Toronto'dan dünya sineması izlenimleri…
Kerem Akça, 39. Toronto Film Festivali'ndeki dünya sineması örneklerini değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
4-14 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen 39. Toronto Uluslararası Film Festivali’nin Oscar yarışına soktuğu filmlerden, Amerikan bağımsızı prömiyerlerinden ve geceyarısı-korku sineması ürünlerinden bahsettik. Ancak dünya sinemasının güncel örneklerini içerdiğine dikkat çekmedik. Bu konuda şüphesiz neredeyse başyapıt denebilecek Estonya filmi “In The Crosswind” merkeze yerleşiyor. Jean-Baptiste Léonetti, Michaël R. Roskam ve Liv Ullmann’a ise ana dilinden uzaklaşıp İngilizce film çekmenin yaramadığını söylemeliyiz.
Bu yıl Toronto Film Festivali’nin az ve öz film çeken Roy Andersson’a Venedik’te Altın Aslan getiren eserle anılması muhtemeldi. Zira bu zafer, üstadın üç majör festivaldeki ilk birinciliği oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse bu ödülün Toronto’nun ortalarında açıklanması ister istemez bu konuda bir koşullanma getirdi. “İnsanları Seyreden Güvercin”i (“En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron”, 2014) izlemek kısmet olmadı. Ama formunda bir Andersson’la yüzleşeceğimiz bir gerçek…
İSKANDİNAV SİNEMASINDAN GÖVDE GÖSTERİSİ
Aslında Ruben Östlund’un “Turist”iyle (“Force Majeure”, 2014) bir arada düşününce İskandinav ya da İsveç sinemasının gövde gösterisinden söz edebiliriz. “İstemsiz”de (“De Ofrivilliga”, 2008) plan sekanslarla resmedilip birbirinden ayrıştırılan bireyler üzerinden konformist İsveç halkının mozaiğini çıkartan yönetmen, bu kez işi kayak merkezine taşıyor.
Beş-altı günde sabit açılardan karakterlerin arasına sızıyor. Zaman zaman yoğunlaşan konuşmaların absürde kayabildiği, çığ tehlikesinin öne çıktığı ve klasik müziğin etkisini hissettirdiği bir süreçle yüzleşiyoruz. Tehlikeyi umursamayan ve sürekli araya mesafe koyan bir toplumun tanımını yapılıyor. Çerçeve yerleştirme yetkinliği, ustalıklı kamera kullanımı ve oranın halkıyla bağı koparma becerisinin katkısıyla bir sinema gösterisi ortaya çıkıyor. Açıkçası “Turist” için en kısa yoldan Roy Andersson’ın başyapıtı “Siz, Yaşayanlar”ın (“Du Levande”, 2007) karlı versiyonu demek mümkün. Östlund’da her zaman bir Andersson damarı vardır.
Öte yandan Bergman’ın oyuncusu olarak ünlenen Liv Ullmann’ın İngilizce ortak yapımı “Miss Julie”de (2014) Bergman hayranlığını bir kenara bırakıp farklı yollara saptığı görüldü. Tiyatro eserine sadık kalmasıyla dikkat çeken bu yapıt, ne 1951 ne de 1999 tarihli uyarlama gibi zamanını yakalayabiliyor. Aksine zalim tutkuya önayak olan Jessica Chastain’e alan açmasıyla hatırlanacaktır.
BİRÇOK YÖNETMENİ KISKANDIRACAK VİZYON SAHİBİ BİR FİLM
Açıkçası festivalin en öne çıkan filmi “In The Crosswind”di (“Risttuules”, 2014). Bu Estonya yapımı ilk film, 2. Dünya Savaşı’nda Sibirya’ya trenlerle götürülen Baltık ülkesi vatandaşlarının dramını yansıtıyor. Yapıtı plan sekanslardan oluşturan Martti Helde, toplama kampındaki mahkumların durmaya mecbur kaldığı ve kameranın onların arasından süzüldüğü bir yapı inşa ediyor. “Geçen Yıl Marienbad” (“L'Année Dernière à Marienbad”, 1961) aşısıyla karakterleri konumlandırma şansına erişirken, “Rus Hazine Sandığı”nın (“Russkiy Kovcheg”, 2002) dijital kamerayla tek çekim becerisini bunun ardına ekliyor.
Estonya’dan çıkan bu büyüleyici eser, Nazi-Sovyet ittifakının yarattığı acıları anlatma becerisiyle 2. Dünya Savaşı’yla ve totaliter rejimlerle ilgili yapıtlar arasında baş sıraya yerleşiyor. Anne ile oğlunun içsesi, anlatıcı ivmesiyle nostaljik siyah-beyaz dokuda şiirsel bir dilin sözünü veriyor. Karakterlerin konuşmayıp yerinde durduğu düzeni anlamlandıran “In The Crosswind”, zaman içinde değeri daha iyi anlaşılacak bir şaheser. Tarkovsky’yi de, Wajda’yı da, Resnais’yi de kıskandıracak olağanüstü bir sinemasal vizyon sunuyor.
EVET KANADA FİLMİ!
Kanada filmi “Bang Bang Baby”nin müzikal alanında Amerikan “The Last Five Years”dan başarılı olması ise şaşırtıcı bir detaydı. Film, “Grease” (1978), “Yaratık” (“Alien”, 1979), “Mavi Kadife” (“Blue Velvet”, 1986) ile “Ceset Yiyenlerin İstilası”nı (“Invasion of Body Snatchers”, 1956) birleştiren bir füzyon sunarken, Technicolor’ın üç şeritli sistemine eğilim gösteren renk paletiyle de hatırlanacak.
Kült bir seyir süreciyle 60’lara yakılmış bir ağıt gibiydi sanki… Işıklandırmadan bireysel müzikal performanslarına kadar tür sineması müptelası bir yönetmenin doğuşunu müjdeledi. Üstelik bu uçarı ismin adı Jeffrey St. Jules, ve kendisi Kanada’dan, yani ABD’nin kuzeyinden çıktı.
HOLLYWOOD’A SESLENİYORLAR
Açıkçası dünya sinemasının ana akım estetiğe hakimiyeti de festivalin programında öne çıkan bir özellikti. Alman Baran Bo Obdar’ın üçüncü uzun metrajı “Who Am I – No System is Safe”te (“Who Am I – Kein System Ist Sicher”, 2014), Tom Tykwer ekolünden biçimci bir damara yaslanıyor. “Matrix” (“The Matrix”, 1999) gibi başlasa da zamanla “İnternette Av” (“The Net”, 1995) ve “Kontrol Dışı”yla (“Antitrust”, 2001) net bağ kuruyor. Tempo yükseltme, kurgu numaralarını kullanma konusunda becerikli, teknolojik dünyayla temasa geçerken es vermiyor. 2.35:1’de başarılı. Siber terör meselesini iyi işleyen bir hacker teknolojik gerilimi sunuyor.
Cedric Jimenez “The Connection”i (“La French”, 2014) Fransa’da bol bol çekilmesine alıştığımız retro ruhlu gangster filmlerinden... 135 dakikada Jean Dujardin, Gilles Lellouche ve Benoit Magimel eşliğinde bir uyuşturucu kartelinin içine sızıp polisiye senaryoları uyguluyor. 70’lerin sinemasını teneffüs etmemizi sağlıyor.
Chang Jung-Chil imzalı Tayvan filmi “Partners in Crime” ise cep telefonu yazışmalarının pelikülün üzerinden geçtiği, her şeyin bir bilgisayar ekranı gibi gözüktüğü bir gençlik-polisiye filmi örneği. “Asi Gençlik” (“Brick”, 2005) ile akraba dursa da “Lilly Lilly Chou Chou Hakkında Her Şey” (“Riri Shushu no subete”, 2001) sonrasındaki eğilimleri akla getiriyor. Görsel açıdan yetkin bir çalışma…
ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİNDE DE HAYAT VAR
Bunlar dışındakiler –en azından benim yakaladığım kadarıyla-, genel anlamda hayal kırıklığı yarattı. Ürdünlü Naji Abu Nowar’ın ilk filmi “Theeb”, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, 1. Dünya Savaşı zamanında bedevi bir çocuğun peşine takılıp anlam kazanıyor. Serapların atmosfere eşlik ettiği, “Çölde Çay”ı (“The Sheltering Sky”, 1990) andıran bir reji eşliğinde aslında o dönemin Osmanlı barbarlığına dikkati usluca çekiyor. Asla ayrımcı bir tutumda bulunmadan padişahlıkla ilgili dertlerini sıralıyor.
Toronto’dan Keşif Ödülü’yle dönen “Cochochi” (2007) ile bilinen Israel Cardenas-Laura Amelia Guzman ikilisi, Meksikalı. Burada Geraldine Chaplin’in oynadığı yaşlı ve beyaz bir kadın ile Dominik Cumhuriyeti’nden genç bir kadının ilişkisini ele aldıkları “Sand Dollars”da (“Dolares De Arena”, 2014), yasak ilişkinin anlamına dikkat çekiyorlar. Bu eser LGBT filmlerinin içinde özel bir yere oturacaktır. Seidl’ın “Cennet: Aşk”ı (“Paradies Liebe”, 2012) ve Laurent Cantet’nin “Güneye Doğru”suna (“Vers Le Sud”, 2005) benzer bir yaşlı beyaz ve varlıklı batılı-genç siyahi ve ilkel yabancı aşkını işliyor. Cinsel tercihleri değiştirirken, bunların her ikisi kadar da cüretkar olmuyor ya da olamıyor.
Kerem Akça’ya göre festivalin en iyi 10 Amerikan bağımsızı:
1-The Cobbler
2-Time Out of Mind
3-Adalet (The Equalizer)
4-Good Kill
5-Pawn Sacrifice
6-While We’Re Young
7-Shelter
8-Yaban (Wild)
9-Cake
10-Black and White
Kerem Akça’ya göre festivalde öne çıkan 10 dünya sineması örneği:
1-In The Crosswind
2-Bang Bang Baby
3-Turist (Force Majeure)
4-Who Am I – No System is Safe
5-Partners in Crime
6-The Connection
7-Sand Dollars
8-Theeb
9-A Little Chaos
Kerem Akça’ya göre festivalin en büyük 10 hayal kırıklığı:
1-The Humbling
2-The Search
3-Maps to the Stars
4-Men, Women & Children
5-Manglehorn
6-The Reach
7-The Theory of Everything
8-Miss Julie
9-Hector and the Search for Happiness
10-Whiplash
Not: Listelere festivalin iki gün önce ele aldığım korku sineması örnekleri dahil edilmemiştir.