Pazar pazar biraz gençliğime, hatta çocukluğuma döneyim, biraz o yıllardan söz edeyim istedim.
Bu isteğimin nedeni, tasarruf genelgesi.
Gençler için bu kavram pek bilinmeyen bir şey olabilir ama bizim çocukluk ve gençliğimizde tasarruf geleneği vardı.
İsten zengin ol, isten fakir tasarruf etmek bir erdemdi.
İster inanın ister inanmayın tasarruf şampiyonu o zaman da Türkiye’nin en zengin adamlarından biri olan “Vehbi Koç” idi.
Tüm zenginliğine rağmen rahmetli Vehbi Bey israftan, bırakın israfı gereksiz gördüğü tek kuruşu harcamaktan kaçınırdı.
İtibarı harcamada değil, yatırımda arardı.
Asla lüks otomobile binmez, şirketlerinin ürettiği Anadol’la gezerdi.
“Kendi ürettiğimize biz binmezsek başkalarını binmeye nasıl ikna ederiz” derdi.
Ailesinin de lüks tüketiminden hoşlanmaz ve onlara kendini örnek yapardı.
“Size gereksiz harcama yapmayın diyorum ama ben de harcamıyorum. Beni örnek alın” tavrını benimsemişti.
Ele talkın verip, kendi salkım yutanlardan değildi.
Gereksiz yanan tek bir lambaya bile tahammülü yoktu.
Bir akşam grubun o dönemki tepe yöneticilerinden Erdoğan Karakoyunlu’nun odasında oturmuş Galatasaray konuşuyorduk.
Kapı aralandı.
Vehbi Bey başını uzattı içeri.
Işığın yandığını görmüş, o saatte boş olması gereken odada ışık yandığı için söndürmeye gelmiş.
O kadar dikkatli idi bu konularda.
Kılık kıyafet harcamalarında bile çok dikkatli olduğu bilinirdi.
Giyime gereksiz harcamaya kızar, “Çaputa harcanan paraya yazık” dediğini duyardık.
Büyük yokluklardan kurulan bir Cumhuriyet'in kurucu ruhuydu belki de bu.
Çünkü biz de ailemizde öyle gördük açıkçası.
Ailenin en büyüğü dedem, her şeyin "yeterince" olanından yanaydı.
Az olmalıydı, gerekli olmalıydı, kaliteli olmalıydı. Sonradan "minimalist" diye bilinen akımın öncüsü olabilirdi.
Rahmetli babam da ona göre önemli olmayan taleplerimizi hep ertelerdi.
Hep bir koşula bağlardı.
Kitap dışında alınabilecek her şeyin bir zamanı vardı ona göre. Bir kabanımız varken ikincisi gereksizdi. Elbiseler ve ayakkabılar ise sezonluktu.
Bisiklet istediğimiz zaman değil, kırıksız karne getirdiğimiz zaman alınabilirdi mesela.
Ülkede ekonomik bunalım dönemleri olduğunda aile içinde kemer sıkma dönemi başlardı.
Ve babam rahmetli bunu hep kendinden başlatırdı.
Öncelikle kendi harcamalarını kısar, bize örnek olmaya çalışırdı.
Sıkıntı dönemlerinde kendini har vurup harman savurup, çocuklarından, ailesinden kısan olmayı ayıp görürdü.
Kısılacaksa kendinden başlardı.
İyi babalığın, örnek babalığın böyle bir şey olduğunu ondan öğrendim.
Ve bize ve kendine en büyük kısıntıları yaptığı dönemlerde bile hayır işlerinden tek kuruş bile kesmediğini ise ancak ölümünden sonra görebildim.
Şimdi bakıyorum da, güzel zamanlarmış.
Büyüklerin küçüklere sui misal değil, emsal olduğu zamanlarmış.