Eğitime adanmış iki hayat: Üstün Ergüder ve Batuhan Aydagül
Üstün Ergüder ve Batuhan Aydagül Anıl Emre'nin sorularını yanıtladı
HT GAZETE / Anıl EMRE
Geçen haftalarda Habertürk’ün manşetine taşıdığımız bir habere göre seçimlerle ilgili atılan milyonlarca twit arasında başı çeken konu eğitimdi. Ben de hayatlarını eğitime adamış iki ismin kapısını çalarak sorunları konuşmak istedim. Boğaziçi Üniversitesi’nin 1992-2000 yılları arasında görev yapan efsane rektörü ve Türkiye’de yüksek öğretimi en iyi bilen isimlerden Üstün Ergüder’in anılarını yazdığı “Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında” kitabının piyasaya çıkması ile Türkiye’de eğitim politikalarının şekillenmesinde önemli rol oynayan düşünce kuruluşu Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) direktörü Batuhan Aydagül’ün İstanbul 2. Bölge’den bağımsız milletvekilliği adaylığını açıklaması, aynı günlere denk geldi. Ergüder ve Aydagül; Ergüder’in kurucusu olduğu ERG’de 12 yıl birlikte mesai yapmış, hoca-öğrenci ilişkisi olan bir ikili. Üçümüz bir araya geldik...
BOĞAZİÇİ’NDE BAŞARININ SIRRI
Ergüder, Türkiye’de yükseköğretime dair en önemli sorunlardan birini, sistemin “öğrenci odaklı” olmayı başaramaması olarak tespit ediyor: “Sistem eğitimin bir angarya olduğu havasını verir. Sınıflar aşırı kalabalıktır, öğrenci öğretim üyesine erişemez. Boğaziçi’nde ise tam tersidir. Ders dışı faaliyet teşvik edilir, hocayla bire bir görüşebilirsin, sistem seni içerisine alır, entegre eder.” Öğrenci sayılarındaki müthiş artış üniversitenin önceki yıllardaki kadar öğrenci odaklı olmasına imkâan vermese de bu kültürün hâlâ yerli yerinde olduğunu anlatıyor: “1980 yılına kadar Boğaziçi’nin bin öğrencisi vardı. Öyle olunca, bu sistemi kullanmak istemeyen öğrenciyi bile yakalıyordun. Ben rektör olduğumda öğrenci sayısı 10 bin civarıydı, şimdi 14 binlerden bahsediliyor. Artık bunu herkese yapamıyorsunuz, bir kısmı zaten derse gelmiyor. Ancak sistemi kullanmak isteyen öğrenciler bunu hâlâ rahatlıkla yapabiliyor, fark burada.
VASATLIK İSTASYONUNDAKİ LOKOMOTİFLER
Türkiye’de üniversite sayısı 190’ı aştı. Sayılar artırılarak kapasite problemi çözülmek isteniyor ancak her üniversitenin yüksek nitelikte eğitim verebildiğini iddia etmek maalesef mümkün değil. Yükseköğretime olan bu devasa talebe cevap verilirken aynı zamanda eğitimin kalitesinin nasıl yüksek tutulabileceği, YÖK dahil tüm paydaşların aklındaki en büyük soru işareti. Ergüder’e göre bu sorunun cevabı, üniversitelere daha çok özerklik verilmesinde yatıyor: “Türkiye’de yükseköğretimin en önemli sorunu çok merkeziyetçi olması. Yarışma yok, rekabet yok. İyi üniversitelerin ortaya çıkması, yeni projeler geliştirmesi, lokomotif olması, inovasyon yapıp yenilik getirmesi mümkün olmuyor. Bunun hayata geçirilmesi durumunda bazı üniversitelerin geride kalacağı söyleniyor. Bırakın kalsınlar. İleri gidenlerin önünü açın. Yükseköğretimin lokomotiflere ihtiyacı var, treni çekecek olan. Sen o lokomotifi çalışmaz hale getirdiğinde o tren bir vasatlık istasyonunda duruyor.”
‘EĞİTİM, İDEOLOJİ DAYATMA ARACI OLAMAZ’
Genç eğitimbilimci Batuhan Aydagül ile Ergüder’in yolları 2003 yılında Eğitim Reformu Girişimi’nde kesişiyor. Stanford Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptıktan sonra 2003 yılında ERG’de çalışmaya başlayan Aydagül, kurumun son 5 yıldır da direktörlüğünü yapıyor. Aydagül’ün sürdürmek istediği siyasi kariyer, yönettiği kurumun misyonuyla örtüşüyor: Türkiye’nin eğitim politikalarını, tüm ideolojileri bir kenara bırakarak, sadece öğrencilerin gereksinimleri doğrultusunda, tamamen bilimsel veriler ışığında tartışacak gür bir ses olmak. Şimdi bu yaklaşımı Meclis’e taşımaya hazırlanıyor. “Çocuklarımızın geleceğini şekillendirecek olan eğitim politikalarının, siyasiler tarafından ideoloji dayatma aracı olarak görülmesi” ve sivil toplum çabalarının bu anlayışla mücadelede yetersiz kalması, Aydagül’ü siyasete girmeye yöneltmiş. Tek başına “çılgın projeler” vaat edemeyeceğinin ve her ne kadar araştırma ve veriye dayalı konuşsa da Meclis’teki mesai arkadaşlarını iknada zorlanabileceğinin farkında. Meclis’te asıl üstlenmek istediği rolü “aktivist vekillik” olarak tanımlıyor: “Öğrencilik halinin, dertli öğretmenin, endişeli anne babanın sesi olmak istiyorum, çünkü maalesef Meclis’te şu anda bunların sesi yok. Hem yurttaşın derdini Meclis’e anlatacağım hem de Meclis’te yapılanı ve yapılmayanı yurttaşa aktaracağım.”
"Hayallerdeki okul sıfır hata uzaklıkta"
Aydagül'ün Türkiye'de eğitimin gelmesi gereken ideal nokta nedir?” sorusuna yanıtı, “Türkiye’de her mahallede nitelikli eğitim veren bir okul olması gerekiyor. Her çocuk kendine en yakın okulda iyi bir eğitim alabilmeli” oluyor.
Peki Aydagül bugün Milli Eğitim Bakanı olsa çantasında hangi projeler olur? Uzun bir liste çıkarıyor: “Öğretmenlerin mesleki gelişimini birinci derecede gündeme alırdım. Okul öncesi eğitimi kesinlikle zorunlu hale getirirdim. Lise sistemini kökten değiştirir, yüzde 3’lük bir üstün yetenekli çocuk grubunu özel eğitime alıp diğer çocuklarımız için de liseye sınavla geçişi kaldırır, müfredatı sadeleştirir, çok daha yüksek kalitede standart bir eğitim verilmesini sağlardım. Başarılı liselerin, örneğin İstanbul Erkek Lisesi’nin seviyesine diğer liseleri nasıl çıkarırız, nasıl eşitleriz, derdimiz bu olmalı. ‘İstanbul Erkek’e giremezsem mahvoldum’ korkusunu bitirebilmek.”
Türkiye’de öğrencilerin hayalindeki okulun “sıfır hata uzaklıkta” olduğunu söylüyor: “TEOG’da 4 bin 200 kişi sıfır hata yapmış, onların bile hepsi istedikleri okullara giremiyor. Öğrencilerimizin çok büyük bir kısmı vasata talim etmek zorunda bırakılıyor. Bunu değiştirmemiz gerekiyor.”
Aydagül’e siyasi partilerin seçim beyannamelerinde, bahsettiği projelerin ciddi bir kısmının yer aldığını söyledim. “Vaat etmenin” tek başına yeterli olmadığını belirtiyor: “Vaatler var, peki gerçekleşiyor mu? Nitelikli eğitim adına hangi proje gerçekleşti yıllardır? Bu beyannamelerin hepsi 8 Haziran itibarıyla değersiz. Orada vatandaşın sesi olursa iktidara gelen partiye de bunu sorabilir. Şu anda bunu soran yok. Ben bu hesap soran ses olmak istiyorum.”