Ünlü yönetmen Guy Maddin'den çok özel açıklamalar
Guy Maddin, 14. !f İstanbul kapsamında Kerem Akça'ya konuştu.
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
59 yaşındaki deneyimli Kanadalı yönetmen Guy Maddin, 12-22 Şubat arasında düzenlenen 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin konuğuydu. Festival kapsamında SALT'ta Hayaletler I adlı bir video enstalasyon sergisi de açan kült sinemacı, son filmi "Yasaklı Oda"nın Sundance ve Berlin'den sonraki üçüncü gösterimine katıldı. Sorularıma yer yer sivri cevaplar verdiği özel söyleşide ise sinefil, deneyci ve esprili benliğini hissettirdi. Böylece Kanada'nın en önemli dört-beş yönetmeninden birini yoklama olanağı bulduk. !f, 26 Şubat-1 Mart tarihleri arasında Ankara ve İzmir'de devam ediyor.
1956'da Winnipeg'te doğan Guy Maddin, sinemayla ilgili olmayan bir baba ve anneye sahipti. 27 senede çektiği 10 uzun metrajın yanı sıra, kimi yönetmenler gibi video enstalasyonları da yapan bir isme dönüştü. Onun kariyerini inceleyince karşımıza yazdığı kitaplar ve kısa filmleri de çıkıyor. Belki de David Cronenberg, Atom Egoyan ve Claude Jutra'yı bir kenara koyunca Kanada sinemasının çıkardığı en önemli yönetmen denebilir.
1985'teki kısa filmini saymazsak 1988'de gece yarısı sineması hitine dönüşen "Tales from Gimli Hospital" ile sinemaya girdi Maddin. "Archangel" (1990), "Careful" (1992) gibi sessiz sinemanın anlayışını ve ruhunu yansıtan ayrıksı filmlerle yolunu belli etti. 2003-2007 arasında 'Ben Üçlemesi'yle başka bir döneme start verip kendi hayatından faydalandı. Özündeki diyalogsuzluktan, ara yazılardan beslenen siyah-beyaz ve retro dokuyu bir kez daha devreye sokma şansı yakaladı. Renkliye geçince dahi tek renge duyarlı monokrom pelikül kullanımına odaklanıyordu (bkz. "Careful", "Twilight of the Ice Nymphs").
Alman dışavurumculuğu ve gerçeküstücülükle ilişkisini her zaman önde tuttu. Sessiz sinemayı yenilemeye çabaladı. Ama deneysel olarak görülüp dışlandı da... Şimdilerde kült bir yönetmen olarak anılan Guy Maddin, bana kalırsa alçakgönüllü, öğretici ve esprili bir auteur... Bu yakıştırmayı üzerine alırken deneysel sinemayla bağ kurması da onun farkını ortaya koyuyor.
'BİR ŞEYLERİ KOPYALARKEN HİKAYE DE ANLATIYORUM'
Filmografinizi baştan sona takip ettim. Sinemanızda retro öğeler öne çıkıyor. Özellikle de sessiz sinemayı baz alıp onu yeniden canlandırma arzunuzla özgün bir yönetmenlik kimliği oluşturuyorsunuz.
O zaman öyle miydi? Evet herhalde. "Tales from Gimli Hospital" (1988) zamanı gençtim. Sevdiğim rock starlarının fotoğraflarını çiziyordum. Herhalde formları, gölgeleri ve desenleri kopyalıyordum. Benim hep anlatacak hikayelerim oldu. Evet doğru kopyaladım bir şeyleri. Şimdi de öyle yapıyorum. Ama "Yasaklı Oda"yla ("The Forbidden Room", 2015) o filmi aynı kişinin çekmesi tuhaf...
Evet çok farklı.
Renklide, dijitalde gösterdiğim gelişmeden memnunum.
"Anathar Deliği" ("Key Hole") ilk dijital filminizdi yanlış hatırlamıyorsam?
Evet ama o siyah-beyazdı, bu renkli... Elbette bir daha 16 hikaye olan film çekmem.
Bir sonraki projeniz "Seances" da öyle gibi...
Evet öyle gözükecek. Aynı mantık üzerine kurulacak, ama interaktif olacak. İnternetten girilip ayrı ayrı izlenecek. Değişik filmler, değişik türler... Bu web sitesi orijinal kısa filmler üretecek, hepsinin ayrı bir ismi var. Sonrasında bunlar yok olacak.
Brian De Palma'nın 1970'lerdeki ilk döneminde pastiş (kopyala-yapıştır tekniği) kavramına dayalı sinema fetişizmi özellikle Hitchcock üzerinden canlanmıştı. Sizin için de onun eğilimlerinin 'sessiz sinema şubesi' ya da '1920'ler-1930'lar temsili' demek mümkün mü?
Anlıyorum ne demek istediğini... Bilmiyorum. Referanslarla filmleri izliyorlar, ben ise bir film bütünü oluşturuyorum. O kadar spesifik şeylerle ilgilenmiyorum. Belki çalıyor olabiliyorum. Ama tamamen bilinç dışı... De Palma'nın "Dokunulmazlar"daki ("The Untouchables", 1987) Odessa basamakları sahnesini kullanma gibi bir tekniğim yok. 15 yaşında edebiyatta sembol ve gönderme bulmaktan nefret ederdim. Film yönetmeni olunca bunları koymayacağıma yemin ettim. Bilgi sahibi olmayanların işini zorlaştıran öğeler kullanmıyorum. Bazı şeyler için öyle hissedebilirsiniz. Ama o anı yaşamanızı istiyorum. Film dilleri en fazla 100 tanedir. Bir çocuk da sürekli bir şeyler ekler, eklemeye devam eder. Ara yazıları, eski melodramları, fantastik dünyaları, deneysel filmleri de seviyorum.
Michael Snow filmleri?
Evet. Kurmaca olmayan parçalar yerleştirmek istiyorum genelde. "Yasaklı Oda"da lekeli gözüken sahneler benim için önemli...
Doğrudur...
Birkaç dakika bazıları için çok fazla olabilir. Soyut kalabilir. Ben 20 dakika koydum böyle anlardan. Charlotte Rampling, Mathieu Amalric gibi oyunculara rağmen üstelik...
"Yasaklı Oda", diğer filmlerinizin yanında kurgu açısından çok ayrıksı duruyor. Sovyet Montaj etkisi denebilir buna belki. Ama temponun yükselmesiyle birlikte başka bir dil arayışı var sanki... Daha hızlı bir film...
Doğru daha soyut olabilirdi. Tempo tuhaftır, hep öyle olmasını istemiştim. Bir şeyleri keserek tempoyu yükseltmek zor. Bu durum tamamen seyircinin eserle kurduğu bağa kalmış. Daha iyi bir senarist olabilirdim. İzleyince ne zaman biteceği belli değil filmin.
Bir roller coaster deneyimi gibi...
Evet evet. Sonraki filmim daha yavaş, ağırkanlı olacak. Bir de "Yasaklı Oda", 16 parça olduğu için duygusal olarak içine girme şansı yok. Çok da uzun. Karakterler stereotip olarak var. Sürekli değişmeyi sürdürüyorlar. Üstatların yaptığını biliyoruz. Max Öphüls'ün "House of Pleasure"ı ("Le Plaisir", 1952) var mesela. Böyle filmler bir özgürlük sağlar ve aynı zamanda da kısıtlama getirir. Ama içgüdüsel olarak çıkan efektlere ve renklere odaklandım. İzleyenler için hikayelere girip çıkmak çekiciydi. Kardaki oduncuyu görmek ve onun bir süre sonra yeniden gözümüzün önünde belirmesi. İlginç, hakikaten ilginç...
Neil Jordan'ın "Kurtlar Sofrası"yla akraba...
Onu görmedim henüz. Fazla kibirli bir iş değil. Ham görüntüler çirkin gözükmüş. Onunla ilgili ne yapacağımıza karar veremedik, her şeyin kötü ve itici durmasından korktuk. Bazı dijital efektleri ortak yönetmenim Evan Johnson yaptı. Karelerin bir kısmı iki şeritli eski Technicolor işlemine tabi tutulmuş gibi. Diğer parçaların da defolu gözükmesini istedik. Bunların güzel ve seksi gözükenlerle bağ kurması esas amaçtı. İzleyenlere anlatının dokuz şeklini versek çekici olabilirdi her şey.
'SESSİZ FİLM ÇEKTİĞİM İÇİN SUÇLANDIM'
Hayatınızda en çok mutlu olduğunuz film hangisi, "Yasaklı Oda" mı?
Evet. Ama geriye dönersek "Cowards Bend the Knee or the Blue Hands" (2003) aklıma geliyor. Sonrasında bu bence... Çok geriye bakmaya gerek yok. Bazı şeylerin 25 sene öncesini görmek fayda etmez. Özellikle de onurlu yaşamak istiyorsanız. Öğrenmeye devam etmek güzel, hala da öğreniyorum.
Filmlerinizde sessiz sinemayla bağ kurarken, genelde siyah-beyaz bir teknik görüyoruz. Bu durum zaman zaman diyalogsuz ve 1.33:1 (tam ekran) formatına kaydıktan sonra retro bir zihinle bizi yüzleştirip bu dünyadan koparıyor. 'Ben Üçlemesi'nin özellikle başyapıtı "Brand Upon the Brain!" (2006), Toronto Film Festivali'ndeki dünya prömiyerindeki özel anlatıcı ve ses efektleriyle de sarılınca deneyimi farklılaştırmıştı. Ama ilginçtir Akademi Üyeleri 2012'de "Artist"i bu sizin yaptığınızı tekrarladığını bilmeden özgün olduğunu düşünerek En İyi Film ödülüne layık gördü. Bu konudaki düşüncelerinizi her zaman merak etmişimdir.
Aslında "Artist"in tamamını izleyemedim. Bir kere uçakta birkaç parçasını gördüm. Güzel gözüküyordu. Alımlı ve sevecen... Niye bu kadar popüler olduğunu anlayabiliyorum. Benim kendi anlatı metotlarım, hikayelerim var. Orada sessiz sinema yaparken de bir şeyleri kopyalamıyordu. "Ölüm Korkusu"nun ("Vertigo", 1958) şarkısını da kullanabiliyordu. Böyle şeyleri dijital bir kurgu ile birleştiriyordu. Dijital üretimde işinizi kolaylaştıran işitsel ve görsel taktikler çok barizdi. Benim bunlara eklediğim özel bir tat var: Zihnin daha fazla çalışmasını sağlayan masalsılık.
"Artist" bir oyuncunun gerçekçi bir başarı hikayesi idi, Akademi için bu sebeple fark yarattı.
Evet. Sessiz filmler peri masallarına bir adım daha yakın. Benim filmlerimin bazılarında çok diyalog olabilir. "Cowards Bend the Knee or the Blue Hands" ve "Brand Upon The Brain" farklı tabi, özel yere sahipler. Sessiz film çekmeden önce sessiz film çektiğim için suçlanıyordum. 2002'de "Dracula: Pages from a Virgin's Diary"de tam ekran değildi ama sessizdi.
O 1.85:1 formatındaydı tabi... Ama bir Fransız yönetmen sessiz film çekti ve Oscar'ı aldı...
Doğru evet.
Bu arada "Dracula: Pages from a Virgin's Diary" Dreyer'in "Vampyr"i ile birlikte sinema tarihinin gördüğü en tuhaf ve ayrıkısı vampir filmi olabilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Dreyer'in filmini severim. Teşekkür ederim adımı onunla bir arada andığınız için... O da peri masalına yakın bir film. Filmin agresif durarak bunu belli etmesini seviyorum. Bir Dracula filmini benzin istasyonunun köşesine yerleştirmiş kameradan yansıtarak gerçekçi olabilirsiniz. Ama baleyle ilgili, müzikale kayan fikirler vardı. Çok garipti. Paraya ihtiyacım olduğu için Mark Godden'ın 'Dracula' balesini uyarlama fikri ortaya çıktı. Kamerayı kullanmayı, yakın planları, aksesuarları yerleştirmeyi öğrendim.
En yüksek bütçeli filminiz 3.8 milyon dolarla "Dünyanın En Hüzünlü Müziği" ("The Saddest Music in the World") idi. Bence en iyi filmlerinizdendir. Onun maddi geri dönüşü olmuş muydu?
Hayır.
Benden kar etmek imkansız diyorsunuz...
Evet, ama belki günün birinde akıllı bir muhasebeci üzerimden gelir elde edebilir.
'DEVAMLILIK DAR KAFALILARIN İŞİDİR'
1990'larda bir projeyi parasızlıktan dolayı yapamamıştınız sanırsam. Abel Gance'ın filmlerinin fetişizmi olacaktı diye hatırlıyorum.
Doğru aklımda bile kalmadı. Bir çeşit Dr. Jeykll ve Bay Hyde öyküsüydü. Hollanda coğrafyasından yel değirmenleri içeren bir şeydi. Heteroseksüelken homoseksüelliğe geçen bir bireyi ele alıyordu. Hazır değildi. Olmamalıydı ve olmadı.
Şimdi?
Şimdi 10 dakikalık bir versiyon yapabilirim.
Alman dışavurumculuğunun hayranı olduğunuz çok açık. Ama kariyerinizde bir bilimkurgu filmi göremedik. Dışavurumculuğun "Metropolis" (1927) gibi bir klasiği olmasına karşın üstelik... Öte yandan onun fetişini yapan tam ekran, sessiz ve ara yazılarla ilerleyen başyapıt "Anten" ("La Antena") da 2007'de Arjantin'den çıktı.
Evet. Yok henüz doğru. "Seances" için birkaç senaryo vardı. Yaşlandıkça ucuz romanlar ve bilimkurgu romanları okumaya başladım. En son okuduğum, Edgar Allan Poe'nun mistik öğelerle bezeli bilimkurguyla akraba bir kitabı var. Çok beğendim. Onu filme çekmeyi belki düşünebilirim. Çok farklı bir şey olurdu.
Bütçeyle mi alakası var?
Yani biraz... Gönüllü bulmaktan sıkıldım. Bu arada gönüllü aradığımı okurlarınıza söyleyebilirsiniz. Sanat departmanında çalışmak isteyen, aksesuarları bulan, sete hakim, artistlik becerisi olan kişiler lazım oluyor. Kanada'da veya Paris'te çekim yaparım, gelsinler...
Tamam anlaştık. Alman dışavurumculuğu, Fransız empresyonizmi, gerçeküstücülük gibi sessiz dönemde çıkan akımlarla bir bağ kurduğunuz kesin.
Dışavurumculuk ve gerçeküstücülük benim sinemamdan uzak değil.
Öte yandan kareleri tek tek boyanmış izlenimi yaratan dünyanızla Méliès ile dirsek teması kurduğunuzu söylemek mümkün mü?
Ona bir saygı duruşu yapmak zor. Öyle bir benlik ki onu kopyalamak zaten imkansız. Çok çabuk ortaya çıkar. Scorsese bir film çekti Méliès ile ilgili.
Evet daha farklı bir şey.
Çok rahat bir söylem geliştirdim. Bir dünyanın dış mekanlarına bakmak değil, onu baştan inşa etmek zor. Doğru, dışavurumculuk, dış mekan kullanımı açısından bir özgürlük getiriyor. Gerçeküstücülük kurgu konusunda sivri olmamı sağlıyor. Devamlılıktan nefret ediyorum. Setteki herkesin dar kafalı olmasını sağlıyor. 'Benim sigaram daha uzundu sanki' diyorlar, kimin umrunda? Bir önceki çekim şu kadar uzundu, bu kadar kısaydı, bana ne! Devamlılık önemsenen en son şey olmalı. Hatırlamıyorsun, boşlukları düşünmüyorsun, esas özgürlük bu! Gerçeküstücülük ve dışavurumculuğu seviyorum. Herhangi biri için bir şeyler üretmeye çalışmıyorum. Gerçeküstücülük şu an her yerde. Devamlılık da gerçeküstücülük gibi etrafımızı sarmış durumda...
Tüm bu eğilimler sizde özgün bir sinema evrenine açılıyor...
Kızım da devamlılığı umursamıyor. Nasıl başlayıp bittiğine, ne kadar hızlı, çiğ veya güzel olduğuna bakıyor. Hissiyat önemli. Planlara odaklanmıyor. Benim filmlerimde bir çocuk, sapkın, tehlikeli bir çocuk mesela...
Filmlerinizde nekrofili, seks bağımlığı, çıplaklık gibi şeyler her zaman var.
Çocukluk işte...
'HOLLYWOOD'DA TARANTINO'DAN DAHA İYİ FİLM ÇEKERİM'
Gerçeküstücülük ve dışavurumculuk akımlarında en çok beğendiğiniz film, yönetmen veya sanatçılar kimler?
Bunuel'in "Altın Çağı" ("L'Age d'Or", 1931) sevdiğim her şeyi barındırıyor. Heteroseksüel olarak... Başka şeyler de egzotik gözüküyor bana. Dini katmanlarda başka dünyalar ortaya çıkabiliyor. Dali'nin obsesif tarafları, vücut, çöplük... Bazen sıkıcı, buluntu film kullanıyor. Her şeyini seviyorum... Edward Munch gibi basit dışavurumcu ressamları seviyorum. Trauberg ve Kozintsev'in "S.V.D."sini ("S.V.D. – Soyuz Velikogo Dela", 1927) severim. Ve "Shinel" (1926) müthiş...
"Tales from Gimli Hospital", en iyi ve orijinal filmlerinizden biri bence. Aynı zamanda da çözülmesi en zor olanı...
(gülüyor)
Bir tarafından salgın filmi, bir tarafından akıl hastanesi filmi veya bir çeşit ütopik film... Wojciech Has'in "The Hourglass Sanatorium'unu (1973) andırıyor. İzlediniz mi onu?
Has'tan sadece "The Saragossa Manuscript" ("Rekopis Znaleziony W Saragossie", 1965) ve "The Hourglass Sanatoruim"u ("Sanatorium pod Klepsydra") izledim. Ama iki sene önce olduğu için zor... Bruno Schultz'un 'Sanatorium' adlı oraya kaynak olan romanını okumuştum. Çok saygıdeğer bir yazar ve eser.
Kimliğiniz sizden 15 yaş büyük olsa da, video yerleştirme işlerinizi de düşününce İngiliz deneysel sinemacı Peter Greenaway'yi akla getiriyor. Onunla ilgili fikirleriniz nedir?
Enstalasyonları çok iyi. İyi küratörlük yapılmış. Berlin Film Festivali'nde onu kaçırdım. Halbuki aynı basın ve halkla ilişkiler sorumlusu ile çalışıyoruz.
Daha önce tanıştınız mı?
Bir kere yemekte buluşmuştuk. Çok korkutucu idi. "Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı"nı ("The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover", 1989) düşününce beraber yemek yenecek bir adam değil. Başka masaya oturmayı tercih ettim. Bu adamla neler olabileceğini tahmin edemiyorum, kendimi riske atamam dedim.
Kanada sinemasında ana bir akım yok. Ama Cronenberg, Egoyan, Jutra gibi çok önemli isimler var. Quebec direkt sineması da mevcut. Bunlar arasında bence ülkenin en kilit beş yönetmeni içindesiniz. Siz bu konuda, konumunuz hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cronenberg'i filmlerinden daha iyi biliyorum. Egoyan ile arkadaşım. Birbirimizi etkilediğimizi düşünmüyorum, bağımsız hareket ediyoruz. Cronenberg ve Egoyan zaten tamamen zıt kutuplar... Her ikisi de soğukkanlı ve zekidir. Jutra'nın "Mon Oncle Antoine"ını (1971) severim. Hiç alakası yok. 20 yıl içinde böyle bir film çekmek isterim, Jutra'ya dönüşebilirim, şanslıysam.
Eğer sizi sinefil auteur kategorisine dahil edersek, Tarantino'yla tesadüfi olarak aşağı yukarı aynı dönemde çıkmanızı nasıl yorumlarsınız?
Bir box office hitine imza atacağım, o zaman Tarantino neye uğradığını şaşıracak. İşte o gün Tarantino'yu hiç konuşmayacağız. Şaka bir yana seviyorum onu. Eşimle arkadaş. Los Angeles'ta sadece pelikülden film gösteren bir sinema salonu var. Saplantılı bir adam, seviyorum. O da kocaman bir çocuk. Bazen onun filmlerinin naif olduğunu düşünüyorum. İntikam mesela... İntikam ona göre çok sevimli bir şey. Ama bence çok komplike bir kavram. Max Ophüls'e iki film birden gösterimleri bile yapıyor. Hollywood'dan 90'larda teklif alıp reddetmiştim. Şimdi alsam Tarantino'dan daha iyi film çekerim.