Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Ersin Tatar Ağustos: Zaferden Egemenliğe, Tarihten Geleceğe

        Ağustos geldiğinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde meydanlar, anıtlar ve şehitlikler yeniden millî hafızamızın buluşma yerine dönüşür. Çelenkler sunulur, bayraklar göndere çekilir, şehitlerimiz rahmetle, gazilerimiz minnetle anılır. Bu törenler bir yıldönümü merasiminden ibaret değildir. Her biri, üzerinde özgürce yaşadığımız vatanın hangi bedeller ödenerek korunduğunu yeni nesillere anlatır. Türk tarihinin altın sayfalarının önemli bir bölümü bu ayda yazılmıştır; Ağustos’a “Zaferler Ayı” denmesi bundandır. Malazgirt’ten Anafartalar’a, Sakarya’dan Büyük Taarruz’a uzanan hafıza, bizim varoluş mücadelemizle de kesişir.

        Kıbrıs Türk halkı için Ağustos ayının ilk günü tek başına üç dönüm noktası taşır. 1 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Osmanlı Devleti tarafından fethinin tamamlandığı, 1 Ağustos 1958 Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulduğu, 1 Ağustos 1976 ise Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kurulduğu gündür. KKTC’nin resmî değerlendirmelerinde de bu üç tarih, Ada’daki Türk varlığının yerleşmesini, korunmasını ve güvenceye alınmasını tamamlayan halkalar sayılır; 1 Ağustos’u Toplumsal Direniş Bayramı olarak kutlamamızın sebebi budur. 1571 köklü varlığımızın başlangıcıdır. 1958 Enosis karşısında kimliğimizi korumak için teşkilatlanmanın sembolüdür. 1976 ise mücadelenin devlet yapısı içinde kurumsallaşmasıdır.

        Takvim birkaç gün ilerlediğinde 8 Ağustos 1964 Erenköy Direnişi çıkar karşımıza. Türkiye’de ve başka ülkelerde okuyan gençlerimiz lise/üniversite eğitimlerini yarıda bırakarak vatan savunmasına koştular. Erenköylülerle ve mücahitlerle omuz omuza vatan savunmasında çok önemli görevlerde bulundular. Varoluş tarihimizin en anlamlı fedakârlık örneklerinden biridir bu. Erenköy Direnişi’yle birlikte anılan Şehit Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel de Kıbrıs Türkünün can güvenliğinin sağlanması amacıyla can veren kahramanlarındandır. KKTC’nin resmî kaynaklarının mücadelemizin en önemli mihenk taşlarından biri saydığı Erenköy, askerî bir direnişten ibaret değildir; bu topraklardan sökülüp atılamayacağımızın ilanıdır.

        Ağustos’un Türk tarihindeki anlamı elbette Kıbrıs’la sınırlı değil. 26 Ağustos 1071 Malazgirt, Anadolu’nun Türk milletine vatan olacağı sürecin kapısını açtı. 10 Ağustos 1915 Anafartalar Zaferi Çanakkale’de Mustafa Kemal’in komutasında kazanıldı; millî mücadelenin lideri o cephede çıktı tarih sahnesine. 23 Ağustos 1921’de başlayan Sakarya Meydan Muharebesi istiklal mücadelesinin dönüm noktası oldu. Bundan tam bir yıl sonra, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ise 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle milletimizin esareti ve işgali kabul etmeyeceğini tarihe yazdı.

        Malazgirt, Anafartalar, Büyük Taarruz, Erenköy ve Kıbrıs Türkünün varoluş mücadelesi. Şartlar farklıdır, irade aynıdır: vatan tehlikeye girdiğinde teslim olmamak. Kıbrıs Türkleri de Kurtuluş Savaşı yıllarında, Ada İngiliz idaresi altındayken Millî Mücadele’ye imkânları ölçüsünde destek verdi; yıllar sonra kendi mücadelesinde aynı ruhtan güç aldı. Kıbrıs Türkü, Kurtuluş Savaşı’na ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün zaferlerine yürekten bağlıdır.

        Bu iradenin bir de hukukî zemini vardır ve o zemin kendiliğinden kurulmadı. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti; Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarının eşit kurucu iradesine ve ortaklığına dayanan kuruluş, garanti ve ittifak antlaşmalarıyla, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde kuruldu. Bu yapıda Türkiye garantör devlettir, Kıbrıs Türkü kurucu ortaktır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, en zor yıllarda dünyayı karşılarına alıp TMT’nin güçlü kadrolarının oluşmasına destek verdiler. Liderimiz Dr. Fazıl Küçük ve Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş’la birlikte, iki halkın eşit siyasi hak ve statüsünü antlaşma metinlerine yazdırdılar.

        Bunların içinde en hayatî olanı, Garanti Antlaşması’na konulan şu hükümdür: “Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak hareket etmek olanağı bulunmadığı takdirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadır.” Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı buradan gelir. 1964’te Türk Hava Kuvvetleri Ada’ya bu hakla müdahale edebildi, 1974’te harekât bu hakla yapıldı. O kadroların hatırası bizde ayrıdır. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan 16-17 Eylül 1961’de inandıkları dava uğruna canlarını verdiler; onlar Demokrasi Şehitleri’dir.

        Ve takvim 14 Ağustos 1974’e gelir. Yunan cunta idaresinin emrinde 15 Temmuz 1974’te yapılan darbe Ada’yı Yunanistan’a bağlamayı hedefliyordu. Türkiye 20 Temmuz 1974’te tek taraflı müdahale hakkını kullandı, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı ve Enosis’i engelledi. Harekâtın ardından toplanan İkinci Cenevre Konferansı’ndan sonuç çıkmadı, saldırılar da durmadı. Bunun üzerine dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in Cenevre’den Başbakan Bülent Ecevit’e ilettiği ve hafızalara kazınan “Ayşe tatile çıksın” parolası, 14 Ağustos 1974’te harekâtın ikinci safhasının emri oldu. Millî Savunma Bakanlığı kayıtlarında da bu safhanın, halkımıza yönelik saldırı ve zulmü sona erdirmek için gerçekleştirildiği belirtilir.

        Harekât sonunda ortaya çıkan fiilî coğrafi yapı, 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bugünkü ana coğrafi bütünlüğünün temeli oldu. Ne var ki bu coğrafya şekillenirken Larnaka’daki Hala Sultan Tekkesi Türk bölgesinin dışında kaldı; Erenköy ise ana bütünlükten ayrı bir vatan parçası olarak sürdürdü varlığını.

        Hala Sultan Tekkesi’nin bizim için dinî ve manevi değeri büyüktür. Larnaka’daki tekke, kaynaklarda Hz. Peygamber’in süt halası olarak anılan Ümmü Harâm bint Milhân’ın kabrini barındırır. Kıbrıs Vakıflar İdaresi tekkeyi Ada’daki İslam mirasının en kutsal duraklarından biri sayar, vakıf hukukundan doğan statüsünü de sürekli gündemde tutar. İslam dünyasının hafızasında da yeri olan bu emanet için söylediğim şey yeni bir toprak talebi değildir. Vakıf mallarının statüsü, ziyaret ve ibadet serbestisi hukuken güvenceye kavuşturulmalıdır; çözüm arayışının ihmal edilmiş başlıklarından biridir bu.

        Erenköy’ün anlamı ise bambaşkadır. 1964’te destansı bir direnişe sahne olan bu toprak, ana coğrafyadan ayrı kalmasına rağmen vatan toprağına sahip çıkma iradesinin yaşayan sembollerindendir.

        İkisi birlikte şunu gösterir: 1974 sonrasında ortaya çıkan coğrafya, halkımızın bütün tarihî, dinî ve manevi değerlerini içine alan bir coğrafya değildir. Buna rağmen yarım asrı aşkın süredir güvenliğimizin, özgürlüğümüzün ve devlet hayatımızın üzerinde yükseldiği bu topraklar bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin vatanıdır. Bu tablo ortadayken mevcut toprak bütünlüğümüzün daha da daraltılması hiçbir müzakerenin başlangıç varsayımı olamaz.

        2020 seçimlerini bu siyaseti gündeme getirerek kazandım. KKTC’nin 5. Cumhurbaşkanı seçildiğim dönemde, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabulünü esas alan iki devletli çözüm vizyonunu resmî müzakere pozisyonumuz hâline getirdik. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 27-29 Nisan 2021’de Cenevre’de düzenlenen gayriresmî 5+1 toplantısında bu öneriyi desteklediğini, yeni bir sürecin ancak iki eşit egemen devlet arasında yürütülebileceğini açıkladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18 Temmuz 2024 tarihli ve 1420 sayılı Kararı da bu hakların tescilini açıkça destekledi.

        Bu destek bir döneme, bir kişiye ya da bir makama bağlı değildir. Türkiye Cumhuriyeti, devletin en üst kademesinden Türkiye Büyük Millet Meclisine, Cumhurbaşkanı Yardımcılığından Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarına kadar bütün kurumlarıyla bu desteği giderek güçlendirerek sürdürüyor, yerleşik devlet politikası olarak her vesileyle tekrarlıyor.

        Nitekim daha 8 Ağustos 2026 Cumartesi günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Anadolu Ajansı Editör Masası’nda Türkiye’nin duruşunu açıkça ortaya koydu. Fidan, Türkiye açısından çözümün esas itibarıyla iki devletli çözümün tanınması olduğunu söyledi; Rumların ve Türklerin kendi devletlerinin bulunduğu, bu iki devletin Ada’da barış içinde yan yana yaşadığı yapıyı ideal çözüm diye tanımladı. Kıbrıs Türk halkının egemen, eşit ve bağımsız duruşunun korunmasına dikkat çekti, Türkiye’nin KKTC’yi egemen ve bağımsız bir devlet olarak kabul ettiğinin altını çizdi. Bu sözler, iki devletli çözüm iradesinin günün şartlarına göre değişen bir tutum olmadığını, süreklilik taşıyan bir devlet politikası olduğunu gösteriyor.

        Bugün Birleşmiş Milletler’in iyi niyet misyonu kapsamında temaslar sürüyor. BM Genel Sekreteri Temmuz 2026’da Ada’ya geldi, Türk ve Rum liderlerle ayrı ayrı görüştü, sürece desteğini sürdüreceğini açıkladı. Önümüzdeki dönemde yeni öneriler, yeni müzakere formülleri veya başka bir plan arayışı gündeme gelebilir. Bu ihtimali küçümsememeliyiz.

        Diplomasiye kapıları kapatmak başka şeydir; diplomasi adına tarih boyunca kazanılmış hakları yeniden pazarlığa açmak başka şey. Kıbrıs Türk halkı önündeki döneme hukukî ve diplomatik bir teyakkuzla yaklaşmalı; egemen eşitliğinden, eşit uluslararası statüsünden ve devletinden geri adım atmamalı, Türkiye ile birlikte iki devletli çözüm iradesine sımsıkı sahip çıkmalıdır.

        Bir husus daha açıktır. Vatan toprağı hiçbir müzakerenin peşin taviz kalemi olamaz. Bugünkü topraklarımız şehitlerimizin canı, gazilerimizin fedakârlığı ve on yıllara yayılan bir varoluş mücadelesi sonunda güvenceye alınmıştır. Bu coğrafyadan yeniden toprak tavizi istenmesine asla müsaade edemeyiz.

        Ağustos bize zaferleri kadar onların bedelini de hatırlatır. Malazgirt vatan edinmenin, Anafartalar vatanı savunmanın, Büyük Taarruz vatanı kurtarmanın, Erenköy vatan uğruna direnmenin, 1974 ise özgür ve güvenli yaşamanın bedelidir. Bugün bize düşen, bu emaneti korumaktır.

        Kıbrıs Türk halkının geleceği; egemen eşitliğine, eşit uluslararası statüsüne, devletine ve iki devletli çözüm vizyonuna Anavatan Türkiye ile birlikte kararlılıkla sahip çıkmasından geçer. Hangi isim altında ve hangi formülle yeni öneriler gündeme getirilirse getirilsin, kazanılmış haklarımız ve vatan toprağımız yeniden pazarlık konusu yapılmamalıdır. Ağustos ayının bize bıraktığı tarihî emanet de budur: vatanı kazanmak kadar onu korumak, egemenliği elde etmek kadar ona sahip çıkmak.