. Her şeyi proje belirler. Hollywood’a, Fransa’ya, İtalya’ya bağlı şeyler değil bunlar... Filmin nasıl bir şey olduğu önemli…
Marsilya’da doğduğunuza göre Marsilya’nın futbol takımıyla ilgili bir film yapmak ister misiniz?
Aklımda olan bir şey. Neden olmasın…
Bir hikaye var mı aklınızda, gerçek bir öykü? Marsilya’nın doping sebebiyle verilmeyen Şampiyonlar Ligi kupası gibi olayları da var…
Aslında sporla ilgili film yapmak çok zor. Karakterler, sinemasal öyküler bulmalısınız. Sporla ilgili iyi eserler yok. Bir karaktere bağlanınca evet. Boks filmleri var, ama takım sporlarını düşününce aklıma geliyor. Evet mümkün, ama çok karmaşık…
“Zafere Kaçış” (“Victory”, 1981) unutulmamalı.
Başyapıt yok. Boksta evet. Ama Amerikan futbolu, beyzbol, basketbol…
Amerikan futbolu filmi “Kazanma Hırsı” (“Any Given Sunday”, 1999) vardı…
Ama takımla ilgili değildi…
Evet sistemle ilgiliydi… Amerikan sinemasından esin kaynaklarınız kim?
Michael Mann olabilirdi. Ama daha çok Scorsese ve Peckinpah…