Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Ersin Tatar Rum-Yunan hala Enosis peşinde!

        Güney Kıbrıs Rum lideri Nikos Hristodulidis, kısa süre önce ABD merkezli Breitbart haber sitesine verdiği mülakatta Kıbrıs sorununun çözümü önündeki “büyük engel” olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı işaret etti. Aynı mülakatta Ankara’nın tutumunu da “yeni Osmanlı yaklaşımı” diye nitelendirdi. Bu bakışın en zayıf yanı, iki asrı aşkın bir geçmişi bugünün tek bir siyasetçisinin omzuna yüklemesi.

        Kıbrıs meselesi T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la da 1974’te ya da 1963’te de başlamadı...

        Kıbrıs’ta Rumların Osmanlı Devleti’ne karşı ilk ayaklanma girişimi, Yunanlıların Mart 1821’de başlattığı Mora isyanından kısa süre sonra, Mayıs 1821’de Başpiskopos Kiprianos’un önderliğinde yaşandı.

        REKLAM

        1828 yılında ise Yunanistan, İngiltere, Rusya ve Fransa’ya gönderdiği notalarda Enosis’i ilk kez resmî olarak dile getirerek Kıbrıs Adası’nın kendisine bağlanmasını istemiştir.

        Rumlar 1931’de, İngiliz idaresi altındayken Kition Metropoliti Nikodimos öncülüğünde ve Yunan Başkonsolosu Kiru’nun desteğiyle Enosis için ayaklanmıştır.

        15 Ocak 1950’de ise Başpiskopos II. Makarios döneminde Kilise, AKEL’in de desteğiyle bir plebisit düzenlemiştir. Rumlar kiliselere bırakılan defterlere “Enosis istiyorum” ya da “Enosis istemiyorum” yazarak imza atmıştır.

        Atina Radyosu’nun Temmuz 1952’deki yayınına göre Atina Başpiskoposu, Başbakan Yardımcısı Venizelos’u ziyaret ederek ilhakın önünde duran yönetimin daha ne kadar süreceğini sormuş. Kıbrıslı Rumların yüzde 90’ının ilhakı sabırsızlık ve heyecanla beklediğini söyleyerek konunun bilhassa BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasını istemiş. Venizelos da heyete, hükümetin elinden geleni yapmaya devam edeceği ve gerekirse BM’ye gidileceği güvencesini vermiş.

        REKLAM

        Yunanistan 16 Ağustos 1954’te Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletler gündemine taşıyarak uluslararası bir sorun hâline getirdi. Ada’nın Yunanistan’a bağlanması demek olan Enosis, BM kürsüsünde açık bir ilhak talebi gibi değil, “self-determinasyon” söylemine sarılarak savunuldu.

        1950’de Başpiskoposluğa gelen III. Makarios, Yunanistan’la birlikte plebisit sonuçlarının tanınması için BM’nin kapısını çaldı. Bu girişim sonuçsuz kalınca kilise önderliğinde Ada’da silaha başvurma kararı alındı ve hazırlıklara başlandı.

        Sonraki yıllarda çözüm arayışı hiç eksik olmadı. Masaya sırasıyla 1955 Londra Üçlü Konferansı, Harding önerileri, 1956 Radcliffe Planı, 1958 Macmillan Planı ve NATO Genel Sekreteri Spaak’ın hazırladığı plan geldi. Rum tarafı bunların büyük bölümünü, asıl hedefi olan Enosis’e kapı aralamadıkları için kabul etmedi.

        REKLAM

        Bu ayrıntı küçümsenemez. Bugün çözümü kimin engellediği tartışılıyorsa, dünün önerilerini kimin ve neden reddettiği de aynı masaya konmalıdır.

        Bu uzun sürecin varış noktası 1959-1960 uzlaşması oldu.

        Bu yolda Kıbrıs Türk millî mücadelesinin Ankara’daki en güçlü destekçileri, dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’dı. Menderes ile Zorlu, Kıbrıs Türklerinin en çetin günlerinde dünyanın baskısına aldırmadan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) güçlü bir kadroya kavuşmasına destek verdi. Zorlu, 1955 Londra Üçlü Konferansı’nda Türkiye’nin statükodan yana olduğunu, Ada’nın statüsü değişecekse Kıbrıs’ın eski sahibi Türkiye’ye dönmesi gerektiğini açıkça ortaya koydu.

        REKLAM

        Zorlu’nun Yunanistan Dışişleri Bakanı Averof ile Aralık 1958’de başlattığı görüşmeler, Menderes ile Karamanlis’in 5-11 Şubat 1959’da Zürih’te buluşmasıyla sonuca ulaştı. Menderes, Londra Konferansı’na giderken 17 Şubat 1959’da Gatwick yakınlarında düşen uçaktan sağ kurtuldu; antlaşmalar iki gün sonra, 19 Şubat 1959’da Londra’da imzalandı. Menderes ve Zorlu, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Raif Denktaş’la omuz omuza yürüttükleri mücadeleyle, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşit siyasi hak ve statüsünün 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşmalarına açıkça yazılmasını sağladılar.

        Bu kazanımların belki de en kalıcısı Garanti Antlaşması’nın IV. maddesiydi. Bu hükme göre garantör devletler birlikte ya da birbirine danışarak harekete geçemezse, her biri antlaşmayla kurulan düzeni yeniden tesis etmek amacıyla tek başına harekete geçme hakkını saklı tutuyordu. Yunan cuntasının yönlendirmesiyle 15 Temmuz 1974’te yapılan darbe Ada’yı Yunanistan’a bağlamayı hedeflediğinde, anavatan ve garantör Türkiye bu maddeye dayanarak 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı ve Enosis’in önünü kesti.

        REKLAM

        Ne acıdır ki bu antlaşmaların Türk mimarları, Cumhuriyet’in kuruluşundan yalnızca bir yıl sonra idam edildi. Zorlu ile Polatkan 16 Eylül 1961’de, Menderes ise 17 Eylül 1961’de hayatını kaybetti. İnandıkları dava uğruna kimseye boyun eğmeden Türk milletine hizmet eden bu üç isim, bugün demokrasi şehitleri olarak anılıyor.

        1959-1960 uzlaşmasıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Rum çoğunluğunun hâkimiyetine dayanan bir yapı olarak tasarlanmamıştı. Devletin başında Rum bir Cumhurbaşkanı, yanında Türk bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı bulunacak, her birini kendi toplumu belirleyecekti. Dışişleri, savunma ve güvenlik gibi hayati konularda ikisi de tek başına veto kullanabiliyordu. Türk toplumunun Bakanlar Kurulu’nda, Temsilciler Meclisi’nde, kamu hizmetinde ve güvenlik kuvvetlerinde yer alması anayasal güvenceye bağlanmıştı.

        REKLAM

        Beş büyük şehirde ayrı belediye kurulması da Anayasa’da yer alıyordu. Din, eğitim, kültür ve kişi hâlleri ise her toplumun kendi Cemaat Meclisine bırakılmıştı. Sistemin bütünü, bir toplumun diğerine baskın gelmesini engelleyecek bir denge gözetilerek kurulmuştu.

        Yani 1960 devletinde Kıbrıs Türkleri, kendilerine lütuf olarak birkaç azınlık hakkı tanınmış bir topluluk değil, devletin iki kurucu ortağından biriydi.

        Ne var ki bu ortaklık devletinin ilk Cumhurbaşkanı, 1950’den bu yana Enosis hareketinin başında bulunan III. Makarios oldu. Rum seçmenler onu 13 Aralık 1959’da Cumhurbaşkanı seçti, Cumhuriyet’in kurulduğu 16 Ağustos 1960’ta da görevi devraldı. Ortaya tuhaf bir tablo çıkmıştı: Enosis davasının en bilinen yüzü, Ada’nın başka bir devletle birleşmesini hem Garanti Antlaşması hem de Anayasa ile yasaklayan bir devleti yönetiyordu. Ortaklık düzeninin 1963’te kırılacağının ilk işareti de bu çelişkiydi.

        REKLAM

        O hâlde bugün cevabını aramamız gereken soru şudur:

        1960’ta kurulan ortaklık devleti nasıl ortadan kalktı?

        Kıbrıs Türkleri hangi antlaşmayı imzalayarak kurucu ortaklık haklarını bıraktı? Veto yetkisi, ayrı siyasi irade ve ortak devlet üzerindeki anayasal haklar hangi hukuki işlemle ellerinden çıktı?

        Bu soruların izini sürmek bizi 1963’e götürür.

        30 Kasım 1963’te Cumhurbaşkanı Makarios, On Üç Maddelik anayasa değişikliği önerilerini kamuoyuna duyurdu. Öneriler doğrudan ortaklığın teminatlarını hedef alıyordu: Türk tarafına tanınan veto yetkisi, ayrı çoğunluk sistemi, kamu hizmetindeki temsil oranları ve ayrı belediyeler.

        REKLAM

        Dahası, söz konusu hükümlerin önemli bir bölümü sıradan maddeler arasında yer almıyordu. Anayasa’nın 182. maddesi ile Ek III, ortaklık sisteminin dayanağı olan bazı hükümleri değiştirilemez kabul etmişti. Veto yetkileri, ayrı çoğunluk sistemi, kamu hizmetindeki oranlar ve ayrı belediyeler de bu kapsamdaydı. Kalan hükümlerin değiştirilmesi ise Rum ve Türk milletvekillerinin her birinde ayrı ayrı nitelikli çoğunluk sağlanmasına bağlıydı. Kısacası önerilerin bir kısmını anayasal yoldan gerçekleştirmek hiçbir şekilde mümkün değildi; geri kalanı da Türk milletvekillerinin onayı olmadan hayata geçirilemezdi.

        REKLAM

        Ama Aralık 1963’te patlak veren saldırılar ve bunları izleyen gelişmelerle ortaklık düzeni fiilen işlemez oldu. Kıbrıs Türkleri devlet yönetiminden dışlandı. İki toplumun ortak iradesine dayanması gereken devlet organlarının denetimi Rum yönetimine geçti. Günümüze kadar süren temel anlaşmazlıklardan biri de işte bu kopuştan doğdu.

        Bu da uluslararası hukuk açısından cevap bekleyen önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Kurucu ortaklardan biri anayasal haklarını kullanamaz hâle getirildiğinde, diğer ortak devletin bütün yetkilerini tek başına kullanma hakkını elde eder mi?

        Türk tarafının itirazının merkezinde de bu soru yer alıyor.

        REKLAM

        Meselenin uluslararası boyutu, BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964’te aldığı 186 sayılı kararda düğümleniyor. Bu karar ne 1960 Anayasası’nı ortadan kaldırdı ne Kıbrıs Türklerinin kurucu ortaklık haklarını sona erdirdi ne de Rum yönetimini açık bir ifadeyle devletin tek meşru hükümeti saydı. Buna karşın ikinci paragrafında muhatap olarak “Kıbrıs Hükümeti”ni gösterdi, dördüncü paragrafında ise BM Barış Gücü’nün Ada’ya yerleştirilmesini bu hükümetin onayına bağladı.

        Sorunun düğümü, kararın bu ifadelerinin ilerleyen yıllarda uluslararası pratikte nasıl yorumlandığında yatıyor.

        Kıbrıs Cumhuriyeti adına Rum yönetiminin muhatap alınması, zaman içinde temsilde derin bir dengesizlik yarattı. Türk tarafının gözünden bakıldığında bu uygulama, 1960 ortaklık devletinin organlarını tek bir toplumun kullanmasına fiilen kapı araladı ve Rum yönetimine diplomaside önemli bir üstünlük kazandırdı.

        REKLAM

        Hâlbuki 186 sayılı kararda, 1960 ortaklık düzeninin Türk toplumuna tanıdığı anayasal hakları ortadan kaldıran tek bir hüküm yok. Bu nedenle kararın lafzı ile sonradan oluşan uygulama birbirinden ayrı değerlendirilmeli.

        Uluslararası toplum Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını kabul ediyor; oysa bu devleti ayakta tutması gereken iki toplumlu anayasal yapı fiiliyatta sürdürülmüyor. Türk tarafının yıllardır gündeme getirdiği temel hukuki ve siyasi sorunlardan biri işte bu tezat. Devletin uluslararası kişiliğinin devam ettiğini kabul etmek, kurucu ortaklık haklarının akıbetine dair soruyu kendiliğinden çözmüyor.

        REKLAM

        Temsildeki bu dengesizliğin bedeli yalnızca diplomatik alanda ödenmedi. Kıbrıs Türk halkının doğrudan ticaret, ulaşım, uluslararası kuruluşlarda temsil ve dış dünyayla ilişkiler konusunda karşılaştığı güçlükler, sorunun insani ve ekonomik boyutunu da ortaya koyuyor. Siyasi eşitlik müzakere masasında dile getirilen bir ilke olmaktan öteye geçmedikçe, çözüm sürecine olan güven de aşınıyor.

        Bu açıdan 2004 yılı da kırılma anlarından biri oldu. Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu çözümü onaylarken Rumların çoğunluğu planı geri çevirdi. Yine de 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne katılan, Rum yönetiminin temsil ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti oldu.

        REKLAM

        Çözümsüzlük içinde gerçekleşen bu üyelik, taraflar arasındaki siyasi ve diplomatik dengeyi nasıl etkilediği sorusunu tartışmaya açtı. Türk tarafının değerlendirmesine göre Rum yönetiminin uluslararası temsilde sahip olduğu üstünlük, kapsamlı bir uzlaşmaya ulaşma yönündeki isteği de zayıflattı.

        Bu geçmiş göz önünde bulundurulduğunda, 1 Ekim 2026’da Güney Lefkoşa’da düzenlenen bağımsızlık kutlamalarını ayrıca değerlendirmek gerekiyor.

        Bu yıl yapılan askerî geçit törenine Yunanistan, Birleşik Krallık, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Mısır askerî unsurlar göndererek katıldı. Tören tribününde Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias ve Genelkurmay Başkanı Dimitrios Houpis ile Birleşik Krallık Genelkurmay Başkanı Richard Knighton yer aldı. Fransa, ABD ve Mısır da askerî temsilcilerle törende bulundu; yabancı ülkelere ait askerî birlikler ve hava unsurları da geçitte yer aldı.

        REKLAM

        Rum Millî Muhafız Ordusu’nun askerî kapasitesini gözler önüne serdiği tören, uluslararası savunma ilişkilerinin ulaştığı görünürlüğü de yansıttı.

        Ancak asıl dikkat edilmesi gereken nokta, törene katılan devletlerin sayısı ya da geçitte yürüyen askerî unsurlar değil.

        İki toplumun ortaklığıyla 16 Ağustos 1960’ta kurulan cumhuriyetin yıl dönümü kutlanırken, bu devletin Kıbrıs Türklerine tanıdığı kurucu ortaklık hakları neden aynı netlikle anılmıyor?

        Üstelik törene katılan ülkeler arasında 1960 düzeninin garantörlerinden ikisi, Birleşik Krallık ve Yunanistan da bulunuyor. Üçüncü garantör devlet ise Türkiye.

        REKLAM

        Garanti Antlaşması’nın ikinci maddesi, garantör devletleri yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini değil, Anayasa’nın temel maddeleriyle oluşturulan düzeni de garanti altına almakla yükümlü kılıyor.

        Bu hüküm, Kıbrıs meselesinin hukuki temelini anlamak bakımından büyük önem taşıyor. Zira garantörlük sistemi yalnızca Ada’nın dış güvenliğini ilgilendiren bir düzenleme değil; iki toplumun siyasi ortaklığına dayanan anayasal düzenin korunması da bu sistemin başlıca amaçları arasında.

        Dolayısıyla 1960 düzeninin anayasal karakterini görmezden gelerek garantörlüğü devletin dış güvenliğinden ibaret saymak mümkün değil. Garantör devletlerin bu tür törenlerde yer alması da ortaklık düzeninin tarihsel ve hukuki dayanaklarını tartışma gündeminden çıkarmaz.

        REKLAM

        Resmî bir törene katılmanın, geçmişte yaşanan bütün anayasal gelişmeleri hukuken onaylamak anlamına gelmediği açık. Bununla birlikte uluslararası ilişkilerde sembollerin, törenlerin ve askerî iş birliğinin siyasi bir mesaj taşıdığını herkes biliyor.

        Bu yüzden 2026 kutlamalarında ortaya konan uluslararası dayanışma görüntüsü karşısında, Kıbrıs Türklerinin kurucu ortaklık haklarının bugünkü durumunu da hatırlatmak gerekiyor.

        Türkiye ve KKTC açısından mesele, herhangi bir toplumun haklarını reddetmek değil. Mesele; Kıbrıs Türk halkının tarihsel ve anayasal haklarının yok sayılmaması, siyasi eşitliğinin güvence altına alınması ve güvenlik kaygılarının dikkate alınması.

        REKLAM

        Geçmişte yaşananlar, Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlik güvencesi olarak neden yalnızca kâğıt üzerindeki taahhütlere güvenmediğini açıklıyor. 1960’ta ayrıntılı anayasal güvencelerle kurulan ortaklığın kısa süre içinde işlemez hâle gelmesi, yeni bir ortaklığın hangi koşullarda yaşayabileceği sorusunu da gündeme taşıyor.

        Türkiye ve KKTC’nin savunduğu, egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelindeki iki devletli çözüm yaklaşımı bu tarihsel deneyimle birlikte değerlendirilmeli. Rum tarafının federasyona dayalı çözüm anlayışıyla Türk tarafının bugünkü yaklaşımı arasındaki farklar açık. Ancak bu farklar, Kıbrıs Türklerinin güvenlik ve siyasi statü taleplerini yok saymayı haklı çıkarmaz.

        REKLAM

        Türkiye ise uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük statüsü, Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu, askerî caydırıcılığı ve diplomatik etkisiyle Kıbrıs meselesinin önde gelen aktörlerinden biri. Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte gelişen imkân ve kabiliyetleri, Kıbrıs Türk halkının güvenliği açısından da güçlü bir dayanak oluşturuyor.

        Bu gerçek karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çözümün önündeki başlıca engel olarak göstermek, çok yönlü bir sorunu tek bir siyasi isim üzerinden açıklamaya çalışmaktan başka bir şey değil.

        Kıbrıs meselesi bugünün liderleriyle başlamadığı gibi, yalnızca liderler arasındaki görüş ayrılıklarına da indirgenemez. Sorunun kökünde 1960 ortaklık düzeninin işleyişi, 1963 sonrasında yaşananlar, uluslararası temsil pratikleri ve tarafların gelecekteki siyasi statüsüne ilişkin derin anlaşmazlıklar bulunuyor.

        REKLAM

        Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüme ulaşılmak isteniyorsa, öncelikle bu anlaşmazlıkların tarihsel ve hukuki kökenleriyle birlikte ele alınması şart.

        Kısacası 1 Ekim törenlerinde yabancı devletlerin temsilcileri, askerî birlikleri ve savaş uçakları yer alabilir. Fakat bu gösteriş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta iki toplumun kurucu ortaklığıyla kurulduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

        Kıbrıs Türk halkının kurucu ortaklık hakları, ne uluslararası törenlerle ne de zamanla yerleşen fiilî uygulamalarla tarihten silinebilir.

        Uluslararası toplum, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve devamlılığını kabul ederken, bu devletin temelini oluşturan Kıbrıs Türk toplumunun anayasal ve siyasi haklarına ilişkin uyuşmazlıkları da göz ardı etmemeli.

        REKLAM

        Kıbrıs’ta kalıcı çözüm, geçmişi örtbas ederek değil; iki toplumun haklarını, güvenliğini ve meşru beklentilerini ciddiyetle değerlendirerek mümkün olacak.