Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik terör saldırısının davası, 12 cana mal olan katliamdan 5.5 yıl sonra, geçen hafta başladı. Korona gailesinin de etkisiyle dava pek gündemde değildi, ancak derginin Hz. Muhammed karikatürlerini yeniden basması ortalığı hareketlendirdi. Türkiye dahil bazı başkentlerden kınamalar geldi, bazı İslam ülkelerinde yine protestolar başladı ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron “inançla alay etmeyi” bir hak ve özgürlük olarak yüksek sesle savundu.

Saldırı öncesi tüm Fransız kamuoyunun Charlie Hebdo mizahıyla hemfikir olduğu söylenemez. Ancak o şok dalgasında ülke yek vücut “Charlie” olmuş, derginin küçük bir okur kitlesi bulunmasına karşın sadece Paris’te 1.5 milyon kişi “Je suis Charlie” sloganıyla yürümüş, dönemin Başbakanı Davutoğlu da katılmıştı. “Charlie” ulusal birlik ve dayanışmanın adı olmuştu. Ancak geçici bir ruh haliydi. 7 Ocak 2015’teki terör saldırısı sonrası Ulusal Cephe yine güçlenmeye devam etti, 2017’de iş başına gelen Macron neoliberal politikalarla sosyal fay hatlarını dinamitlemeye girişti ve polis şiddetinde de artış gözlendi.

Macron, 4 Eylül günü cumhuriyet ilanının 150’inci yıldönümü töreninde yaptığı konuşmada ülkesindeki fikir özgürlüğünü savunurken, sözü Charlie Hebdo’ya getirip herhangi bir inanca küfrün de bu kapsama girdiğini söyledi. Güldürmek amacıyla dinle alay etmeyi bir hak olarak savunduğunu, çünkü Fransa’daki laik sistemin, “bir dine inanma ya da inanmama özgürlüğünü” güvence altına aldığını belirtti. Laiklik kabataslak böyle tanımlanabilir. Ancak şu soru çıkıyor ortaya: Bireylerin, mensubu olmadıkları bir dine inanmama hakkı zaten absürt bir olgu ama mantıklı olsa bile, bu hak o inanca saldırı özgürlüğünü de beraberinde getirir mi? İnanç özgürlüğünü güvence altına alan laik sistemin kapsamı, bireylerin dinin gereklerini yerine getirip getirmeme hakkıyla mı sınırlıdır?

Macron, cumhuriyet ilanının 150'nci yıldönümü nedeniyle Pantheon Anıtı'nda konuştu.

Macron’un açıklamasını babamla konuşmayı çok isterdim; laiklik meselesinin evrensel çapta en engin düşünürlerinden olan Prof. Dr. Çetin Özek’le... Ama artık hayatta olmadığına göre, muhtemelen bugün de yapacağı yorumu kitaplarından alıntılarla aktarayım:

“Laik düzenlerde devletin dinle ilgili iki görevi ortaya çıkmaktadır. Devlet bir yandan dinin siyasi yapıyı etkileyici ve kendi kurallarına çevirici davranışlarını engelleyerek bu konuda denetim yaparken, diğer yandan kişilerin din özgürlüğünü korumak açısından inançlara saldırıları da engelleyecektir.” (Türkiye’de Gerici Akımlar)

Devlet ve Din kitabında konuyu daha geniş açıdan ele alıyor: “Kişilere dinsel inanç özgürlüğünün tanınması laik sistemin zorunlu bir sonucudur. Ancak sadece din özgürlüğünün tanınması laik sistemin varlığı için yeterli değildir. (…) Laik bir siyasal yapının varlığı, devletin din özgürlüğü tanımasıyla gerçekleşmiş olmaz. Din özgürlüğü soyut bir kavram olduğu sürece, o toplumdaki yaygın dinler, öteki dinsel görüşlere karşı çıkmak, onlar üzerinde baskıcı uygulamalara girişebilmek olanağına sahiptirler. Devlet, din özgürlüğünün somut geçerliliğini de sağlamakla yükümlüdür. Özgürlüklerden doğan hakların somutlaştırılması, bu haklara karşı saldırıların önlenmesi yükümlülüğünü de kapsar.” (Devlet ve Din)

Dolayısıyla Macron yanılıyor. Laik düzen fikir özgürlüğü adına saldırıyı savunmayı değil, bu saldırıyı önlemeyi gerektirir; aksi takdirde inanç özgürlüğünü korumuş ve laik sistemin gereğini yerine getirmiş sayılamaz. Macron’un, güldürmek adına inançla alay etmeyi hak kabul etmesi, sadece kibirle açıklanabilir. Bir inançla alay etmenin, asla şiddet gerekçesi olamayacağı ise bambaşka bir tartışma konusu.

Lahor, Pakistan

Kibir abidelerinin provokasyonlarını kesmek için belki artık görmezden gelmek gerekiyor, ancak başta Pakistan bazı İslam ülkelerinde Fransa’yı protesto eden kitleler sokaklara döküldü, Türkiye, Pakistan ve İran dışişleriyle Mısır’da El Ezher’den de kınama açıklamaları geldi. Pakistan’da siyasal İslamcı Tahrik-i Labaik hareketinin organize ettiği on binlerin katıldığı protestolarda Fransız mallarına boykot ve Fransa büyükelçisinin ülkeden ihracı talep edildi.

CHARLIE HEBDO: ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ!

Charlie Hebdo’ya saldırıyla başlayıp bir koşer markette devam eden 17 kişinin terör kurbanı olduğu üç günlük dehşette faillerin üçü de öldürülmüştü. Paris’te başlayan davada yargılanan biri kadın 14 kişi, saldırganlara silah temini ve lojistik destekle suçlanıyor. Şüphelilerden, Suriye ve Irak’ta izini kaybettiren üçü gıyabında yargılanıyor.

Charlie Hebdo'nun terör kurbanı karikatüristleri afişlerle anılıyor.

Bu ortamda karikatürleri yeniden basan Charlie Hebdo’nun yayın yönetmeni Laurent Sourisseau ise “Asla vazgeçmeyeceğiz” diyor. Derginin karikatüristlerinden “Juin” de şöyle konuşuyor: “Bazı kişilerin bu karikatürleri bilmediğini varsayarak yeniden bastık. İlk kez yayınlandıkları 2006 tarihinde bazıları dünyaya gelmemişti bile. Neden saldırıya uğradığımızı bilmeleri gerekiyor. Son baskıya olan talep Fransız kamuoyunun fikir özgürlüğü ve laiklik ilkelerini desteklediğini gösteriyor.“

Acaba öyle mi? Acaba, terör karşısında sinmediğini özgürce ifade etmenin tek yolu, aynı karikatürleri ısıtıp ısıtıp yeniden piyasaya sürmek mi?

Dergi davanın başladığı geçen çarşamba günü normal tirajının üç katı, 200 bin baskıyla piyasaya çıktı. Kısa sürede tükendi ve cumartesi 200 bin baskı daha yaptı. Ancak Charlie Hebdo’nun kışkırtıcı tavrını bütün Fransa’ya mal etmemek gerekiyor. Yayın hayatı ancak bir yıl süren Almanca baskının yayın yönetmeni Romy Strassenburg, bir Parisli olarak fakat dışarıdan bakan gözle, “Charlie Hebdo’nun Fransız mizahının temsilcisi olarak görülmesi beni hep rahatsız etmiştir, bütün Fransızlar gülmez Charlie’nin esprilerine” diyor.

Hatta basın özgürlüğü adına inancı rencide ettiği için terör saldırılarından Charlie Hebdo’yu sorumlu tutacak kadar ileri gidenler bile olmuştu. Müslümanlar ise “Benim adıma yapamazsın“ sloganıyla terörü lanetlemiş; dönemin Cumhurbaşkanı Hollande “Saldırıyı yapanların İslam ile ilgisi olamaz“ demişti.

Hollande, selefi Sarkozy ve daha birçok siyasetçi, Danimarka menşeli karikatürlerin basılmasını ve diğer yayınları; tüm inançları ve aşırı sağ siyaseti sert ve sarsıcı şekilde hicveden yayınları ifade özgürlüğü adına hep savunmuşlardı. Dayanakları ise AİHM’nin, “Bazı fikirler demokratik toplum ve çoğulculuk gereği, saldırgan, sarsıcı, rahatsız edici de olabilir” yorumuydu.

Buna karşın Charlie Hebdo, birçok siyasetçi ve düşünürün eleştirilerine de hedef oluyordu. Ancak terör dehşeti yüzünden eleştiri hakkı ellerinden alınmıştı. Demokrasi ve özgürlükler adına teröre karşı “Charlie“ olmak zorunda kalmışlardı.

Oysa 2006’da karikatürler nedeniyle İslam dünyasında fırtınalar koparken dönemin Cumhurbaşkanı Chirac’ın tepkisi şöyle olmuştu: “Yangına körükle gidiyorlar.“

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00