20 Temmuz, Kıbrıs Türk Halkı için yalnızca takvimdeki bir yıl dönümü değildir. Özgürlüğümüzün, güvenliğimizin ve kendi vatanımızda başı dik yaşama irademizin adıdır. Mutlu Barış Harekâtı’nın 52. yılını idrak ederken, Anavatan Türkiye’nin kahraman ordusunun bundan tam 52 yıl önce attığı o tarihi adımı minnetle hatırlıyoruz. O adım, yalnızca Kıbrıs Türk Halkına değil, adanın tamamına barış ve huzur getirmiştir. Harekâtın tamamlandığı günden bu yana adadaki iki halk arasında tek bir silahlı çatışmanın yaşanmamış olması da Mehmetçiğin varlığının ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün Kıbrıs’ta barışın gerçek teminatı olduğunu açıkça göstermektedir.
TARİHİ HAFIZA VE VAROLUŞ MÜCADELESİ
Bugün kendi devletimizin çatısı altında, kendi vatanımızda huzur içinde yaşayabiliyorsak bunu varoluş ve özgürlük mücadelemizin kahramanlarına borçluyuz. Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesi lideri Dr. Fazıl Küçük’ü, Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş’ı, dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, dönemin Ana muhalefet partisi Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel’i, dönemin Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı ve Kıbrıs Türkü Alparslan Türkeş’i, Adnan Menderes’i, Fatin Rüştü Zorlu’yu, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. Aralık 1963’te başlayan Kanlı Noel saldırılarından 15 Temmuz 1974’teki faşist darbe girişimine kadar yaşananlar, Kıbrıs Türk Halkının hafızasından silinmeyecek acılar bırakmıştır. Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da yaşanan katliamlar, Enosis hedefinin halkımız için ne anlama geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermiştir. 20 Temmuz, işte bu karanlık dönemin kapanışı ve Kıbrıs Türkünün kendi topraklarında yeniden ayağa kalkışıdır.
YENİ VİZYON: EGEMEN EŞİTLİK
KKTC 5. Cumhurbaşkanlığı görevini devraldığım günden itibaren, yarım asrı aşan federasyon temelli müzakerelerin halkımıza hiçbir somut kazanım sağlamadığını her fırsatta dile getirdim. Rum tarafı, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında uluslararası tanınmanın sağladığı konfor ve rahatlıkla yıllarca bizleri oyaladı. Kıbrıs Türk Halkı ağır izolasyon ve ambargolar altında yaşamaya mahkûm edilirken, Annan Planı’na da Crans Montana’da çözüme “hayır” diyen taraf yine Rum tarafı oldu. Bugün artık meseleyi bütün açıklığıyla görmek zorundayız: Rum liderliğinin hedefi, bitmek bilmeyen müzakerelerle süreci uzatmak, milli irademizi aşındırmak ve bizi kendi yurdumuzda azınlık durumuna düşürmektir. Devletimizi ortadan kaldıracak, bizi Rum’un küçük ortağı haline getirecek hiçbir anlaşmayı kabul etmemiz mümkün değildir.
Bu çerçevede ortaya koyduğumuz yeni vizyon nettir. Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı egemen devlet vardır. Kalıcı ve adil bir çözüm, ancak Kıbrıs Türk Halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesiyle mümkündür. Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da KKTC 5. Cumhurbaşkanı olarak ben de bu hakikati uluslararası toplumun gündemine kararlılıkla taşıdık. Sayın Erdoğan’ın 2021’den itibaren federasyon defterinin kapandığını vurgulaması ve 2022, 2023, 2024 ile 23 Eylül 2025 tarihindeki BM Genel Kurulu hitaplarında dünyayı KKTC’yi tanımaya davet etmesi, Anavatan Türkiye’nin bu konudaki sarsılmaz duruşunun en açık göstergesidir. Bizler de bu inançla “3D” olarak tanımladığımız doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas haklarımızı her platformda talep ettik. Türk Devletleri Teşkilatı, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı nezdindeki temaslarımız bu çabanın önemli sonuçlarıdır.
"BOŞA GEÇEN BEŞ YIL" PROPAGANDASI VE GERÇEKLER
Son günlerde bazı çevrelerin “boşa geçen beş yıl” söylemi üzerinden yürüttüğü propaganda, Kıbrıs Türk Halkının tarihî mücadelesini ve bu dönemde ortaya konulan iradeyi görmezden gelen yüzeysel bir yaklaşımdır. Oysa geride bıraktığımız beş yıl, 1878’den bu yana varoluş ve özgürlük mücadelemiz kapsamında kendi kaderimizi tayin etme mücadelemizin en kritik dönemlerinden biri olmuştur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemen eşitliği, devlet olma iradesi ve Anavatan Türkiye ile sarsılmaz bağları bu dönemde dünyaya çok daha güçlü biçimde anlatılmıştır. Bu mesele günlük iç politika tartışmalarına, ekonomik şikâyetlere veya dönemsel hesaplaşmalara indirgenemez. Bugün önümüzde duran tercih, Kıbrıs Türk Halkının devletine, egemenliğine, özgürlüğüne ve güvenliğine sahip çıkıp çıkmayacağı meselesidir.
KÜRESEL DENGELER VE YENİ YÖNETİMİN ROTASI
Dünyanın ve bölgemizin içinden geçtiği süreç, Kıbrıs meselesinin yalnızca ada ölçeğinde değerlendirilemeyeceğini bir kez daha göstermektedir. Rusya-Ukrayna savaşı, Suriye ve Irak’taki istikrarsızlıklar, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ile Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik rekabeti, Türkiye’nin ve KKTC’nin stratejik önemini daha da artırmıştır.
Bu tabloya 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde NATO Zirvesi’nin Ankara’da, Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplanması eklendiğinde, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güvenlik mimarisindeki merkezi rolünün bütün dünyaya gösterileceği söylenebilir.
Nitekim Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, ittifakın karar alma mekanizmalarında Türkiye’nin ağırlığının sembolik değil, yapısal bir nitelik kazandığını ortaya koymuştur. Bahse konu zirvenin Beştepe’de toplanması, Türkiye’nin ittifak içindeki konumunun yalnızca askerî kapasiteyle değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik ağırlıkla tanımlandığını göstermektedir. Bu çerçevede, kırk yılı aşkın süredir Avrupa Birliği’nin kapısında bekletilen Türkiye’nin, bugün Avrupa güvenliğinin tartışıldığı masanın başında oturuyor olması, Birlik açısından ciddi bir tutarlılık sorununa işaret etmektedir. Avrupa Birliği, savunma harcamalarının artırılması, doğu kanadının güçlendirilmesi ve enerji arz güvenliğinin sağlanması gibi konularda Türkiye’nin katkısına ihtiyaç duyduğunu ifade ederken, aynı Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru haklarını ve Kıbrıs Türk Halkının egemen eşitliğini görmezden gelmeyi sürdürmektedir. Bahse konu çelişkinin, Birliğin dış politika söyleminin güvenilirliğini zayıflattığı söylenebilir. Zira Rum yönetiminin 1963’te ortaklık devletini silah zoruyla ele geçirmesinin ardından hukuka aykırı biçimde Birliğe üye kabul edilmesi, Avrupa Birliği’ni Kıbrıs meselesinde tarafsız bir aktör olmaktan çıkarmış, taraf haline getirmiştir. Dolayısıyla Birliğin bu meseledeki hakemlik iddiası hukuki dayanaktan yoksundur. Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki vazgeçilmez konumu ile Birliğin Kıbrıs’a yönelik ayrımcı yaklaşımı arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. Her ne kadar Birlik nezdinde Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik söylemler dile getirilse de, KKTC’ye uygulanan izolasyonlar sürdükçe bahse konu söylemlerin samimiyetinden bahsedilemeyeceği değerlendirilmektedir.
AVRUPA PARLAMENTOSU VE ÇİFTE STANDART
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs meselesindeki taraflı konumunu en son gözler önüne seren gelişme, Avrupa Parlamentosu Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi’nce Genel Kurul gündemine taşınan ve 8 Temmuz 2026 tarihinde kabul edilen karar olmuştur. “1974 müdahalesinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri” başlığını taşıyan bu metin, Parlamento’nun meseleye ilişkin önyargılı ve siyasi bakışının yeni bir tezahürü olarak değerlendirilmektedir. Zira 15 Temmuz 1974 tarihinde, Yunanistan ve adadaki uzantılarının Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek ve Kıbrıs Türk Halkının varlığına son vermek amacıyla gerçekleştirdiği kanlı darbenin ardından, Türkiye Cumhuriyeti 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hak ve yükümlülükleri çerçevesinde 20 Temmuz 1974’te Ada’ya meşru bir müdahalede bulunmuştur. Bahse konu müdahale, 1963-1974 yılları arasında Rum tarafının halkımıza yönelik sistematik biçimde sürdürdüğü saldırıları, katliamları ve ağır insan hakları ihlallerini sona erdirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin icra ettiği harekât, yalnızca Kıbrıs Türk Halkının can güvenliğini sağlamakla kalmamış, Ada’da olası bir toplu kıyımı da önleyerek halkımızın varlığını ve özgürlüğünü teminat altına almıştır. Her ne kadar bahse konu dönemde Rum tarafının halkımıza reva gördüğü vahşetin ve işlenen insanlık suçlarının Parlamento gündemine taşınması beklenirdi ise de, tercih edilen yol, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yöneltilen mesnetsiz ithamlar olmuştur. Bu tutumun, tarihî gerçekleri tersyüz eden Rum propagandasını uluslararası zeminde beslemekten başka bir sonuç doğurmayacağı söylenebilir. Dolayısıyla bahse konu karar, Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs meselesindeki tarafsızlık iddiasının hukuki ve ahlaki dayanaktan yoksun olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Böyle bir dönemde Kıbrıs Türk Halkının güvenliği, egemenliği ve Doğu Akdeniz’deki hakları, Anavatan Türkiye’nin güçlü konumundan ayrı düşünülemez. Bu tablo karşısında, 19 Ekim 2025 tarihinde KKTC’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sayın Tufan Erhürman’ın göreve gelmesi, iki devletli çözüm vizyonunun geleceği açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir. Sayın Erhürman’ın göreve başladıktan sonra “iki devletli çözüm”, “Milli Dava” ve “Anavatan” gibi kavramları kullanmaktan uzak durması, buna karşın muğlak barış ve istikrar söylemlerine yönelmesi, Kıbrıs davasının 2020 sonrasında benimsediği doğal çözüm rotasından saptırılmak istendiği endişesini doğurmaktadır. CTP’nin parti tüzüğünde yer alan ve AKEL ile de örtüşen federal çözüm anlayışı, Türkiye’nin 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları’ndan doğan haklarını ve Mehmetçiğin adadaki varlığını tartışmaya açma tehlikesi taşımaktadır.
YENİ ÇÖZÜM SÖYLENTİLERİ VE TEHLİKELİ TAVİZLER
Nitekim BM çatısı altında yeniden canlandırılmaya çalışılan federasyon arayışları, son günlerde medyaya yansıyan yeni çözüm planı söylentileriyle daha görünür hale gelmiştir. Gevşek federasyon, ciddi toprak tavizleri ve garantörlüğün NATO’ya devri gibi iddialar, Kıbrıs Türk Halkının egemenlik haklarını zayıflatacak son derece tehlikeli başlıklardır. Ortada gerçek bir “fırsat anı” da taraflar arasında kabul edilmiş bir “ortak zemin” de yoktur. “Siyasi eşitlik” kavramının bir güvence gibi sunulması da yanıltıcıdır; zira bu kavram iki egemen devletin uluslararası eşitliğini değil, kurulacak federal yapıda sınırlı bir idari katılımı ifade etmektedir. Kıbrıs Türk Halkı için gerçek teminat, federal belirsizlikler değil, kendi devleti ve egemen eşit statüsüdür.
Geçmişte Annan Planı sürecinde yaşananları unutmadık. 24 Nisan 2004 referandumunda planı reddeden GKRY’nin ödüllendirilerek AB üyesi yapılırken buna karşın cezalandırılanın Kıbrıs Türk Halkı olduğunu da unutmadık. Bugün aynı senaryonun farklı aktörlerle yeniden sahnelenmesine izin veremeyiz. Bizler sıkılı yumruklarla el sıkışılamayacağını biliyoruz. Enerji, su yönetimi ve yeni sınır kapıları gibi konularda iş birliği önerilerini sunan taraf hep biz olduk. Ancak diyalog, dayatmalarla değil, yalnızca eşit statüdeki iki komşu devletin masaya oturmasıyla mümkündür. Bu devlet hepimizin ortak çatısı, bu topraklar aziz şehitlerimizin kutlu emanetidir.
Netice itibarı ile bu tablo, Kıbrıs Türk Halkı açısından bir dezavantaj değil, tarihî bir imkândır. Türkiye’nin bölgesel ve küresel ağırlığının arttığı, Avrupa’nın güvenlik konusunda Ankara’ya bağımlı hale geldiği bir dönemde, egemen eşitlik talebimizin uluslararası zeminde karşılık bulma durumu her zamankinden yüksektir. İrademize, egemenliğimize ve uluslararası eşitlik mücadelemize sahip çıkarak Anavatan Türkiye ile omuz omuza yürümeye devam edeceğiz. Bu anlamda 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramımızın 52. yılını, yalnızca geçmişin muhasebesiyle değil, önümüzde açılan bu yeni imkânın bilinciyle karşılamaktayız; özgürlüğün, güvenliğin ve egemenliğin bayrağı bu topraklarda sonsuza dek onurla dalgalanacaktır.