Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜRŞAD OĞUZ

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Atatürk” adlı kitabında Atatürk’le ilgili bir anısını şöyle anlatıyor: “Bir gün Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkelerini gözden geçiriyordu. O sırada ukalâlık edip demiştim ki: ‘Paşam, bu her bakımdan bir İnkılâp Partisidir. İnkılâp Partisi ise bir ideolojiye, bir doktrine dayanmaksızın yürüyemez.’ Yüzüme bir masumun yüzüne bakar gibi bakmış ve gülümseyerek ‘O zaman donar kalırız’ demişti. Atatürk’ün bu sözle ne demek istediğini şimdi her vakitten daha iyi anlıyorum.”

        Yakup Kadri’nin ‘şimdi’den kastı, 1970’ler. CHP’nin Bülent Ecevit’le bir dönüşüm yaşamaya hazırlandığı yıllar. Anladığı şeyse açık: Atatürk bir “doktrin” oluşturmak istemiyordu.

        Ama Atatürkçülük yani Kemalizm, birçok siyasal düşünce akımı gibi, tek bir tanım ve tek bir anlayışa indirgenmese de, farklı dönemlerde Atatürk’ün kurduğu parti tarafından doktrin olarak kullanıldı. Mustafa Kemal’in kendisi, savunduğu programın sistemli bir ideoloji olmadığını kabul etse de, bu program bir ideolojiye dönüştürüldü. Aslında Türkiye modernleşmesinin itici gücü olan Kemalizm, doktrin haline dönüştürüldükten sonra ise tam tersi bir işlev görmeye başladı.

        “HALK YENİLİKTEN YANA, MUHAFAZAKÂR OLAN BİZİZ”

        Son yedi – sekiz yılda CHP, özellikle AK Parti karşıtı muhalefetini şekillendirirken bu doktrine daha sıkı sarıldı. AK Parti’ye laiklik, rejim düşmanlığı, cumhuriyetin temel değerlerini yıkmak istemek gibi çoğu “Kemalist” ve devletçi argümanlarla muhalefet edildi. Başarılı olundu veya olunmadı; onu zaman gösterecek. Ancak bu yaklaşımın CHP’ye fayda sağlamadığı ve partiyi kitlelerden kopardığı pek çok uzmanın üzerinde uzlaştığı bir tespit.

        Şimdi CHP’de yeni bir dönem başlıyor ve bu dönemin başında da Kemal Kılıçdaroğlu olacak. Gerçi henüz Kurultay gerçekleşmedi ve Kılıçdaroğlu resmi genel başkan olmadı ama buna kesin gözüyle bakılıyor.

        Ve Kılıçdaroğlu’nun eski “Kemalist” yaklaşımdan sıyrılarak yeni bir siyaset tarzı benimseyeceği, en azından buna niyeti olduğu, Salı akşamı Teke Tek’te sarfettiği cümlelerden çok net anlaşılıyor: “Halk yenilikten yana, muhafazakâr olan belki de biziz, halk değil…” “Sadece entelektüel çevrelerin sorunlarını dile getirirseniz olmaz…”

        CUMHURİYET DEĞİL HALK ÖNE ÇIKACAK

        Kılıçdaroğlu başkan seçildikten sonra daha çok yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk gibi sosyal sorunlar üzerinde duracak ve AK Parti’yi buradan vurmaya çalışacak. Partinin “cumhuriyet” kısmı değil, “halk” kısmı öne çıkacak. Tıpkı 2009 Belediye Başkanlığı seçimlerinde İl Başkanı Gürsel Tekin’le İstanbul’da yapmaya çalıştıkları, çarşaf&türban açılımları ve yoksulluk&işsizlik vurguları gibi.

        Bu konuda da başarı garantisi yok elbette. Ancak Kılıçdaroğlu’nun yeni siyaset anlayışını yansıtırken CHP içinde muhalefetle karşılaşacağı neredeyse garanti.

        Bu mücadele CHP’nin “Kemalist” ve devletçi görüntüsüne daha sıkı sarılmasına da yol açabilir; Kılıçdaroğlu tarzı ‘Kemal’izmin galip gelmesine de…

        Atatürk’ün deyimiyle partinin “donmasına” da sebep olabilir, daha büyük kalabalıkların içini ısıtmasına da…

        Bakalım siyaset bilimciler bu konuda ne düşünüyor…

        DOÇ. DR. AHMET DEMİREL (MARMARA ÜNİVERSİTESİ)

        “Ya kopmaları göze alarak, partiye rağmen partiyi değiştirecek, ya da…”

        12 Eylül 1980’den sonraki SHP - CHP arasındaki git-gelleri bir kenara bırakırsak, CHP geçmişte iki büyük dönüşüm geçirmişti. Bunlardan birincisi 1960’lı yılların ortalarında klasik altı oka, yedinci ok olarak sosyal adaletçililik ilkesinin eklenmesiyle partinin kendisini ortanın solu veya sosyal demokrat olarak yeniden konumlandırmasıydı. Bu değişimde o sıralarda sol kimlikli Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmuş olmasının önemli bir payı olduğunu unutmamak gerekir. İkincisi ise 1972’de parti tabanından gelen büyük rüzgârla, Ecevit’in İnönü’nün genel başkanlık koltuğuna geçmesi ve ardından partinin adalet, eşitlik, özgürlük sloganlarıyla yola devam etmeyi tercih etmesiydi. Birinci dönüşümde partinin etkili isimlerinden Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları koparak Güven Partisi’ni, ikinci dönüşümde de Kemal Satır ve arkadaşları koparak Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular. Yeni kurulan her iki parti de aslında CHP’nin klasik statükocu çizgisini savunan partilerdi. Nitekim 1972’de birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni oluşturdular.

        1960’lı ve 1970’li yıllarda sosyal demokrat bir partiye dönüşme çabasında olan CHP, Deniz Baykal’ın başkanlığı döneminde, özellikle de 2000’li yıllarda, hızla eski klasik statükocu muhafazakâr çizgisine döndü. Bugünkü CHP’yi çeşitli alanlarda geçmişin CGP’siyle karşılaştırdığınızda bunu açıkça görebilirsiniz.

        Kanımca günümüzde CHP için asıl sorun CGP olmaktan çıkıp yeniden sosyal demokrat bir çizgiye oturmaktır. Ama CHP’nin içyapısına, yönetim kademelerindeki anlayışa baktığımızda parti içinde böyle bir değişim rüzgârı pek esmiyor. Aksine, (başkan dışında) değişme değil değişmeme talebi var. CHP 2002’den beri siyası gündemi belirleyemiyor, yeni politikalar önermiyor, sadece mevcut yapının muhafazası ve iktidar eleştirisi temelinde yol almaya çalışıyor. Bu da yüzde 20-25 bandında tıkanmış bir oy oranına tekabül ediyor.

        Açıkçası Baykal muhtemelen “nasıl olsa tekrar dönerim” düşüncesiyle başkanlıktan çekilince parti içinde bir anda bir karambol oluştu. Bu karambolde Kılıçdaroğlu “topa girince” parti tabanının desteğini arkasına aldı ve Baykal’ın dönüş yolu bir anda kapandı. Hem parti merkez yönetimi, hem il yönetimleri, hem de delegeler, aynı politikalar ama yüzde 20-25’lerde tıkanan bir başkan yerine kamuoyunda saygın bir yeri olan yeni bir başkanla yürümeyi tercih ettiler.

        Bugünkü değişim talebi 1960 ve 1970’li yıllarda tabandan gelen rüzgârdan çok farklı. Bu nedenle sadece başkan değişiminin CHP’nin yolunu açacağını sanmıyorum. Aynı çizgide ilerleyen bir CHP olsa olsa oyunu biraz daha artırabilir ama iktidar zor görünüyor. Alternatif bir yol olarak partinin özellikle 2000’li yıllardaki politikalarını tamamen gözden geçirmesi ve CGP çizgisini hızla terk etmesi gerekiyor. Bugün siyasi yelpazenin solunda derin bir boşluk var. Solda bir arayış içinde olan çok da seçmen olduğundan bunun toplumda karşılığı da bulunuyor. Kılıçdaroğlu ve ekibi bu yönde bir değişime girişirse toplumdan karşılık bulabilir, ayrıca küskün CHP’lilerin geri dönmesini de sağlayabilir. Tabii bunun sonucunda parti içinde yeni bir CGP kopması da olabilir.

        Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun işi çok zor; ya muhtemel kopmaları göze alarak, partiye rağmen partiyi değiştirecek; “demokrasi”, “eşitlik”, “adalet”, “özgürlük” sloganları ve sosyal demokrat politikalarla yoluna devam ederek toplumdan gelen değişim taleplerini sahiplenecek; ya da CGP’leşmiş partinin çizgisini sürdürerek muhafazakâr bir parti olmaya devam edecek. Ben birinci yolun seçilmesini tercih ederim, ama daha kolaycı yol olan ikinci yolun seçilmesi ihtimali sanki daha yüksek gibi gözüküyor. Sadece başkan değişimi yeterli değildir, CHP’nin anlayışını A’dan Z’ye gözden geçirmesi gerekiyor. Bunun da böyle bir beklenmedik başkan değişimiyle sağlanması kanımca çok zor.

        PROF. METİN HEPER (BİLKENT ÜNİVERSİTESİ)

        “Samimiyet göstergesine ve yeni bir kadroya da ihtiyacı var”

        Kemal Kılıçdaroğlu iyi niyetli, dürüst, CHP’nin yaklaşımını önemli ölçüde değiştirmek isteyen bir isim. Partinin sadece laiklik, cumhuriyet değerleri vb meselelere değil, sosyo ekonomik sorunlara daha fazla eğilmesini istiyor. Daha katılımcı bir yönetim tarzı benimsemek istiyor. Bütün sorun, bunları gerçekleştirebilecek mi? CHP’nin kilit mevkiinde bulunan pek çok kişi uzun yıllardır böyle bir yaklaşıma sahip değil. O kadroyla böyle bir dönüşümü gerçekleştirebilir mi?

        Yeni bir kadroya başka bir nedenden daha ihtiyacı var. Çeşitli konularda fazla bir birikimi, daha doğrusu yeterli birikimi olmayabilir. Dış politika, ekonomi mesela… O yüzden özellikle o konularda birtakım güçlü danışmanlara ihtiyacı var. Bu olabilir mi? Kemikleşmiş görüşler var CHP’de. Danışmanlara danışarak yeni politikalar üretmeye çalışır ama mevcut kadrolar destekler mi, hep soru işareti. Sonuç olarak sayın Kılıçdaroğlu da “benden kısa sürede mucizeler beklemeyin” anlamında gerçekçi beyanlarda bulundu.

        CHP son dönemde hep bir konuya odaklandı: Laiklik. Diğer konuları ikinci üçüncü planda bile bırakmadı. Bu yaklaşımın mevcut kadrolarla değişmesi çok zor. Belki bütün kadroyu değiştiremezsiniz ama kritik mevkilere yeni düşüncelere sahip kişileri getirmeniz lâzım. Aksi takdirde değişim çok zor.

        2009 belediye başkanlığı seçimlerindeki türban&çarşaf açılımlarına gelirsek… O meselelerde samimiyet önemli. Öyle herhangi bir girişim yapmadan, o konuyu tamamen değişik açıdan görmeye başlamak son derece önemli. Eminim herkesin kafasında, bunlar samimi gayretler miydi, yoksa oy kazanmak için verilen tavizler miydi, gibi soru işaretleri oluşmuştur. Baykal’ın din konusunda Kutlu Doğum Haftası’nda yaptığı çok önemli bir konuşma var. Büyük ihtimalle Kılıçdaroğlu da aynı şekilde düşünüyordur. Sayın Baykal’ın çok olumlu karşılanan beyanatı CHP’de nasıl karşılandı ve içselleştirildi, bu çok önemli. Gerçekten din - devlet - toplum ilişkilerine böyle mi bakmaya başladı? Bu Türkiye’de insanları ikiye bölen meseledir. O konuda mevcut taraflar, partiler ve kurumlar belli. Ortak noktaya yaklaşabilecekler mi? Bu, Türkiye’nin demokrasi ve rejimi açısından da çok kritik bir soru.